BAYRAM ŞERİF MÜBAREK OLSUN

142
Görüntüleme

Nigara…
Hüznün ve hasretin adı.
Acının ve korkunun kol gezdiği sokaklarda umudun, tükenmemişliğin, direncin adı Nigara…
Gazi Hüsrev Begova Camii’nin hemen  yanıbaşındaki daracık taş sokaklarda  Nigara’nın sesi usul usul kalbime dokunuyor.  Başçarşı’nın çekiç seslerine karışıyor sesi. Güvercinler onun sesini taşıyor kanatlarında muştu diye. Gök kubbenin altında sanki bir melek beni çağırıyor. Gök, gök değil de yavrusunu kollarına almışşefkatle kucaklayan bir ana oluyor Nigara’nın üzerinde. Ezan sesleri yükseliyor Begova Camii’nden, ‘namaz uykudan daha hayırlıdır’ diyor. Yolun azıcık ilerisinde Çarşı Camii, altında Mlijacka’nın sularını akıtan köprünün öte başında Ferhadiya Camii ve dahi Bosna’nın bütün camiileri toplanıp tek bir camiiye dönüşüyor, minareleri ta bulutlara değen. Güvercinlerin kanat sesleri yırtıyor sabahın aydınlığını. Meydanın hemen ortasında sebil, eteklerinde dağların uğultusu. Suların serinliğinde yıkanıyor hayat, öyle ki yeni tomurcuklanmış taptaze bir güle dönüşüveriyor.
Nigara’nın üzerinde kırmızı puantiyeli bir elbise.  Yüzü olabildiğince ay aydın, ta gözlerimin içine gülümsüyor, hasretim benim.  Sözleri umut diye dökülüyor kalbimin acıya  düçar olmuş köşelerine.
“Hüseyin, yetti artık bu ayrılık, hadi çık gel ne olur… Daha fazla bekletme beni.
Nigara’lı rüyalar hapishanede ruhuma can katıyor.
                                         ***
Her sabah küf kokan duvarlara gözümü açmak ne acı. Yalnız her gece rüyalarıma gelen Nigara’nın tatlı sesi içimde ılık rüzgarlar estiriyor yine. Sağ yanımda kıymetli Aliya, yine hepimizden önce kalkmış, buz gibi betonun üzerinde sabah namazını kılıyor. Her sabah uyandığımda onu ya kıbleye dönmüş gözyaşı dökerken, ya da elinde gizlice tuttuğu Kur’an’ı, ayetleri içine çekercesine okuduğunu görmek gücüme güç katıyor. İşte diyorum gücünü imanından alan bir dava adamının sırtını kim yere getirebilir ki? Tito döneminin baskılarını hapishanede de keskin bir kılıç gibi üzerimizde hissediyoruz. Yirmi dört saat ışıklar açık. Sürekli göz hapsindeyiz. Namaz kılmak, Kur’an okumak yasak. Namazlarımızı çoğu zaman ima ile kılıyoruz. Hatta bizim gibi okuyan yazan insanlara kitap, defter, kalem dahi yasak. Hal böyle olunca hiçlikten uyuşmaya başlayan beyinlerimizi çalıştırmak, belleğimizi taze tutmak için en güzel yol ezberimizdeki sureleri birbirimize okumak.  Benim de rahmetli babaannem Yasin-i Şerif’in güzelliklerini, Kur’an’ın kalbi oluşunu o tatlı sesiyle çocuk kalbime öyle bir nakşetmişti ki, ondan dinleye dinleye ezbere okur hale gelmiştim. İşte mübarek Yasin de benim kurtarıcım.
Diğer koğuş arkadaşlarım İbrahim Adiloviç, Mehmet İmamoviç, Nedim Hodziç, Süleyman Tahiroviç. Ben de Hüseyin Zilatziç. Mühendisim. Miladi Müslümani (Genç Müslümanlar) terör örgütünün!!! bir üyesi olmak ve Yugoslavya’ya ihanet etmek suçlamasıyla altı yıl ceza aldım.  Üçüncü yılım neredeyse dolmak üzere. Benimle beraber tam on dört can, Sareyevo Hapishanesi’nin soğuk duvarlarında sımsıcak bir muhabbetle buluşuyoruz.
