İÇİMİZDEKİ BOŞLUKLARA DAİR

164
Görüntüleme

   Kimi, hayatın farkında olmadığı ya da hayat üzerinde düşünme egzersizleri yapmadığı için zaten boşluğun da farkında değildir. Ve belki de, belki demeyelim, gerçekten öyledir, ona hayat konusunda düşündürecek imkânlar verilmeyip, gerekli fırsatlar önüne çıkmadığı için, hayat kendince bir vakit doldurma ve öylesine bir şekilde bu yürüyüşü tamamlamaktır. Tabii o da bir yaşamaktadır nihayetinde… Ama farkında olmadan, farkında olmanın acısını yaşamadan, farkındalığın getirdiği değişikliklere dokunmadan, hep başkalarının koyduğu çizgide, başkalarının kurallarıyla yaşamak ve başka manzaralara dikkat etmeden yürüyüp gitmektir.
Bir şaşkınlık, bir hayret bürümeden gözlerini; bir hasret, bir acı, bir yoksulluk doldurmadan yüreğini… Gittikçe büyüyen bir ıssızlıkta derinleşemeden, yalnızlığın erdirici, kendini anlatıcı sesini ruhuna dinletemeden, büyük bir endişe altında varlığını sorgulayıp, ardından uykuya dalıp, korkulu rüya göremeden… Ve bir mahkûmiyetin ağırlığı altında ezdiremeden bedenini; yaralayan, inciten, kendinden geçirip türlü ıstıraplara gark eden zarif haykırışlara bırakamıyorsa insan; bilmem ki ne demeli, nasıl vasfetmeli? O halde hangi içkin duruş tesir edebilir ki böyle bir cana… Hangi matemin gölgesi düşer böylelerinin başına…
            Yaşadığı alanda bazı boşlukların olduğunun farkına varmanın, ancak hayatın ve de zamanın farkında olmayla başlayacağı bir gerçektir. Bir aynileşmenin, bir bütünleşmenin sıkıntısı, ancak, “Niçin hep böyle olsun ki?” diyebilenlerin ruhundan neşet eder. Ruhuna bu soruları sormaya ve alacağı cevaplar tatmin etmemeye başlayınca, hayatı farklı, huzursuz ve rahatsız yanından algılamaya başlamanın adı olur boşluk… Hep bir benzerliğin ve sıradanlığın peşinden koşmanın sonunda, yorgunluğun kendini belli ettiği bir vasatta, “anlama, kavrama ve düşünme” üçlüsünün eline düşen kişi, sonrasında boşluğu görür ve ondan, “Hayat ve zaman adına ne çıkarırım?” sorusunun peşine düşer. Belki o, boşlukları yok etmenin veya doldurmanın değil de, ürettikleri adına yeni boşluklar oluşturmanın peşindedir.
            Bazen de insan senelerce içindeki boşluğu taşıyıp durur. Okur, çalışır, evlenir, çoluk çocuk sahibi olur falan filan… O boşluk ise orada öylece durur. Zira her şey yolundaymış gibi davranma gerekliliğinin bağlısı ve bağımlısıdır. Ve bir gün bir dürtüklemeyle ya da dışardan bir etkinin dokunmasıyla, uyarmasıyla, yangınlı bir ikazıyla orada olduğunu hissettirir. Boşluğun sahibi ya da o güne kadar içinde böyle bir boşluk taşıdığının farkında olmayan kişi, birden sarsılır, dengesi bozulur ve ne yapacağını şaşırır. Adeta kendinden geçer. Değişmeye başlamıştır ve etrafının bunu anlaması, bir korkuyu da beraberinde getirir. Yanlış anlaşılmak ve hak etmediği şeylerle suçlanmak korkusunu… Çünkü kendisini anlayabilecek olanların sayısı o kadar azdır ki toplumda… Her gün aynı şekilde uyanıp, akşama ve geceye aynı şekilde ulaşıp, eşyaya ve insana hep aynı noktadan bakanların bu kadar çok olduğu bir toplumdan başka ne beklenebilir ki?
