BATI TESİRİNDEKİ TÜRK ŞİİRİNDE ÖLÜM

1210
Görüntüleme

            1-Tanzimat ve Servetifünun Şiirinde Ölüm
     Batı medeniyetini taklit etmeye başladıktan sonra birçok kültür ve medeniyet değerimizin algısında da değişmeler yaşanmaya başlandı. Her din ve medeniyetin dünya görüşü farklı olduğu gibi ölüm hadisesine bakışı da farklıdır. Batı tesirindeki Türk şiirinde ölüme bakış, genel olarak Klasik Türk şiirindeki “ibret”, “nasihat”, “Allah’a kavuşma” ve “tevekkül”e dayalı mü’mince bakıştan farklılık arz etmektedir. Ancak özellikle Cumhuriyet döneminde eser veren şairlerin dünya görüşlerinin farklı olması, ölüme de homojen bir bakışı engellemektedir.
     Resmî olarak Batılılaşma sürecini başlatan Tanzimat hareketinden sonra, Batı kültürü ve edebiyatının etkisiyle Türk edebiyatına birtakım yenilikler getiren ve yavaş yavaş klasik edebiyat geleneğimizden kopan Tanzimat şairleri, “ölüm” kavramına da çok farklı bakmışlardır.
     Ölüm temasına farklı bakış, Batı medeniyetinin etkisinde gelişen Tanzimat şiiriyle birlikte görülür. Türk edebiyatında Yunus Emre’den sonra ölüm konusu üzerinde en çok duran Abdülhak Hamit Tarhan, “Makber” isimli meşhur şiirinde sürekli soru- cevap yoluyla hayat ölüm arasındaki değişmeyi işler.
     Yaşanılan hayatın getirdiği acıların da etkisiyle, ölüm teması, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in şirinde geniş yer tutar. Mahmut Ekrem’de oğlu Nijad’ın kaybından kaynaklanan ölüm düşüncesi, Hamit’te eşi Fatma Hanım’ın ölümü üzerine yoğunlaşır. R. Mahmut Ekrem, çok sevdiği oğlunun ölümünün verdiği acılarla kıvranırken bazen bu ilahi sır karşısında çaresizdir. Gönlünde tutuşan ıstırabı, “kaza ve kader” inancıyla dindirmeye çalışmaktadır: “Bu ayrılık bana yaman geldi pek,/ Ruhum hasta, kırık kolum kanadım./ Ya gel bana, ya oraya beni çek/ Gözüm nûru, oğulcuğum, Nijad’ım”
    “Hamit ise ölüm karşısında düşünen bir insandan ziyade onun muhakemesini yapan bir şairdir. Özellikle Makber’de yoğunlaşan varlık, hayat ve ölüm ile ölüm sonrası üzerindeki murakabeler, kaynağını metafizik düşünceden alır. Burada şairin Allah’ı muhatap alması, sürekli soru -cevap yoluyla hayat ölüm arasındaki tarifi imkânsız değişmeyi işlemesi, yeni şiir için bir hamledir. Hatta isyan ve yer yer de inkârcı üslup, eskinin mutlak düşüncesine tamamen yabancıdır.” (1)
                        “Yarab, öleyim mi neyleyim ben?…
                          Ayrı yaşayım mı sevdiğimden?…
                          Ya bir kulu sevmiyor musun sen ?…
                          Ya böyle ölüm değil mi erken?…”
                                                (Abdülhak Hamit Tarhan)
     Tanzimat döneminde birçok konuda diğerlerinden ayrılan Muallim Naci, mezar levhasını tercümana benzetmektedir: “Bir zaman olsun levh-i mezarım tercüman/ Ben yoruldum söylemekten, tercümanın söylesin.”
     Hamit’in isyan ve yer yer de inkârcı üslubu, “eskinin mutlak düşüncesine yabancılaşma”, Tanzimat’tan sonraki kuşaklarda da görülmektedir. Ancak ölüm olayına maddi ve isyancı bir gözle bakmayan sanatçıların da olduğunu belirtmeliyiz.