Aliya olmasa nasıl bu kadar dik durabilirdik? Oysa o, “İmanımızın gücüyle ayakta kalıyoruz beyler,” diyor. Mukaddes kitabımız Kur’an’a sımsıkı sarılırsak, Kur’an’ı hayatımızın bir parçası kılarsak dağılmayız, parçalanmayız. Milletimiz daim olur. Sırp, Hırvat milletlerinin arasında eriyip kaybolmayız. İnanmak ve mücadele etmekten başka çıkar yolumuz yok.  Hapisler yıldıramaz beni, değil on dört yıl, yüz yıl da deseler ben davamdan dönecek değilim.” Onun kararlılığı, inancı, zulme boyun eğmeyişi ve gözlerindeki her daim parıltı bizlere  zaferi müjdeliyor.
 Daha gençlik yıllarımızda kurmuştuk Miladi Müslümani’yi. Dağılıp unufak olmaya hiç niyetimiz yoktu, lakin gidişat da pek hayra alamet değildi. Kominizm rejiminin etkisi üzerimize iyice sirayet etmişti. Boşnaklar olarak bir müslüman gibi yaşamayı çoktan bırakmış,  batılı gibi düşünmeye, batılı gibi hissetmeye başlamıştık. Onların yapmak istediği de bu değil miydi zaten? Kitabı, dini, izzeti elinden alınmış müslüman bir millet artık batı dünyası için tehlike sayılmazdı. Her ne kadar yaşantımız onlara benzemeye başlasa da neticede Avrupa’nın ortasında müslüman bir millettik. Topraklarımızda Osmanlı atlarının nal seslerini işitmiş, Sultan Mehmet gibi topraklarımızdan önce gönüllerimizi fethetmiş padişahların efsaneleşmiş hikayeleriyle büyümüştük. Ne yazık ki genç kızlarımız çok rahat Sırp, Hırvat gençlerle evleniyor, oğlanlarımız kız alıyordu. İslami bir hayat yaşamaktan çoğumuz uzaktık. Namaz kılmak, oruç tutmak bir yana islamın beş şartını bilenlerin sayısı bile günden güne azalıyordu. Bir uçurumun kenarına gelmiş, gözlerimiz sıkı sıkıya bağlı, biz kendimizi havadar bir yerde sanırken uçuruma düşmemize ramak kalmıştı. Allah’ın bu millete bir lütfu ki düşmekte olduğumuzu görecek aydınlarımız vardı. Aliya bitmez bir azimle milletini kurtarmaya adadı kendisini. Sürekli toplantılar tertip ediyor, kendisi gibi düşünenleri bir çatı altında toplamaya ve birlikte hareket etmeye çalışıyordu.  Milletimizi ayakta tutacak tek şey islamdı.  Bizler mensub olduğumuz mukaddes dinimiz islamla varlığımızı sürdürebileceğimize inanmıştık. İslam olmazsa Boşnak Milleti diye bir millet olmayacaktı. 
Aliya bir gün şöyle bir örnek vermişti hapishane sohbetlerimizin birinde: “Bir çiçek düşünün. Eğer onun köklerini keserseniz o, topraktaki gıdayı ve suyu alamaz, bir süre yaşar ve sonunda kurur. En ufak rüzgar onu alır götürür. İşte bizi toprağa sıkı sıkı tutacak şey de kendi dinimizdir. Müslüman Boşnak halkının geleceği islamdadır.
Ne var ki kendi milletimizi, dinimizi ayakta tutma çabamıza ‘terorist faaliyetler’ damgası vuruldu. ‘Rejimi değiştirme’ suçlamasıyla defalarca yargılandık, hapislere girdik çıktık. Bu uğurda şehadete eren arkadaşlarımız oldu.
Hapishane günlerimizin çoğu demir çelik fabrikasında çalışmakla geçiyor. Ateşlerin arasında kordan bir dünya… Uzayan, kıvrılan, şekilden şekile giren tonlarca ağırlıkta demirlerin arasında kendimiz kalma çabası. Yüz seksen tonluk potalarda, bin altı yüz derecede o bükülmez sandığımız demirler su gibi akıyor gözlerimizin önünde, lakin biz de azmimizi her gün yeniden biliyoruz. Kalıplara dökülen demirleri  kütükhaneye  getirirken fikirlerimiz, ideallerimiz de iyiden iyiye şekle giriyor.    Isıtılan kütükleri  haddehanelerde değişik ebatlara getirirken, bir insanı saniyeler içinde küle çevirecek ateşin, korun, kızıllığın ve dahi cehennem sıcağının ortasında başta Bosna olmak üzere tüm islam coğrafyası için ettiğimiz dualarımız, niyetlerimiz her daim sapasağlam, hiç değişmez kalıyor. 
