ATEŞ ISLAĞI ÜZERİNE

172
Görüntüleme

“Sanat gerçek değildir, sanat bize gerçeği anlamayı öğreten yalandır.”
-Picasso
“Şiirde her şey doğrudur.”
-İsmet Özel
            Tüm olguların, olayların, süreçlerin, başarıların, zaferlerin kendini kat be kat aşan sözcüklerle ifade edildiği, tam da bu yüzden her şeyin bu kadar göz önündeyken netliğini yitirip puslara gömüldüğü içinde yaşadığımız vakitte yedi başlı canavarın yeri göğü inleten ürkütücü sesine anlamlı tek cevabı hâlâ şiir vermektedir. Şair de padişahın şart koştuğu muammayı çözen Keloğlan kadar erinç duymalıdır haliyle.
            Kendini saran negatif koşulları bertaraf etmeye çalışan kişi sıradan, herhangi bir kişidir. Bu koşulların çoğu kez farkında bile olmayan hatta onlara sımsıkı sarılıp onlarsız edemeyen kişi ise şairdir. Tabii bireysel farklılıklar çerçevesinde şekillenen beklentiler, duyarlıklar… kişiye kurulan dünyanın ve sunulan seçeneklerin toplamıyla birlikte yaşamın ne olduğunu, neye adandığını tespit etmeye yarayacaktır. Dış dünyanın tazyiki nasıl ki her insanın yaşantısını aynı miktarda etkilememekte, değiştirmemekte ise her şairi de aynı şiddette sarsmamaktadır.
Nazım Payam, yeni şiir kitabı “Ateş Islağı”nda gönlüne hüznü doldurarak yola çıkan bir şairin şiir seyahatini anlatırken okuyucuya “dış dünyanın tazyikinden” hangi derecede etkilendiğini açıklıyor.  
            Eser üç bölümden oluşuyor: minyatürden, defterden, albümden. Bu üç bölüm adı okuyucuya ilk olarak geçmişi bugüne yeğleyen bir tavrı işaret ediyor. Sanatın görsel alanına ait iki kavrama (minyatür, albüm) karşılık fonetik alana ait bir kavram (defter) yer alıyor. Bu belki de şairin iç dünyasında şiirin sanatın diğer dallarına tek başına karşılık verebileceği düşüncesinden ileri gelmektedir. Sözün, kelimenin yazıldığı, kaydedildiği defter minyatürden sonra albümden önce olmasıyla da dikkati çekmektedir. Söz böylece iki alan arasında bağlayıcı bir halka görevini de yüklenmiş olmaktadır. Minyatürün tarihsel yolculuğunun hemen fotoğrafa geçirilmeyip arada sözün güçlü ve uzun durağına ihtiyaç duyar hale getirilmesi de şairin bu yöndeki dikkatine işaret etmektedir. Minyatür adının ilk bölüm adı olarak seçilmesi şiirin gelenekle kurulan bağına işaret etmektedir. Aynı şey “albümden” adlı son bölümünde de görülmektedir. Bu bölümde şiirin günümüzdeki yansıması belirmektedir.
            Eserdeki şiirler hüzün tabanlı olarak okumaya başlandığında (ki şairin eserinin ilk şiirinden itibaren bu yorum haksız sayılmaz) yoğun duygunun olası sebepleri üzerinde okuyucunun düşünmesi gerekmektedir. Bu tortulu hüzün sıradan bir melankoli izlenimi yaratmamaktadır. Dış dünyanın etkisiyle kabuğuna çekilen birinin sitemi de değildir. “Öyleyse nedir?” diye sorulacak olursa bilinçli bir seçimle sorunun birden fazla cevabının olduğu görülmektedir.
Aslında hüzün, pasif direnişin en uzun soluklu olan çeşitlerinden biridir. Olası sebeplerin başında “şimdi”nin yaşattığı hayal kırıklığı ve “şu an”ın yetersiz olduğunun düşünülmesidir. “Şimdi” kişinin beklentilerine layıkıyla karşılık veremediği zaman hüzün kaçınılmaz olmaktadır. Bunun beraberinde “geçmiş” de sorgulanmakta ve suçlu bulunmaktadır. Bu değerlendirme zaman içinde umudun yitirilişi gibi algılanabilmektedir.  Tabii bu iç sebeplerle birlikte kişiyi çepeçevre saran dış sebepler de göz ardı edilmemelidir. Dış dünya, aydın duyarlığını sonuna kadar zorlayacak koşulları şaire cömertçe sunmaktadır. Fakat şair, hüznü üreterek kümelenmesine seyirci kalmayı reddetmektedir. Kendini kuşatan çemberin merkezinden uzaklaşıp çeşitli çareler aramakta ve okuyucuna da gürültüsüz bir zafer vaat etmektedir.