     Daha çok ferdi temaların ve melankolizmin hâkim olduğu Sevetifünun (Edebiyat-ı Cedide) şiirinde ise “ölüm”, zaman zaman intihar duygusuna varan bir “bedbinlik, korku ve kaçış” şeklinde tezahür etmektedir.
     Cenab Şehabeddin’e göre “ölüm, ötede hepimizi çağıran, hiçbirimizi unutmayacak bir siyah el”dir. İnsanın sonu “bir kürek toprak, ebedi bir yokluk”tur.
     Bu şairlerde ölüm temi, daha çok, sevdiklerinin ölümünden sonra duydukları acıları ve isyanları anlatan alelade mersiyelerde görülmektedir.
     Mehmet Rauf’a göre ise ölüm, “onu ninesinden, babasından, kardeşinden ayıran, kimsesiz bırakan, çocukları öksüz, âşıkları mahrum eden, bütün emelleri soldurup bütün sevenleri zehirleyen, herkese tedavi kabul etmez yeisler, nihayetsiz matemler, müthiş azaplar veren” şeydir.
     Karşılıksız aşk yüzünden genç yaşta intihar ederek ölen Osman Fahri için ölüm, “zalim” bir şeydir. “Ah, zalim ölüm! Çabuk söyle,/ Hangi tırnaklarınla kıydın ona/  Daha layıktın şüphesi, keşki,/ Seni kurban eylediler yoluna…”
             2-Cumhuriyet Dönemi Şiirinde Ölüm
    “Ölüm”,  Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde hemen her şair tarafından işlenen bir temadır. Ölüm temasını en çok işleyen şairler şunlardır: Yahya Kemal, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Seyfi Orhon,  Cahit Sıtkı Tarancı, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ziya Osman Saba, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil, Sebahattin Kudret Aksal, Attila İlhan, Özdemir Asaf, Ümit Yaşar Oğuzcan, Turgut Uyar, Sedat Umran, Erdem Bayazıt, Arif Dülger. Ölüm kavramına bakış ise, edebi akım ve şairlerin dünya görüşlerine göre farklılık ve çeşitlilik göstermektedir.
    Beş Hececiler’de metafizik düşünce derin olmamakla birlikte bu şairler ölümden pek korkmamaktadırlar. Faruk Nafiz ve Orhan Seyfi Orhan’a göre ölüm, “bir uzun rüya” yahut “ebediyyen uyumak”tır.
    “Yerin altında devam etmesidir bence ölüm/ Yerin üstünde görüp geçtiğimiz rüyanın.” (F. Nafiz Çamlıbel)
   Orhan Seyfi Orhon’a göre ölümün iki manası var: “Ya uyanmak şu yalan rü’yadan,/ Yahut da,/ Ebediyyen uyumak!” 
    Yusuf Ziya Ortaç’a göre ölüm, şefkatli “bir anne eli”dir: “Son damla yaş bu selvi gölgesine sinecek / Alnımı okşayınca ölümün anne eli.” 
    İslamî duyarlılığı olmayan şairlerin çoğu, ölüm karşısında korkak ve karamsardırlar. Bazen de hayatın acı ve ıstıraplarından dolayı ölümü bir kurtuluş olarak görmekte ve ölmeyi arzu etmektedirler. Bazı şairler, ölüm karşısında isyankâr ve isyancı bir tavır içerisindedirler. Metafizik derinlikten mahrum olan bu şairler, ölümü  “bir avuç toprak olmak”,  “yok olmak” ve  “çürümek” olarak nitelendirmekteler.        
     Cahit Sıtkı Tarancı’da ölüm, bir “fikr-i sabit”tir. Ondaki ölüm korkusu çok hoş ve güzel gördüğü, doyamadığı dünya hayatından ayrılma endişesinden kaynaklanmaktadır. Onda ölüm, hayatın alternatifi, çaresiz ve korkunç bir son, “sinsi” bir şeydir. “Kapımı çalıp durma ölüm,/  Açmam;/ Ben ölecek adam değilim./ Alıştım bir kere gökyüzüne; / Bunca yıldır yoldaşımdır bulutlar…”
     Türk edebiyatının en güzel ve meşhur ölüm şiirlerinden olan “Otuz Beş Yaş Şiiri”nde Cahit Sıtkı, ölüm hakikatini muhteşem ifade etmektedir: “Neylersin ölüm herkesin başında/ Uyudun uyanamadın olacak/ Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?/ Bir namazlık saltanatın olacak/ Taht misali o musalla taşında.”