Sıcağın, isin, terin, ortalığı yaran kızıl aydınlığın eteklerinde bazen isyan edesim gelir. Elim kolum tutmaz olur hele bir de o gün yemek de domuz eti varsa onca çalışmanın ardına bir de aç kaldık mı işte tam bir felaket olur. Ben böyle söylerim de kıymetli büyüğüm Aliya yüzünde hiç bir şikayet kırıntısı yaşamaz. “Beyler” der, “Asıl cehennem nedir bilir misiniz? Asıl cehennem benim milletimin yok olup gitmesidir. Bizler de Boşnak Milleti yok olmasın, ayakta kalsın diye burdayız. Diniyle, imanıyla, ihsanıyla yaşasın diye burdayız. Ola ki bu uğurda can veririz, başka Aliyalar, Mehmetler, Hüseyinler alır bayrağı. Kurtuluş yakındır beyler, yeter ki biz İslamın ipine sımsıkı sarılalım.” O böyle söyleyince nasıl mahcup olurum. Gözlerim dolar… Bosna’nın tek bir taşına canımı veresim gelir.
Alnımızda ter, ruhumuzda özgür Bosna’nın kanat sesleri, yemek vakti gelip de hapishanenin yolunu tutunca Mehmet kardeşimiz o sabah gardiyanın kahvaltı tabaklarına bıraktığı kahve kuponlarını toplar her birimizden. Aslında bilseniz ne de kıymetlidir o kuponlar hapishanede. Hele bir Bosna’lı için bir fincan dumanı üstünde sıcacık bir kahve su gibi, ekmek gibi bir şeydir. On dört can, on dört kahve kuponu demektir. Topladığımız kuponların yedisini öğlen, yedisini de akşam yemeğinde aşçının avuçlarına sıkıştırdık mı yemekte domuz eti olup olmadığını fısıldar bizlere. Şayet kısmette yemek yemek yoksa tekrar koğuşlarımızın yolunu tutar artık yanımızda ne varsa bisküvi, gofret üç beş atıştırır, karınlarımızı doyurmaya çalışırız. Hem bedenlerin açlığı nedir ki insanın ruhu acıkmaya görsün. Çok şükür hapishanede bile olsak boğazımızdan haram lokma geçmemesi kalbimizdeki iman ateşini her daim harlı tutar.
Bahar yağmurlarının cömertçe ıslattığı güzel ülkemde yeni bir güne daha gözlerimizi açıyoruz.  Öyle ki günlerce durmaksızın yağar da yağmur yeşermemiş, çiçek açmamış, misler gibi kokmamış bir toprak parçası kalmaz.  Hele şimdi görseniz balkonları rengarek çiçeklerle bezenmiş; begonyalar, sardunyalar, küpe çiçekleri, petunyalar… Nigara da yine çiçeklerle donatmış mıdır balkonu, yoksa mahzun yüzü gibi çiçekleri de solmuş mudur? Ah Nigara! Çocuklar küçükken ne de çok çıkardık İgman’a. O yarım saatçik yolda çiçekleri seyretmek için kaç kere durdururdun arabayı.  Avuçlarında kır çiçekleri, gözlerinde yeşillik.  Biliyor musun, kıskanırdım seni papatyalardan, nergislerden, gelinciklerden? Onlara dokunduğunda gözlerin tomurcuk gül olurdu, yeni çiğ düşmüş yasemen…
Bu sabah yağmurun uzaklardan gelip ta hücreme dolan sesi nazenin bir genç kızın yalın ayak yürüyüşü gibi ahenkle kulaklarıma doluyor, beni Sareyevo’nun daracık sokaklarında yalnız bir yolculuğa çıkarıyordu. Daldığım hülyadan gardiyanın sesiyle uyandım.
“Hüseyin Zilatziç, seni müdür çağırıyor.”
