ÖMER

185
Görüntüleme

“Al götür şunu!” diye bağırmıştı ninem. “Cücük değil, kedi mübarek… Evden dışarı çıkmıyor. Garibanın anası yok ki peşi sıra gezsin. Nere gitsem ardıma düşüyor. Beni anası belliyor zar. Geceleyin de buzdolabının üstünde pinekliyor. Ben onun pisliğini mi temizleyeceğim durma­dan?”
Dedemin pazardan aldığı bir kasa civcive gelincik dadanmıştı. Ne yaptılar, ne ettilerse fayda ver­medi; birer birer azaldılar. Artık dedemin canına tak edince son kalan civcivi bir karton kutuya koyup eve getirdi. Birkaç haftada gelişip serpilen civciv artık evi yuvası bellemişti bellemesine de ninemin de canına tak etmişti.
Bir kedimin olmasına asla izin vermezdi annem. Ne zaman köye gelsem damların altlarında, samanlıkların kuytu köşelerinde, ambardaki çuvalların üzerinde analarının sıcacık memesinden süt içen yavruları bulur, onların bazen mışıl mışıl uyuyuşlarını seyreder; bazen de birbirleri­ne kenetlenip bir top gibi yuvarlanışlarına heyecanla şahitlik ederdim. Bazen de içlerinden en haylazını, en haşarısını, en hareketlisini gözüme kestirir ve onu yakalamak için saatlerce uğraşırdım. Ne zaman onlara doğru yaklaşsam, elimi uzatıp birini yakalamaya çalışsam, minik yavrular gözlerini bir anlık gözlerime diktikten sonra ani bir hareketle elimin dahi giremeyeceği kuytu köşelere saklanırlardı. Ben, yavruların çıkışını sabırla bekler; onlarsa karanlıkta şimşek gibi çakan gözleriyle ara sıra kafalarını delikten çıkararak benim gidip gitmediğimi kontrol ederlerdi. Bazen bu pusuda bekleyiş saatlerce sürerdi de ne ben, ne de yavru kediler pes ederdi. Kazananı olmayan bir savaşın her iki tarafı gibi biz de sabırla, inatla kazanan taraf olmayı ümit ederek bekleyişimizi sürdürürdük. Savaşta hile yapmanın mubah olduğu düşüncesiyle eve koşup nine­min daha yeni sağdığı sütten etrafa döke saça bir tabağa koyardım. Üstelik bu da yetmez, bir de buzdolabındaki kavurma bidonuna elimi daldırıp tırnaklarımla ne kazırsam artık avuçlayıp kedilere götürürdüm. Bazı yavru kediler akıllılık eder yerlerinden çıkmaz, gözlerinin önünde analarına ikram ettiğim sütleri, kavurma etleri yutkuna yutkuna seyrederlerdi. Bazıları ise ağız­ları sulana sulana girdikleri delikten dışarı çıkardı. İşte o zaman ben, avını sinsi sinsi izleyen bir kaplan edasıyla aniden kedilerin üzerine atlar, içlerinden birini yakalamaya çalışırdım. Elimin boş döndüğü de olurdu elbet. İşte o zaman onlarca kedi tırmığının acısıyla ağlaya ağlaya eve döner, beni bu halde gören dedemin ağzında sigarasıyla kedilere ettiği küfürleri duyar, bu arada kendi suçumu hiç itiraf etmezdim. Sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz bir kalple(!) gözlerimi kısarak melül melül dedeme bakar, dünyanın en masum, en uslu çocuğu numarasını yapardım. Merak etmeyin bu savaşın mağlubu her zaman ben değildim. Bazen yavrulardan daha hızlı hareket ederdim. Bir tanesinin üzerine kapaklanıverince hayvan feryat figan eder, ancak kaçacak bir yer bulamazdı; sonra avuçlarımın arasında tir tir titremeye başlar, lakin ben bu titreyişten korkunç bir zevk duyardım.