     Cahit Külebi’ye göre ölüm, “ruhların Tanrı katına çıkacağı”, insanı dünya nimetlerinden uzaklaştıran, bedenlerin de çürüyeceği bir olaydır. “Gözleriniz yok artık/ Dünyayı göremeyeceksiniz!/ Okşamak, gülmek, konuşmak/ Yok olmuş bir selde yüzeceksiniz./ Yavaş yavaş çürüyeceksiniz.”
      Toplumsal Gerçekçi Şiir’in öncüsü Nazım Hikmet “Ölüm’ün Sırrı” isimli şiirinde “Bu sırrı sormağa karar verdim ben/ Hayatı hicranla dolu ölüden/ Baktı boş gözlerle âyet okurken/ Dedi ben hayatı ölümde gördüm.” diyor.
     Garip Akımı (Birinci Yeni) şairlerinden Orhan Veli’ye göre ölüm, kişiyi kirlerinden temizleyecek, iyi adam edecek bir vakıadır. “Ölünce kitlerimizden temizlenir,/ Ölünce biz de iyi adam oluruz;/ Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,/ Hepsini unuturuz.”
     Garip Akımı şairlerinden Oktay Rıfat, ölüme metafizik endişe ve duyarlıktan uzak bakmakta; öldükten sonra da dünyevi şeylerle ilişki kurmaktadır: “Biri de karısını merak etmiş/ Evden haber soruyor bana/ Üstümden kaputumu aldılar/ Öldüğüm zaman/ Üşüyorum/ Önümüz de kış.”
     “Birinci Yeni” şairlerinden Melih Cevdet Anday’a göre ölüm, öleni dünya meşgale ve dertlerinden uzaklaştıran şeydir. “Konuşmak yok artık bu yerde/ Yolculuk hevesi, avarelik yok/ Evine, toprağına bağlı herkes/ Muharebe, para derdi yok…”
     İkinci Yeni şairlerinden Turgut Uyar, “ölümü değil ölmeyi” düşünmekte ve bunu şiirinde dile getirmektedir. “Tam üç gün sırtüstü yattım/ Ölmeyi düşündüm/ Ölümü değil ölmeyi.”
    Toplumsal gerçekçi şiir akımını takip eden Attila İlhan, her faninin bir gün öleceği hakikatini “An Gelir” isimli şiirinde nefis bir üslupla ifade eder: “evvel zaman içinde/ kalbur saman ölür./ kubbelerde uğuldar bâkî/ çeşmelerden akar sinan/ an gelir/ -lâ ilâhe illallah-/ kanunî süleyman ölür”
    Yakın dönem Cumhuriyet şiirinde ölüm konusunu en çok işleyen şairlerden olan Ümit Yaşar Oğuzcan, “Ben aşkın ve ölümün şairiyim.” demekte. Ölüm, “korkunç”, “soğuk” ve “doğal” bir kelimedir ona göre.
                        “Ölüm! Kaçınılmaz sonuç o soğuk kelime
                         Bir gün ucuz bir fahişe gibi koynuma girecek
                         Yüzümde gezinecek pis ve iğrenç elleri
                         Korkudan büyümüş gözlerimde hayaller
                                                                                       can verecek.”
     Cumhuriyet Döneminde İslami duyarlılıkları olan şairler için ise ölüm,  “ebedi haz diyarına yolculuk”, “ebedi âleme kanatsız uçmak”, “emaneti Rabb’e teslim etmek”, “öte âleme hicret”, “büyük randevu”, “şahadet”, “vaiz”, “asude bir bahar ülkesi”, “bayram” yahut bir   “diriliş”tir. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Ziya Osman Saba, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Bahattin Karakoç, Abdurrahim Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler, A.Vahap Akbaş gibi şairler, kendi kültürümüz içinde ölüme bir anlam yüklemişlerdir.
