ÇOCUKLAR ÜŞÜMESİNLER

100
Görüntüleme

Göz gözü görmezken kalorifer dairesinin kırık dökük kapısından kendini zor attı.  Karşıdaki çam ağacının kireçli gövdesine sağ elini dayayıp birkaç temiz soluk aldıktan sonra çıktığı muammanın içine dikti gözlerini.  Kapıdan yukarılara bir bulut cüssesiyle süzülen gri gaz kütlesinin ardından birinin gelmesini bekliyordu. “Fatih! Fatih haydi çıksana”   Tekrar içeriye girmek için derin nefes almaya kalkınca bir veremli şiddetinde öksürüğe tutulup iki büklüm kalakaldı. “Fatih, çıksana lan!”    Önce bir karartı göründü kapıdan ardından gözleri ve dişleri hariç kapkara olmuş bir surat sırıtarak dumanların arasından fırladı.  Yok onda öksürük falan. Doğal yaşam alanından çıkmış bir kapıcı bilmişliğiyle  “Kapakları açtım söner az sonra.” diye seslendi.
-Niye tüttü şimdi bu?
-Lodostan olsa gerek.
-Patlar mı?
-Yok, be hocam, kapakları açtım söner şimdi.
   Üstü başı kömür, toz, duman… Bazen dönüp tüten kapıya bakarak evine doğru ilerledi Kamuran Hoca. “Şu doğalgaz da bir gelmedi” diye söylendi asansörü beklerken. Sonra aklına takılanı sormak için Fatih’i aradı.
-Aloo, oğlum bu gece yanar mı bu?  Millet üşüdük diye aramaya başlar az sonra.
-Yanmasına yanar da, sıcak suyu vermemiz gece yarısını bulur.
“Yönetici ” Ne güzel bir kelime.  Yöneten, emir veren, dediğini yaptıran… Hiç de öyle değil işte. Neyi yönetiyor sanki?  Fatih’i mi yoksa kömür kazanlarını yahut bozulan asansör kabinlerini mi? İşler yolunda gitmediğinde çatılacak birine ihtiyaç duyulur,  bu iş için seçilmiş kişiye de yönetici denir.  Az sonra birinci kattaki aradı mutat üzere. Kazan patlarsa senden bilirim diyor.  Komik adam vallahi, patladıktan sonra kimden bilirsen bil. Dumandan çok korkmuş besbelli, konuşması bile donuk donuk. Yöneten, yönetilen ilişkisi yok burada. İş yapma problem çözme ve gönül alma yöneticiye düşen; söylenme, beğenmeme ve itiraz etme de sakinlerin hakkı.   Ne diye aday oldu diye sorarsanız argo tabirle düpedüz gaza geldi. “Sen yaparsın, elinden her iş gelir, hem doğru adamsın” dediler. Kim dayanabilir ki iltifatın böylesine. Söyleyen de şimdi en fazla arkasından konuşanlardan.  “Allah’a havale etmekte fayda var, gıybete girer sonra.”
Kapıyı açınca, balkonu yeni silip, yıkamacıdan gelmiş yolluğu koridora seren Şükriye’nin yüzünde tanımlanamaz bir ifade belirdi. “Ne oldu bey iyi misin?” diye mi sorsa, yoksa  “bu takımın hali ne böyle” diye mi çıkışsa, ya da yolluğu alelacele dürüp kurumlu siyah ayak izlerinden kurtarmaya mı kalkışsa?   “Dur!” dedi sadece. Adamın sağ ayağı havada öylece asılı kaldı.   Ceketini sırtından sıyırdı sonra havadaki ayağına uzanıp çorabın tekini çıkardı ama elini gömleğe uzatınca bir sivri bakış attı Kamuran.  Anası da böyle yapardı ufakken. Çamurlara belenmiş halde eve gelince kapının önünde donuna kadar soyup ayaklarını kapının arkasında asılı duran mavi leğende yıkardı. Sonra bütün kapılar çekilir yalnızca mecburi istikamet banyo kapısı açık bırakılırdı. Bildiğin kimyasal sızıntı muamelesi.  Hani filmlerde olur ya karantinaya alırlar, aynı öyle.   Bakıştan ürkmüş olacak ki. “Sen çıkar öyleyse” dedi Şükriye.
-Böyle kapının önünde mi?
-Tamam, gir içeriye haydi.
-Yok, canım ne gerek var,  asansörün önünde soyunurdum ben.  Hasbünallah…
-Uzatma tamam, daha yeni temizlik yaptım batsın mı her yer?