Odasına vardığımda oturmamı istedi. Beton gibi suratına eğreti bir gülümseme kondurmuş öylece bana bakıyordu. Bir zaman sonra önünde duran sarı kağıdı bana doğru uzattı. “Hüseyin Zilatziç, burdan kurtulmak ister misin?” Ellerimi hafifçe yanlara doğru açıp kim istemez ki dercesine baktım. “Al o zaman, bu kağıdı imzala. İşte sana bu pislik yerden kurtulmanın anahtarını sunuyorum. Kabul etmemen için ancak deli olman lazım.”
Hani hayatta kelimelere sığmayan, kelimelerin kifayetsiz kaldığı haller vardır ya işte karşımda duran hapishane müdür müsveddesi şu adamın ses tonunu teşbihe hiç kalkışmadan yalnız içimde öğürmeye benzer korkunç bir bulantıya sebebiyet verdiğini söylemeliyim.  Adıma yazılmış bir itirafname… Aliya İzzet Begoviç’in Miladi Müslümani terör örgütünün! Kurucusu ve başı olduğu, terör faaliyetlerini! bizzat kendisinin planladığı ve diğer üyeleri suça teşvik ettiği, istihbarat teşkilatlarıyla birlik olup vatana millete ihanet ettiği, amacının Yugoslavya Devletini ortadan kaldırıp tıpkı İran’daki gibi bir şeriat devleti kurmayı hedeflediği!… ” Kağıdı avuçlarımın arasında buruşturup yere fırlattım.
 “Siz de biliyorsunuz ki bunların hepsi yalan. Ne Aliya, ne de bizler terorist değiliz. Milletimizin selametinden başka arzumuz yoktur. Bir ömür boyu hapishanede kalacağımı bilsem bana bu kağıdı yine de imzalatamazsınız.”
O günden sonra avluda yürüyüşlerim yasaklandı. Yalnız her gün zırhlı araçlarla fabrikaya götürülüyordum.  Bir tutam gökyüzüne hasret, hani rüzgar nasıl vurur adamın yüzüne, nasıl saçların uçuşur, nasıl başını göğe kaldırıp da o ateş topuna bakamaz gözlerini kısarsın, yağmur avuçlarına nasıl düşer, nasıl yalın ayak bir nehrin buz gibi sularının eteğinde yürürsün, nasıl sarılırsın çocuklarına, yuvan nasıl? Her şey, evet her şey sisli bir perdenin ardından bana bakıyor hayal nedir, gerçek ne hepsini birbirine karıştırıyordum. Soğuk, gri, küfe çalmış duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Buralarda ölüp gideceğimi düşünüyordum.
Güneş, dağların ardına çekilip de yerini geceye, aya ve yıldızlara bıraktığında ben de uykuya dalmak için sabırsızlanıyordum. Hayatımın en güzel gerçeği Nigara’lı rüyalar görmekti.  Yine Başçarşı’nın daracık sokaklarında çekiç ve ezan sesleri birbirine karışırken o tatlı sesiyle her gece beni çağırıyor; “Üzülme, pes etme, az kaldı,” diyordu.  Üzerinde kırmızı puantiyeli elbise, sarı saçları rüzgarda dalgalanıyordu.
Gün akşama gebe. Kaynayan, eriyen,  su gibi fokurdayan demirlere karşı savaşım sona ermiş hapishaneye dönüyorum. Asıl savaş insanın içinde mi yoksa? Demirler bile erirken merhametten yoksun insanların yaptığı zulüm ne??? Daha koğuşuma girmeden gardiyan arkamdan sesleniyor. “Hüseyin Zilatziç, müdür seni çağırıyor.” Dudaklarımda dua, kalbim pür-sükun. Hani idama götürüyoruz deseler zerre korku yok. Son yaşadıklarım acıma acı katsa da Rabbime teslimiyetimi arttırdı. “Ey yüce Rabbim, ben bunca cefaya din için, islam için, ümmet için, bayrak için katlanıyorum. Sen bana ve bu uğurda mücadele eden bütün kardeşlerime güç, kuvvet ver. Bizlere dayanma gücü ver. İslam düşmanlarına fırsat verme Rabbim. Bize zafer nasib et.”