     İstiklal ve İslam şairimiz M. Akif Ersoy’a göre, dünya “misafirhane”;  ölen insan, “yolcu”; ölüm (memat), “hatip”; musalla,  “dünyada ukbanın minber-i tebliği” ve “ders-i ibret”tir.
                    “Ya Rab ne hatibdir ki makber:
                      İnsanlara en derin meâli,
                      Bir vahy-i bülend kudretiyle
                      Telkin ediyor lisânı- hâli!”
    Mehmet Akif’in “Şehitler İçin” isimli şiiri, şehitlerin mezar taşına yazılacak anlamlıdır: “Gök kubbenin altında yatar al kan içinde/ Ey yolcu şu topraklar için can veren erler,/ Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez/ Gufrana bürünmüş yalnız Fatiha bekler.”
    Öz kültürümüzü sanatla bütünleştiren Yahya Kemal Beyatlı, ölüm hakikatini “Sessiz Gemi” isimli şiirinde nefis bir üslupla terennüm etmiştir: “Artık demir alma günü gelmişse zamandan, / Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.”
     Yahya Kemal, “Rindlerin Ölümü” isimli şiirinde ise ölümü, munisleştiriyor: “Ölüm asude bir bahar ülkesidir bir rinde/ Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter./ Ve serin selviler altında kalan kabrinde/ Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.” Ona göre ölüm, çok tabii bir şeydir: “Yaprak nasıl düşerse kaybolan suya/ Ruh, öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya.”
     Y. Kemal için ölüm, bir nevi “mutlak”a erişmektir. Güzelliğe doğru bir yolculuktur,  “vatandan ayrılışın ızdırabı”dır:  “Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor./ Lakin vatandan ayrılışın ızdırabı zor.”
     Ziya Osman Saba’ya göre “ruha doluşan ümittir ölüm.” “Ümitler içindeyim/ Çok şükür öleceğiz.” O, ölümü, dehşete ve korkuya kapılmadan, tam bir tevekkülle karşılamış, hatta özleyerek beklemiştir: “Artık bütün insanlar bana yabancı, ırak,/ Ölüleri kendime ne yakın duyuyorum!”
     Cumhuriyet döneminin en büyük şairlerinden biri olan Üstat Necip Fazıl’ın şiirlerinde ölüm teması, çok önemli bir yer tutar.  Şair, “Müjde” isimli şiirinde “Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun./ Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun.” diyerek ölüm karşısında sevinç duymaktadır.
     Şiirinin ana teması ölüm olan Necip Fazıl Kısakürek, küçük yaştan itibaren zihnini kurcalayan, korku ve ürpertiler içinde bırakan ölümün çaresini,  “ölmeden evvel ölmek” hakikatine sarılarak bulmuştur: “Sorun insanlar sorun, biliyor şu minare:/  Neymiş ölüme çare, neymiş ölüme çare,”
     Ölümü “büyük randevu” ve “bayram” olarak telakki eden büyük şair N. Fazıl, sonunda ölüme ve Azrail’e tebessüm ederek mutlak huzura kavuşmuştur.
                          “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…
                           Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber ?…”
    Şuurlu bir Müslüman için ölümün en güzeli, şahadet yani şehitliktir. Onlar, Allah tarafından ölü denmemesi gereken dirilerdir. Orhan Seyfi Orhan, şehitler için şöyle diyor bir şiirinde: “O mübarek, aziz şehitler ki/ Hepsi seçmişler en güzel ölümü!../ Yurt için, din için, şehitlik için/ Döğüşüp Müslümanca ölmüşler!…Törensiz ölmüşler/ Kefensiz ölmüşler/ İsimsiz ölmüşler/ Ruh olup hep, cisimsiz ölmüşler…/ Bürünüp sade bir şehit adına/ Öyle çıkmışlar, alnı pak, yüzü ak/ Tanrının katına.”