 “Hayatımızdaki uçurumları coşkulu seller doldurur bazen, kuru bir vadinin tutkulu bir nehre, çorak bir bozkırın Babil bahçelerine dönüşmesindeki sihri şaşkın bir hayranlıkla yaşarız. Ama ne yazık ki, bazen büyük nehir, ardında kurumuş bir nehir yatağı bırakarak akıp gider. Daha önce hiç bilmeden içimizde taşıdığımız, ama o gittikten sonra içimizi parçalayan bir acıya dönüşen boşluk artık bütün hayatımızı esir almıştır.(…)
Bir uçurumla yaşamak aslında yaşamamaktır, anlamışsınızdır bunu, yaşamak ise değerli bir zehri içmektir ve zehir içilirken ne kadar güzelse, bittiğinde o kadar yakıcı olacaktır. Üstelik o zehir sizi diğerlerinden ayıracaktır. Uçurumlarını, hiç fark etmeden yaşayan insanlarla; uçurumlarının `bir bedenin büyüsüyle’, bir başka insanın ısısıyla, kahkahasıyla, sıcak bir öğleni ya da erken bir sabahıyla, düşlerinde beliriveren görüntüsüyle dolduğunu görenlerin yaşadıkları ve seyrettikleri hayatlar birbirine hiç benzemeyecektir.” (Ahmet Altan, O Değerli Zehir)
Boşluk artık kendini belli etmiştir ve büyümeye de başlamıştır. Çarenin ne olduğu konusunda düşünceleri ona yol gösteremez ve çelişkilerinin ağırlığı altında ezilmeye başlar. Yok farzedemez, görmemezlikten gelemez ve eğer gücü, iradesi, tahammülü varsa, verdiği bu kadar acıya rağmen, boşluğu içinde taşımaya devam eder. Zira boşluğu doldurmak için ya çok geçtir, ya cesareti yoktur, ya da fırsatı… Düşünün şimdi böyle bir noktada kendini fark ettiren boşluğun, sahibine vereceği derdi, kederi…
İnançsızlığın doğurduğu ve kişiyi kısır döngülerin içine savurduğu boşluk ise; yukarıda sözünü ettiğimizden bin beterdir. Böyle bir durumda ne dayanacak bir yer vardır ve ne de içindeki şeytanı alt edecek güç… Dağılışlar, kopuşlar ve bölünüşler sarmalında kendini kaybeden nefis, her gün biraz daha ele geçirilir boşluk tarafından… Taşınmasına dayanılamayan ve bir zaman sonra, ya yaşadıklarından ya yaptıklarından ya da yapamadıklarından oluşan boşluğun giderek büyümesi sonucunda, insan hayatı bırakabilir. Adına intihar diyorlar bunun…
İşte bu zıtlıklar mahşerinde ruhundaki fırtınaları dindirecek ve sükûnete davet edecek bir muhabbet fedaisine rast gelemezse, işi çok zor, hem de çok zordur boşluğun sahibinin… Aşkın şavkımasının derin izler bırakacağı bir varlığa dönüşmenin ve boşluğu tersine çevirip faydalı hale getirmenin yolu; inanmaktan ve sevmekten geçer.
            Boşluk insana kendini sorgulama fırsatı da tanır. Öylesine geçip giden hayatı, bir yerinden tutar ve ne yaptığını, nereye gittiğini sorar hayatın emanet edildiği kişiye… Bu belki bir üretimin başlangıcı, bir yeteneğin ortaya çıkarılmasının sebebi ve hayatı anlamanın yolu olur.
Ve belki de “…..sonunda hiç beklenmedik bir şey yapar; bırakır  gider. Evi, kocayı, küçük oğlunu, henüz yeni doğmuş kızını… Yıllar sonra gidişinin bir seçim filan olmadığını, çünkü gitmekle kalmak arasındaki seçimin yaşamak ve ölmek arasında bir seçim olduğunu ve nefes almayı seçtiğini söyler.”
            Bir hissiyat denizinde ilhamın coşturuculuğunun yardımıyla kendinden geçen ve “Dinleyin bendeki kırgın ikindiyi / hepiniz kulak verin!” diyor ya şair!( İsmet Özel)
İşte böyle kırgın ikindiler birikir zamanla insanın içinde… Onlar da aslın da bir boşluktur. Terk edenlerin, nankörlerin, vefasızların ve dostlarını bir kenara atıp, bırakıp gidenlerin boşluğudur bu… Rahatlamak ve unutmak için göğsünü şişirip derin nefesler alarak ve her nefeste sanki bunları yapanları içinden boşaltabileceğini sanarak, bu işten, geride bırakılan boşluktan kurtulmak için çabalar insan…  O kırgın ikindiler ve o boşluklardır ki; insanın içindeki iyi duygulara ve güzel düşüncelere tesir eder, sonrasında bunlara layık kişileri kendinden mahrum bırakır.  Sebebi; işte bu nankörlükler ve edilen emeği, o emeğin sahibini ayağının altına alarak ezenlerdir. Suçludurlar onlar ve bu güzelliklerin ulaştırılamadığı diğerlerine borçludurlar elbet. Üzerlerinde hakları vardır. Elde olmadan oluşan kırgın ikindiler neyse, ama birilerinin amaçlayarak oluşturdukları kırgın ikindiler, işte onlar var ya, unutulacak gibi değil. İçten içe kanayan bir yara gibi, kanar durur yürekte…
            Yazar diyor ya; “Günün şu vaktinde oturmuş sigaramı tüttürürken, içimi kemiren, beni tedirgin eden şeylerin varlığı… Gündelik hayatın dertleri mi beni korkutan? Hayır. Beni korkutan içimdeki boşluk…”
Ve ruhundaki boşluğu fark etmişlerin hayatında bayağılığa yer olmayacaktır.
Yazıyı sorularla bitirelim:
Hayat; boşluklara alışmak, boşluklarla mücadele etmek ya da yeni boşluklar yaratmamak mıdır?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BEKLEDİĞİMİZ ZAMAN / Ay Vakti
DİYAR-I GURBET / Şeref Akbaba
GÖRMENİN ve DUYMANIN DÜĞÜMLERİ / Necmettin Evci
ESKİ BİR ZARF ve İMLÂ / Ali Yaşar Bolat
YAŞAMAK / Yavuz Ertürk
Tümünü Göster