Bu kez ayakta bekliyor beni, suratı öfkeden kızarmış. Eli ayağı titriyor sanki. “Zilatziç, söyle bakayım avukatın kim senin? Kimden güç alıyorsun dışardan?” Bu kez elinde tuttuğu beyaz bir kağıt, suratıma suratıma sallıyor; öfkeden şişmiş ağzındaki pis havayı üzerime boca edip bağırmaya devam ediyor.  Öyle bir haleti ruhiyeyle gitmişim ki ipe götürseler umrumda değilken onun bağırışlarından mı sarsılacaktım. Dimdik karşısındayım işte, ta gözlerinin içine içine bakıyorum. Tırsıyor bu halimden bir süre sonra. “Serbestsin Zilatziç,” diyor. “Tahliye kararın çıkmış.”  Kalbim kanatlanıp uçuyor.  “Ne olur Rabbim, Sen bu toplumu Aliya gibi bir önderden mahrum bırakma. Onun da, diğer arkadaşlarımın da  bir an önce çıkmasını nasib et.”
Koğuşta tekbir sesleri. Gözlerde yaş, kalpte burukluk. Seviniyorum sevinmesine de az şey değil, burası benim Medrese-i Yusufiyye’mdi. 
Üzerimde buz mavisi, hep bir örnek hapishane kıyafetleri. Gün akşam olmak üzere iken bu kıyafetlerle nereye gideceğim? Nigara ta Bihaç’ta. Hemen arayıp müjdeyi vermeli. Üzerime de bir  şeyler getirsin. Ellerim titriyor ahizeyi kaldırdığımda. “Ne o Nigara, sen ağlıyor musun?” “Rabbim bana çifte bayram yaşatsın diye hep dua ettim bey. Bak haftaya bugün Kurban Bayramı. Çocuklar da izne geliyor…”  Avuçlarıma bir yağmur serinliği konuyor.
İşte buz gibi duvarların gölgesinde bu son gecem.  Göz kapaklarımda tonlarca ağırlık, lakin gözlerimi kapatıp uyuyamıyorum. Serbest olduğum halde burada kalmak, uçmayı bilip de uçamamak gibi.. Üzerime çığ düşmüş de çıkmaya çalıştıkça karlara batıyorum gibi… Koşarken topuğuma kurşun yemişim gibi…
Hadi ben çıkıyorum da ya sen ey Bosna! Sen ne zaman bayrağını nazlı bir gelin gibi göklerde dalgalandıracaksın? Ne zaman İgman Dağı’nın yücelerinde, Vrela Bosna’da, Mostar’da, Balagay’da, Bihaç’ta, Travnik’te, toprağının her bir köşesinde, Neretva’nın, Bosna’nın, Dirina’nın  buz gibi sularında, Moriça Hanı’nın Fatih Sultan Mehmet’li fermanında özgürlük türküleri söyleyeceksin. Kandil gecelerinde ne zaman salavat sesleri yükselecek camiilerinden? Ne zaman ezan sesleri bulutlara dokunacak?    Kurtuluş yakındır, kurtuluş islamdadır. Hem demiyor muydu Aliya: “İslam iyi ve asil olmanın ifadesidir.” Elbet iyilik,  zulmün sırtını yere çalacaktır. Hele bir de o günler geldi mi işte asıl bayram budur.    
Ertesi gün Nigara narin bir kuş gibi konuveriyor önüme. Gözlerinde yeşilin en güzeli, üzerinde kırmızı puantiyeli bir elbise.  Duruşunda, yürüyüşünde, ellerinin salınışında o ne ahenk. A benim sümbül nakışlı Nigara’m. Ömrüm son nefesime kadar senin yanında geçsin, ahiretimde de sen ol yanımda. Beraber ak pak olsun saçlarımız, torunlarımızı beraber sevelim.  Gözlerimizin içi parlıyor. “Ah be güzelim!” diyorum, “Nerelerdeydin?” 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BEKLEDİĞİMİZ ZAMAN / Ay Vakti
DİYAR-I GURBET / Şeref Akbaba
GÖRMENİN ve DUYMANIN DÜĞÜMLERİ / Necmettin Evci
ESKİ BİR ZARF ve İMLÂ / Ali Yaşar Bolat
YAŞAMAK / Yavuz Ertürk
Tümünü Göster