Sonraki süreç ilki kadar meşakkatli olmasa da yine de zordu. Bu kez şehre, evimize dönünceye kadar avımı nerede, nasıl saklayacağım müthiş bir sorun olurdu. Şayet bulabilirsem kedimi bir karton kutuya koyar, dedemlerin alt kattaki ambara götürür, kapısını iyice kapatırdım. Lakin geceleri kulağıma gelen o acı acı miyavlama sesleri bazen vicdanımı rahatsız eder -ama sonra aklımı başıma toplar- köy yerinin çöplerinden besleneceğine benim şehirde ona vereceğim lüks hayatın(!) onun hayrına olacağına hükmederdim.
Üçüncü aşamanın da o kadar kolay olduğunu sanmayın. Birkaç gün köyde kalıp eve dönüş vakti geldi­ğinde kafası dışarıda kalacak şekilde kediyi bir poşete yerleştirir, sonrada sırt çantama atar, fermuarını da açık bırakırdım. Lakin kedi bu, ağzına pamuk sokacak halim yok ya, annemler aşağı köy yoluna, dolmuş durağına doğru yürürken ben, sanki börtü böcekle ilgileniyormuş gibi arkalarından yavaş yavaş yürürdüm. Zavallı annem ikide bir durup arkasına döner, “Çocuğum hadi acele etsene, daha doymadın mı köye?” diye sitem ederdi. Neyse ki dolmuş faslını rahat atlatır, çocuk olduğum için zaten ayakta gider, öyle olunca annemden en uzak köşeyi tercih ederdim. Köylülerin pazara satmaya götürdüğü tavukların, horozların sesleri, dolmuşçunun en yüksek perdeden açtığı arabesk müziğin dayanılmaz cazibesi, bunca hengâmenin içinde bir de insanların bağıra çağıra konuşması bizim kedinin sesini bastırır giderdi.
Annem evde kedimi keşfedinceye kadar her şey tıkırında giderdi. Kısa zamanda onunla dost olur, dizle­rimde yatırır, tüylerini okşar; gece koynumda uyutup mır mır seslerini ninni bilip huzurla yatardım. Lakin bu peri masalı fazla sürmez her seferinde annem gizli aşkımı keşfeder, – filmlerdeki kötü adamlar gibi – iki sevgiliyi birbirinden ayırırdı. Gerçi anneme o kadar da haksızlık etmeyelim, vicdanlı kadındır. Koynumda yakaladığı kediyi bir poşete sokar, evimize çok yakın olan et-balık kurumunun bahçesine bırakırdı. Hoş, et-balık kurumun bahçesi et kaynamıyordu ama annemin vicdanı rahattı!
***
Şimdi dönelim tekrar hikâyenin ta başına. Bu kez söz konusu olan hayvan bir kedi değil, bir civciv olunca annem hiç itiraz etmeden seve seve kabul etti. Şehir yerinde nasıl bakarız demedi, koyduk kutuya. Oh be, ben de ilk defa resmi bir şekilde köyden hayvan getirmenin rahatlığıyla dolmuşa giderken tıpış tıpış yürüdüm annemin yanında.
Henüz kısacık tüylü, bastı bacak zayıf bir cücük olsa da neticede horozdu geleceği ya, bir erkek ismi koymak lazım gelirdi. Ben de “Ömer” dedim adına. Gerçi annem çok güldü ya. “Be oğlum, bula bula kendi adını mı buldun horoza?”