     Ölüm kimi şairlere göre güzel bir yolculuktur: “Ölmek; yok olmak demek değil,/ Gömülmek; toprak altında kalmak değil/  Ölüm aslında pek güzel bir yolculuktur/ Azrail bir gün kapını çalınca ağlama, gül…” (Ali Rıza Saraçoğlu)
     Kimi şairlere göre ölüm, “büyük çağrı”dır: “Bir gün bir mektup gelecek/  Zarfsız, kâğıtsız, pulsuz./ Vurulacak kapınız,/ Çağrılacaksınız.” (Zeki Ömer Defne)
     Ahmet Muhip Dranas’a göre ölüm,  “Ne toprağa gömülmekti/ Ne ruhun uçması tenden!/ Ölüm, ölüm gülerekten/ Bir bayrak altında ölmekti.”
     Genç şairlerin yetişmesinde derin tesirleri olan, yaşayan en büyük şairlerimizin başında kabul edilen Sezai Karakoç’a göre ölüm, “yeniden doğup dirilmektir.” Ona göre, “Ölüme bakışımızı yitirdiğimiz için deri medeniyetini yaşıyoruz. Hâlbuki ruhun hayat kaynağı, ölüm dikkatiyle yoğrulmuş sonsuzluk iştiyakıdır.”  “Mutasavvıfların ‘ölmeden evvel ölünüz.’ düsturu, Karakoç’ta ‘öleni ölümle diriltmek’ şekline girmiş, genellikle bir kurtuluş, bir arınma olarak gördüğü ölümü, Marksist şairlerin ‘bir yok oluş, bir hiçlik’ şeklindeki telakkilerine karşılık, onda bir umut, bir gelecek inancı olmuştur.” (2)                                    
     “Öleni ölümle diriltmek/ Ölümle sağ tutmak sağ olanı;/ Ölümün ışınıyla görmek./ Karanlık gecede/ Kara taştaki/ Kara karıncayı.”
     Sezai Karakoç, “Leyla ile Mecnun” isimli eserinde ise yine aynı bakış açısıyla yaklaşır ölüme:    “Anladım onlar ölmediler/ Ölüm adına/ Ölüm maskesi takınarak/ Dönüştüler bir ışığa.”
     S.Karakoç’un “Balkon” isimli şiiri de çok güzel ve ilginç bir ölüm şiiridir: “Çocuk düşerse ölür çünkü balkon/ Ölümün cesur körfezidir evlerde/ Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların/ Anneler, anneler elleri balkonların demirinde”
     Sezai Karakoç, şairlere de ölüm üzerinden çağlar üstü mesaj vermektedir:  “Şair, önce kendi ağıtını yaz/ Binlerce ağıttan önce/ Gün gelip saat çalınca/ Vaktin olmaz kendi ağıtını söylemeye.”
     Günümüzün önemli şairlerinden İsmet Özel, “Üç Firenk Havası” isimli şiirinde modern dünyanın ve modern insanın ölüme bakışını çok güzel bir şekilde yansıtmaktadır:
     “Bize ne başkasının ölümünden demeyiz/ çünkü başka insanların ölümü/ en gizli mesleğidir hepimizin/ başka ölümler çeker bizi/ ve bazen başkaları/ ölümü çeker bizim için.(…) Doların dalgalanmasına bırakıldı bu çağda ölüm/ geceleri şehrin varoşlarında ikamete mecbur edildi/ gündüzün kimlik soruldu ona/ sağcı mı, solcu mu olduğu sorusuna cevap verdi/ seken bir kuşun kadar/ kurşuni bir kış denizi kadar bile/ taraf tutmayan ölüm.”
     Ölüm temasını çokça işleyen şairlerimizden, “Yedi Güzel Adam”dan biri olan Erdem Beyazıt’a göre “Mahlûkta devinen/ Gürül gürül bir ırmaktır ölüm.” O, “Ölüm Risalesi” isimli şiirinde hangi ölümlerin kimler üzerinde nasıl bir etki bıraktığını ne kadar da gerçekçi ve güzel bir şekilde ifade etmektedir: “Babalar ölür/ Dolaşır eli ölümün/ Saçlarında anaların oğullarının/ Analar ölür/ Kök salar hasret yüreklerine/ ‘Bir evlat pir olsa da’/ O zaman anlar ancak neymiş öküzlük/ Oğullar ölür/ Bir kafes olur ölüm/ Ana kalbi bir kuştur/ Azad kabul etmez/ Sevgililer ölür/ Bir hicret olur ölüm/ Bir sıla.”