Peki, bu kurtuluş çareleri nedir? Zafer vaat etmek nasıl oluyor?
  -Yazının/ yazılanın hayata kattığı büyük anlamı kutsamak, bundan gözle görülür bir umut türetmek.
            -Her anlamlı birimin (heceden insana kadar uzanan bir skalada) içyapısına nüfuz etmek, çözümlemek, duyumsanmasını sağlamak.
-Ortak bir sezgi alanı yaratarak buna uygun kişileri bir araya getirmek, bir nevi kader birliği oluşturmak.
            -Var olanın yerine var olması gereken hakkında verimli çareler önermek.
-İçten dışa, azdan çoğa, çekirdekten bütüne ulaşılmasını gerekli ve anlaşılır kılmak.
-Geleneğin iletisine kulak vererek yeni bir sentez arayışına gitmek, köksüzleştirmeden melezleştirmeyi başarmak.
 Şairin eserinde sunduğu bu çareler, okuyucuya kendini çok da kapatmadan şiir dilinin imkânlarının incelikli bir şekilde damıtılmasıyla verilmiştir. Okuruna, çağına uygun önerileriyle dikkat çeken “Ateş Islağı” son derece özgün birer sanat metni olarak felsefî şiire de örneklik etmektedir:
 “içimizde kalacak öteki odaya dönmek”
                                       -hüzünlük’ten-
 “oysa hem var hem yok
   kim kendisine bırakılmış ki”
                                    – hayat’tan-
“her şeyde bir eksiklik
  bıraksam uçacaktı”
                                 -enfarktüs’ten-
 “öğütseniz yüreğimizi-ki ölümle öğütüldü”
                                -ölüm aldatmıyor ki hayal kuralım’dan-
“kuşkuyu çağırıyoruz aramıza
  Birlikte ağız dolusu öykünüyoruz”
                                     -açlık’tan-
            Gerçek olanın, içten olanın, saf/arı olanın arandığı ve bulunduğu yerden okuyucuya da haber verildiği eserde toplumun yapı taşları olan değerlerin asıl sahiplerinin ve temsilcilerinin de çeşitli göndermelerle ihmal edilmediği görülmektedir:
 “ ne et idim ne kemik
  harflere üflendim”
                        -kayıp dervişin defterinden-
  “sırtımda bir dervişin eli
    kendince gönlümü ağırlıyor”
                          -kayıp dervişin defterinden-
  Şairin hafızına kazınanlar (çocukluktan itibaren mazi, sevilenler, sevilenlerin sonsuzlukta yitimi…) gün ışığına birer birer çıkmakta, hatırlanmakta, değerli yerlerini okuyucuya da bildirmektedir:
   “çıkardılar sargı bezinden
     bir başka beze sardılar
     aynası kaldı”
                       -yetim’den-
  “ne zaman maziye baksam annemin sesi
   Sonra bu kağıttan kayık”
                           -fotoğraf-4’ten-
  “aşk ne zaman kapıyı çalsa saklanırım
   çocuktum/ aklımı çeliyor renkleri”
                             -eskisi kalsın-
            Şair aldanışının çocukluğa özgü masumlukta olduğu ve son bölüme kadar sınırları şairin kendisi tarafından belirlenmiş bir kronolojiye de tanıklık etmek mümkün görülmektedir.
  “ömrüm kardan adam yapmakla geçti”
                                      -kış kaygısı’ndan-
            “Şiire, sanata ve gerçek sanatın ne olduğuna” adanmış bir ömür tarafından yazılan (yazmak eylemi her ne kadar şiir için eksik söylenmiş bir eylemse de) “Ateş Islağı”nın okundukça okuyucusuna söyleyecek çok sözünün olduğu görülmektedir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ALGI / Ay Vakti
PARANTEZİN İÇİNDEKİ BİR / Semra Saraç
SANATTA İLK-EL SAMİMİYET SON YABANCILAŞMA / Necmettin Evci
GÖZYAŞI GERDANLIĞI… (JAPON ŞİİRİ ÜZERİNE KIS... / Ahmet Efe
BİR VAKTİN GEÇİŞİ / Ali Yaşar Bolat
Tümünü Göster