Ömer sağa, Ömer sola… Kedilerimden bile daha vefalı çıktı bizim Ömer. Horoz değil de evcimen bir kuş gibi yetişmişti. Yalnız kalmaya hiç tahammülü yoktu. Sabahları okula giderken aşağı mahalleye inen merdivenlerin başına kadar peşimsıra iner, sonra orada durur adeta vedalaşırdı benimle. “Ömer hadi, sen eve dön.” deyince tıpış tıpış geri dönerdi. İki katlı ahşap evlerin karşılıklı sıra sıra dizildiği, yaşlılıktan ve yorgunluktan evlerin iyice birbirine yaslandığı şu eski mahallenin taş döşeli daracık yollarında tavuk, horoz yemlemesi o zamanlar için pek de yadırganacak bir şey değildi. Bahçesi olan komşularımızın mut­laka kümesleri vardı zaten ve her sabah yemlensinler diye onları sokağa salarlardı. Eminim ki Ömer beni yolcu ettikten sonra mahallenin tavuklarıyla ilgilenir, biraz toprak eşeler, solucan çıkarır, öğlene doğru ahşap, demir tokmaklı kapımızın eşiğine tünerdi. Mahallenin, en eski, en küçük evi bizimdi ve bahçemiz olmadığı için Ömer’i koyabileceğimiz bir kümesimiz de yoktu. Babam aşağı kattaki odunluğun önünde Ömer için küçük bir yer yapmıştı o kadar.
Artık Ömer, serpilip boy atmış, kasları güçlenmiş, o bembeyaz tüyleri uzamış, parlamış; o kıpkırmızı ibiği tombul tombul sallanıyor, upuzun olmuş beyaz kuyruğunun üzerindeki iki tutam kızıllık havasına hava katıyordu. Mahallenin bütün tavukları Ömer’e hayrandı. Yakışıklı bir delikanlı olmuştu ya artık benim Ömer’im, kem gözler çatlasın aramızdan su sızmıyordu. Mahallenin tüm çocukları kıskançlıktan ölüyor­du. Okuldan geldiğimde şayet hava güzelse eşiğin önünde güneşlenirken bulurdum onu. İşte o zaman onu hemen kucağıma alır, avuçlarıma doldurduğum yemle besler, parlak beyaz tüylerini okşar; onun dizlerimde huzurla uyuşunu seyrederken dünyanın en şanslı çocuğu olduğumu düşünürdüm.
Şimdi düşünüyorum da yıkılmamak için birbirine sırtını dayamış ahşap evlerin, daracık taş sokakların arasında kendimi şanslı hissetmem için daha pek çok sebebim vardı. Henüz o günlerde yeni çıkan bir playstation oyununu dört gözle beklemez, twitterdan birbirimize mesaj atmaz, sohbetlerimizi facebook üzerinden yapmazdık. Önlerindeki bilgisayarlardan ellerinde koca koca silahlar olduğu halde önlerine her çıkana -insan, hayvan ne varsa- kurşun sıkan, akan kandan keyif alan çocuklardan değildik. Akıllı tele­fonlara video yüklemezdik. Ellerine tablet almış delice oyunlara dalıp birbirlerinin yüzüne dahi bakmadan konuşan çocuklardan bihaber, yıllar, yıllar önce işte gerçek çocukluğun tadını doya doya çıkarırdık. Sokakta hava kararıncaya kadar, futbol, misket, dokuz kiremit… Gerisini siz sayın. Doya doya oynar, adam gibi bir­birimizin gözünün ta içine baka baka sohbet ederdik. Akşam olup da daha eve gidesimiz yokken anneleri­miz pencereden başlarını uzatıp bizi eve çağırınca bulgur pilavı ve turşudan müteşekkil akşam yemeğimizi yerken mest olur, karnımız doyunca yorgunluktan sızar kalırdık. Bir gün bulgur pilavı, ertesi gün tarhana. Bir de annelerimizin kendi elleriyle kestikleri erişteye tereyağını saldın mı başka yemek mi bilirim ben üstü­ne? Pizzayla, hamburgerin -iyi ki- adını bile duymamıştık. Et mi? Kurbandan kurbana kemiğe tutunmuş iki parça etin kapımızı çaldığı olurdu. Olsun yine de biz dünyanın en bahtiyar çocukları değil miydik?