Bir telefon daha gelince köpükler içinde banyodan çıkmak mecburiyetinde kaldı. Üçüncü kattan arıyorlar, Beklenen soru: “Kalorifer ne zaman yanar? Üşüdü çocuklar.” Ama bu hanım kibar ve nazik bir insan, hemşireymiş kendileri.   Güzelce izah edip telefonu kapatmışken tekrar elinde çalmaya başladı. Buna cevap veresi yok, “çalsın” deyip banyoya dönse de tekrar tekrar aynı kişi aradı. Şapkalı bu, kılçık adam.
-Buyur İsmet, hayırdır?
Çocuklar hasta olursa doktor parasını ödetecekmiş, bir de genel kurulda görülecek hesapları varmış, hem  beceremiyormuş hem haram yiyormuş falan.  Bir yere kadar dayandı ama o haram yeme cümlesini işitince tansiyonu yükseldi birden. Ömründe hiç yapmadığı bir şey yapıp içten, yürekten ağız dolusu sövdü Şapkalıya.  Sanırsın adam zaten bunu bekliyormuş. Kalayı yiyince birden konuşması değişip alttan almaya başlamaz mı, anladığı dil buymuş dedi telefonu kapatınca. Ama Şükriye yine de kızdı. “Emekli imamsın bey, sıfatından utan azıcık”
-Ama adam… Neyse haklısın.
Fıskiyeden püsküren kaynara yakın sıcak suyla üzerindeki tüm siyahlık ayakuçlarından süzülüp akarken kapının zilini duydu.  Az sonra da banyonun kapısı çalındı kütür kütür.  “Kamuran Fatih kapıda.”
-Beklesin, ya da sonra gelsin.
-Bekliyor zaten.
Beklesin dedi ama içinde de bir merak tutuştu. “Acaba kazanlar mı hava yaptı, ya patlarsa?”  İster istemez bir endişe hissetti. Banyoyu tekrar yarıda bırakıp eline geçirdiği beyaz havluya kirli köpüklü ne varsa silinip çamaşır sepetinin içine tıkıştırdı.  Giyinip çıktı saçlarını taramadan. Göz altlarında ve kulak kenarlarında makyaj artığı gibi tortusu kalmış siyah lekelerle kapıyı araladı. “Ne var oğlum?” 
Kusura bakma hocam. Şey demeye geldim.
-Ne?
-Bizim kömür kötü çıktı yanmıyor.
-Bu güne kadar yandı ya.
-Öncekiler iyiydi, bu dün gelen.
-Hiç mi yanmıyor?
-Hiç.
Göz ucuyla duvardaki saate baktı. Bu saatte ne yapılabilir ki? Yine de Asım’ı aradı. Kömürcüler kralı Asım.  Doğru işi olmayan Asım!  Telefonda önce biraz kükredi ardından ince telden çaldı biraz da. Hallet bu işi, hemen hallet dedi.  İtiraz yok, adam “mal benim, almasına alırım ama şimdi elimde kömür yok, bir haftaya kalmaz yeni kömür gönderirim” dedi. Koca bir hafta bu, nasıl yanacak kazanlar?  Çek aşağıya vur yukarıya dört günde anlaştılar. Yeni kömür gelince önce onların apartmana yıkılacak, daha depoya varmadan.    Asım’dan söz aldım dedi merakla dinleyen Şükriye’ye. “Kral Asım’dan mı?” dedi gülümseyerek”    Birden yine düştü suratı, Onca dil dökme ve konuşma boşuna mıydı şimdi?  Kadın halklıydı Asım hiç sözünde durmazdı ki. “Ah güzelim doğalgaz, gelemedin gittin”  Fatih hâlâ kapının önünde Kamuran hocanın bir şey söylemesini, daha doğrusu sorumluluğu yüklenmesini bekliyordu.
-Sen kalorifer dairesine git ben arkandan geliyorum, bakalım nasıl yanmıyormuş?
Hakikaten de bildiğin taşı toprağı çuvallamışlar. “Ben ne yapayım seni Asım, yanmadığı gibi bir de acayip tütüyor ki çevre müdürlüğünün gözüne gözüne.”
-Fatih, odun var mı odun?
-Az.
-Yak gitsin.
            Derece kırkı buldu, bulmadı “ver” dedi suyu. Azıcık ılısın bari. Milletin gazını alır hiç yoktan. Ama sabah ne yapılacak? “Eski kömürden hiç mi yok?”
-Üç çuval kaldı. 
-At onları da at.
-Sabaha ne yapacağız? Bir yerden az bir şey kömür bulsak.
-Nereden?
-Asım’ın depoda muhakkak vardır.