     Erdem Beyazıt’ın hayat ve ölümün sırrını anlatan şu beyti ise gönüllere kazınmış ölümsüz mısralardır: “Ölüm bize ne uzak bize, ne yakın ölüm/ Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm?”
    “Yedi Güzel Adam” şairi Cahit Zarifoğlu ise ölümle konuşmakta ve ona şöyle seslenmektedir:  “Bir sığır gözü gibi bakıyor bana ölüm/ Neden örtülerin altındasın, hadi çık, görün bana.”
     Hilmi Yavuz, ölümü “uysal bir mesnevi”ye benzetmektedir: “Ölüm uysal bir mesnevi gibi/ Aktı gider, döne döne”
     Mehmet Atilla Maraş, ölümü büyük bir teslimiyetle karşılayan şairlerdendir: “Ey benim münkir nefsim, bu acı meşakkat yurdunda/ Baki kalan Allah, gerisi naçar ölen canlardır.”
    Cumhuriyet dönemi şairlerinin bir kısmı, ölüm temasını işledikleri şiirlerinde kendi
ölümlerini hayal ederek, nasıl ve ne şekilde öldüklerini, ölüm törenlerini, tanıdıklarının neler düşündüklerini, mezara girdikten sonraki hallerini ve duygularını ifade etmişlerdir. Orhan Seyfi Orhon’un “Vasiyet”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ölü”, A. Kutsi Tecer’in “Besbelli”, F. Nafiz Çamlıbel’in “Öldüğüm Zaman”, Özdemir Asaf’ın “Ölümümden Biraz Sonra”, Arif Nihat Asya’nın “Ölümüm”,  Sabahattin Kudret Aksal’ın “Ölümüzün Ardından”,  Necip Fazıl’ın “Dövün” ve “Ruh”, Ziya Osman Saba’nın “Ahiret”, Turgut Uyar’ın “Bir Garip Ölmüş Diyeler”, Erdem Bayazıt’ın “Ölümüme Ait Bir Deneme” isimli ölüm şiirleri, bu bakış açısıyla yazılan önemli örneklerdir.
                          “Yaşarken adımı bilmeyenler
                            Öğrenecekler beni ölümümle
                            Kısa bir süre içinde;
                            Günün konusu ben olacağım.”
                                                  (İbrahim Minnetoğlu)
     Cumhuriyet Dönemi şairlerinin birçoğu da, ölen kişilerden, onların ölüsünden, cenaze merasimlerinden, arkalarından bıraktıkları hatıralardan, üzüntülerden ve buna benzer olay ve düşüncelerden bahsetmektedirler. F.Nafiz Çamlıbel’in “Annesiz Ölü”, “Sefillerin Ölümü”, Ahmet Kutsi Tecer’in  “Ölü”, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Ölü”, Cevdet Kudret’in “On Ölüm Şarkısı”, Cahit Sıtkı’nın “Ölü”, Rıfat Ilgaz’ın “Cenaze”, Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar”, Necati Cumalı’nın “Bir Ölünün Gözleri”, Nevzat Yalçın’ın “Ölüler ve Biz” isimli şiirleri, bu tespitimizi doğrulayan örneklerdir.
                             “Ölümün kimseyi sevindirmedi
                               Atsız arabasız kalktı cenazen
                               Alçak gönüllü adamdın
                               Herkes uzak yaşadın.
 
                              Cami avlusunda
                             Ölünde gürültüsüz olsun.”