***
Parmak uçlarımı donduran bir kış günü okuldan dönmüştüm. Kar hafif hafif serpiştiriyor, yolları ince ince beyaza boyuyordu. Bizim eski mahalle bu bembeyaz örtünün altında uyuyan bir bebek kadar masumlaşı­yordu. Üşümüştüm, çok acıkmıştım. Hele kapıdan girip de yukarıdan gelen mis gibi kokular ta iliklerime işleyince açlıktan bayılacak gibi oldum. Havalar soğuduğundan beri Ömer’i dışarı salmıyorduk. Yukarı çıkmadan önce mutlaka odunluğa uğrar, onu ziyaret ederdim. O da beni görünce hemen ayağa kalkar, sevincinden vakitsizce öter; önüne attığım bir avuç yemi hızlı hızlı yemeye başlardı. Dedim ya açlık başıma vurmuş, Ömer’i unutmuştum.
Yukarı çıktığımda bu güzel kokuların sebebini anladım. Annemin kurduğu yer sofrasının etrafına sosyetik misafirler hücum etmişti. Adeta aynı kuaförden çıkmış kabarık sarı kafalı iki kadınla, suratı ayna gibi pas­parlak iki adam yerde emaneten zorla oturuyor, ikide bir pozisyon değiştirerek pek de yer sofralarına alışık olmadıklarını gösteriyorlardı. Babam da pek şıktı ya bugün “hayır olsun” dedim, “bunlar ağır misafir” herhalde. Misafirler hapur hupur tıkınıyor, göz ucuyla dahi olsun kimse bana bakmıyordu. Anladım ki o sofradan bana yer çıkmaz. Tam mutfağa gidecekken annem geldi. “Gel oğlum, senin yemeğini mutfakta koyayım.” Başka zaman olsa buz gibi mutfakta yemeye itiraz ederdim lakin “şimdi bu sarı kafalı kadınların önünde müşkülat çıkarmayayım, hem de bu adamlar bütün yemekleri bitirmeden ben de nasipleneyim’’ diye paşa paşa mutfağa gittim. Bizim mutfakta masa yoktu. (Mutfak dediğim bir avuçluk yer zaten.) Annem yere sofra bezini serip bir tabak dolusu nohutlu pirinç pilavının üstüne koca bir but koymuş önüme getirdi. Turşu, bir de kuru elma hoşafı. -Helal olsun anneme ziyafet var.- O nasıl bir lezzetti ya Rabbim! O canım butun dumanı daha üstünde tütüyor, üfleyip üfleyip ağzıma attığım her bir lokma daha çiğneye­meden lokum gibi ağzımda eriyor; sevinçten gözlerim kapanıyor, ağzım şapur şupur raks, midem bayram ediyordu. Ben de kaşığı aceleyle bir daha, bir daha saplıyordum tabağıma.
Karnım doydu, gözüm açıldı. Üstüne bir de misafirler için özel demlenen semaver çayından nasiplenince iyice kendime geldim. Karnım doyunca Ömer geldi aklıma. “Aşağı inip bir bakayım,” dedim. “Odunlukta göremedim Ömer’i.” Bazen ayakkabılığın üstüne tünerdi. Oraya baktım, orda da yok. Kömür çuvallarının, turşu bidonlarının, patates, soğan kasalarının arkasına, hatta kapısını açıp helâya bile baktım ama yok işte. Koşarak yukarı çıktım. “Anne” dedim, “Ömer yok aşağıda. Yoksa yukarı mı çıktı? Ben gidip bir bakayım odalara. Şimdi bu sarı kafalıları saman zannedip de bir şenlik çıkarmasın.” Bir de kahkaha patlattım ardına.
“Yok oğlum, yukarıda değil,” dedi.
“İyi de anne, nerede o zaman bu hayvan? Bu soğukta dışarı mı çıktı yoksa?’’
Annem dudaklarını ısırdı, gözlerini kıstı; konuşacak zannettim ya sustu.
Gözlerini hafifçe düdüklü tencereye çevirdiğini fark etmediğimi sandı ya, ben fark ettim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

KİTAPLARI İKİNCİ ELE DÜŞÜRMEYEN OKURLAR / Fatih Pala
HERKESİN BİR “NUH”U VARDIR / Abdullah Ömer Yavuz
BİR KAPIDA DURULMAK / Mehmet Aksu
TABUT TERAPİSİ / Kenan Yusuf Taşkın
ÖMER / Nurşah Karaca
Tümünü Göster