Aslında dediği doğruydu Asım’ın depoda olabilirdi.  Bir daha aradı Asım’ı, açmadı. Bir de Fatih’in telefondan aradı.  O da kayıtlıymış besbelli onu da açmadı.   Kızdı artık, pantolonunun kemer britinden anahtarlığın kopçasını çıkartıp “arabayı al gel” dedi.
-Kartalı mı?
-Deli etme adamı, başka araba mı var oğlum?
 Artık saat gece yarısına yaklaşırken sokaklarda köpeklerden gayrı her canlı kendine bir kuytu bulmuş, Hocanın kartalından başka otomobiller garajlarında yahut yol kenarlarında uykuya dalmışlardı.  İlçenin çıkışına yakın zahire ve kum çakıl depolarına bitişik mavi bir sac kapının önüne çektiler arabayı.  Kapıda külçe gibi bir asma kilit buz tutmuş adeta.  Kapıyı yumrukladı birkaç kez.  Bazen burada yatanlar olurdu. Belki işçiler vardı.  Kimse açmayınca kapıyı ileriye doğru itekledi. Kanatlı sac kapı içeriye doğru zincir boşluğu kadar açılınca, ithal kömürlerin mavi poşetleri birer kristal gibi ışığın altında parladı.  Hem de zincir gevşek bağlanmış   kapının arasından içeriye ince bir adam girecek kadar açılıvermişti.  Birkaç defa daha bağırdı. “ Asım, ulan insafsız Hani kömürün yoktu?” Cevap verecek kimsenin olmadığını bilse de birkaç dakika daha bekledi orada.  Fatih kapının açıklığından içeriyi süzerken aklından bu açıklığa sığıp sığmayacağı geçiyordu.  Önce sağ bacağını soktu ardından kafasını.  Rahatça sığıyordu işte.  Kamuran Hoca şakağını kaşıdı, “Yok” dedi “Gel buraya. Şey sanarlar sonra”
-O bizi kandırdı ya!
-Olsun.
-Bizdeki yanmayanları getirip değiş etsek.
-Olur mu ki?
            İnce tartılarak yapılacak bir hesaptı bu.  Kul hakkı, apartmandakilerin hakkı, adamın deposuna izinsiz girme, işi becerme, becerememe hepsi geçti aklından.  “Alengirli, işler bunlar” deyip kapıyı çekmişti ki telefonun sesiyle irkildi. Şapkalı yine.  O kadar aidatı ne yaptığını soruyor. “Niye yanmıyor bu kalorifer?”  Telefonu yüzüne kapattı herifin. Sonra aleti cebine sokup, “kömürleri değiştiriyoruz” dedi.
-Yirmi çuval alır mı bizim araba?
– En fazla on beş.”
-İki sefer ederiz öyleyse.
Araba kalorifer dairesinin arkasına çekildi. Burada yanmayanından tam on altı çuvalı sıkıştırıp egzozu kasislere vura vura Asım’ın deposunun önüne vardılar. Kamuran kapıyı gacırtıyla ileri itti.
-Haydi, gir içeriye. Bir karton bul oradan, üzerine not yazıp helallik isteyelim.
-O bizden helallik alsın hocam. Baksana bizi ne hallere soktu.
 Beşinci çuvalı omuzuna almıştı ki yirmi metre uzakta park etmiş bir arabanın camından bir kaç flaş ardı ardına gözünün içine doğru patladı.  Kalakaldı yol ortasındaki tavşan gibi.  Sonra dinamo kayışını bağırta bağırta uzaklaşan arabanın arkasından baktı.  Arka camdaki dilimli, karpuzdan tanımıştı.  Nefes nefese telefonuna sarıldı.   Nerede bu Şapkalı’nın numarası? Arayanlar, arananlar, hıh,  “alo, İsmet O sen miydin?”
-Yakaladım seni Kamuran, apartmanın kömürlerini çalıp satarken yakaladım işte!
Telefonu kapatıp usulca  cebine soktu. Başından aşağıya kaynar sular dökülürken kartalın bagajına, çuvalların üzerine,  bütün ağırlığıyla çöküverdi.  “Çocuklar üşümesinler diye…” dedi sessizce.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BEKLEDİĞİMİZ ZAMAN / Ay Vakti
DİYAR-I GURBET / Şeref Akbaba
GÖRMENİN ve DUYMANIN DÜĞÜMLERİ / Necmettin Evci
ESKİ BİR ZARF ve İMLÂ / Ali Yaşar Bolat
YAŞAMAK / Yavuz Ertürk
Tümünü Göster