                                                              (Rıfat Ilgaz)
     Bazı şairler de ölümü ve ölüm sonrasını, ölen kişilerin kendi konuşmalarıyla yansıtmışlardır. Necip Fazıl’ın “Ölüler”, İlhan Geçer’in “Bir Ölü Konuşuyor”, Sabahattin Kudret Aksal’ın “Genç Ölü”, Edip Cansever’in  “Bir Ölünün Akşam Gezintisi”, Melih Cevdet Anday’ın  “Ölmüş Bir Arkadaştan Mektup” , Yavuz Bülent Bakiler’in  “Bir Ölünün Mektubu”, Hüseyin Ferhad’ın “Ölülerimiz” isimli şiirleri bu bakış açısı ve üslupla yazılmıştır.(3)
                          “Eskisi gibi yaşıyorum
                           Gezerek, düşünerek
                           Yalnız biletsiz biniyorum vapura, trene,
                            Pazarlıksız alış veriş ediyorum.”
                                                             (Melih Cevdet Anday)
     Cumhuriyet döneminde ölüm şiirleri denilince akla ilk gelenler, Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” ile Cahit Sıtkı’nın “Otuz Beş Yaş” şiiridir. Necip Fazıl Kısakürek’in “Karacaahmet”, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Yalan Bitti”, “Ölüm Gelmişse” Âşık Veysel’in “Dostlar Beni Hatırlasın”, İlhan Geçer’in “Ölmeyegör”, Zeki Ömer Defne’nin “Ziller Çalacak”, “Büyük Çağrı”, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Aralık Kapı”, Behçet Necatigil’in “Kitaplarda Ölmek”,  Cahit Külebi’nin “Ölümlü İnsanlar İçin”, Necdet Evliyagil’in “Neylersin”,  Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” ve “Ölüm”, Osman Türkay’ın “Tahtalıköy”, Bahattin Karakoç’un “Ölüme Bakan Açılar”, Hilmi Yavuz’un “Çölde Ölüm”, Cemal Süreya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?”, Yavuz Bülent Bakiler’in “Ölmek”, Erdem Bayazıt’ın “Ölümün Sesi”, Cahit Zarifoğlu’nun “Ben Dirimle Doğrulurken”, Alaeddin Özdenören’in “Cebimde Ölümüm”, Seyit Mehmet Şen’in “Bir Gün Uyanmayıversem”, Mustafa Necati Karaer’in “Ölüm Serenadı”, M.Akif İnan’ın “Ölüm”, Alaeddin Soykan’ın “Babamın Ardından”, Yusuf Erkişi’nin “Ölüm Üzerine”, Nurettin Durman’ın “Ölümün Öpüldüğü Saatler”, Yusuf Dursun’un “Dört Mevsim Ölüm”, Mustafa Özçelik’in “Veda”, A.Vahap Akbaş’ın “Ölüm Babında”, Hasan Akay’ın “Gölgeler”, Adnan Özer’in “Musalla Taşı”, Müştehir Karakaya’nın “Bir Ölüm Aranıyor”, Arif Dülger’in “Ölüm Penceresi”, Hüseyin Atlansoy’un “Ölüme, Dirime ve Aşka Dair”, Mürsel Sönmez’in “Ölüm Güzellemesi”, Nazır Akalın’ın “Şair Ölümleri”, Özcan Ünlü’nün “Bildiğin Hikaye”, Fatih Okumuş’un “Ölüm Gazeli” isimli şiirleri de, Cumhuriyet döneminde ölüm temasıyla dikkat çeken güzel şiirlerdir. (4)
    Dipnotlar:
    1-Prof. Dr. İsmail Parlatır, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı 4, XX. Yüzyıl Yeni Türk Şiiri, Sayı: 418-782 Ocak-Şubat 1992
    2- Şakir Diclehan; Sezai Karakoç, Piran Yay, İst. 1980
    3-Ahmet Sezgin-Cengiz Yalçın, Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ünlem Yay., İst., 1993
    4-Dr. Hasan Ali Kasır, Ölüm Şiirleri, Denge Yay., İst., 1998

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BEKLEDİĞİMİZ ZAMAN / Ay Vakti
DİYAR-I GURBET / Şeref Akbaba
GÖRMENİN ve DUYMANIN DÜĞÜMLERİ / Necmettin Evci
ESKİ BİR ZARF ve İMLÂ / Ali Yaşar Bolat
YAŞAMAK / Yavuz Ertürk
Tümünü Göster