BİR SÜKÛT TEMRİNİDİR

165
Görüntüleme

Kelimeler vardır, bir çırpıda ağızdan çıkıveren. Sakız gibi günlük hayatta tüketip tükürüverdiğimiz. Şerh kaldırmaz, tâ’na aldırmaz kelimeler. Üzerine özdeyişler, atasözleri, deyimler, şiirler, denemeler, hikâyeler, romanlar, şarkılar, makaleler, efsunkâr efsaneler daha neler neler bina ettiği­miz. Ama o kelimeler ki var ile yok arasında, siyah ile beyaz arasında, delilik ile dâhilik arasında, en çok da dünya ile ahiret arasında ne manalar saklarlar. Uğurlarında ömürler verilir.
İnsanoğlunun her çağda kâinat laboratuarına yatırıp ince­lediği varlık yine kendisi, yani insandır. Bütün çağların bu deneyde uzlaştığı yegâne tespit ise “insan karışık bir varlık­tır.” ibaresinden ibarettir. Kimi insanlar vardır. Çehrelerine baktığınızda sadece mağlubiyet görürsünüz, ağzından çıkanlar mağduriyet nağmesi iken, gülüşü dahi adeta ah u efganın diğer adıdır. Sizin o insanla alakalı hissedeceğiniz tek şey acıma ve ibret karışımı bir duygudur ki onun adını da merhamet koymuşlar. İşte bu aynı insanın içinde sakladığı bazı hassasiyetler vardır ki onun için tende canın bam teli­dir. Bunlardan biriyle oynamaya kalktığınızda o iki büklüm olmuş miskin bedende adı konulmamış bir şahlanış, o seste hiç duyulmadık davudi bir makam ve o yüzde güneşi ürkü­tecek bir bakış müşahede edersiniz. İşte aynı karışıklığı keli­meler için de söylemek mümkündür. Onlardan birini tahsil ettik derken ömrün son vartasında o ana kadar yanlış tahsil ettiğimizi anladığımız karşısında Yunusça bir edeple durulası kelimeler. Manası üzerine dönülüp dönülüp zihinler, kalpler, ruhlar, sırlar yorulası kelimeler. İşte “eskimez” bir tabirle sükût yahut susmak da bunlardan biridir.
Gün olur, akılların akıllı telefonlara emanet edilmediği, klavye seslerinin ya zengin evlerinde yahut devlet daire­lerinde duyulduğu bir zamanda “söy­leyeceklerim var” diye atıldığınız mey­danda bir nasır suretinde yaparsınız söylemenin mührünü sağ elinizin orta parmağına. İlim adına gani gani helal olan bir hırsla sıkarken kalemi, çizgili kâğıtlar üzerine söylersiniz çığlıkları. Feryat olursunuz, Konya’dan Biga’ya, Ankara’dan Bursa’ya, Çankırı’ya… Ferhat olursunuz dost meclisinden tüneller açıp dost bildiklerinize var­maya… Naz makamında niyaz, niyaz makamında nazlara selam çakarken, bağrınıza doğru esen sert bir rüzgârla hecelersiniz “ihanet”i. Artık hakikatle mecaz, hakla batıl, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin ihlâs ile riya yüzlerine birer maske takıp gelmişken, hatır­larsınız köşede sessizce bir yenikliği çağrıştıran lakin yegâne isyanı bağ­rında büyütüp kâinata bile kendini dinlettirmeye muktedir sükûtu. Şairler yetiştiren, dengeler değiştiren, sanatı soluksuz kaldığı her zeminde kuca­ğından tutup layık olduğu yere çıka­ran sükûtu. Kardeş boğazını sıkmanın feraset diye marifet telakki edildiği İbn ü Sebe sofralarında sapkınlar ter­biye eden sükûtu…
Bir vakit durağında gölgelenip yeni bir gerilime hazırlandığınız bir zeminde dönüp bugün yine kapısını çalıyorsa­nız bazı kelimelerin ve o kelimelerde saklı hallerin, manası üzerine dönülüp dönülüp zihinler, kalpler, ruhlar, sır­lar yorulası kelimelerden bir kelime­nin yeniden rahle-yi tedrisatındasınız demektir. O vakit size düşen sadece susmak ve sükûtu dinlemektir. Zira sükût bir tükeniş bir kabulleniş değil bir ileri atılma adına gerilme, bir anlatma ve talim ettirme adına ders tekrarıdır.
Öyle olduğu için: Mevlânâ gönlün dil ile ifade edilemeyeceğini kast ede­rek: “Her zerrende iki yüz dil olsa da söylesen, gönül, yine de ifade­ye sığmaz.” demiyor mu? Söyleme işi, biraz da susma işidir. Mehmet Akif ne güzel ifade eder. O müteva­zılığinin gereğini yerine getirip ifade edemediğini söylerken bile şu mısra­lar o ifade edilememezlik içinde öyle güzel ifadeleri saklıyor ki:
“Ağlarım, ağlatamam; hissede­rim, söyliyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!”
Ahmet Haşim: “Şiir biraz da susma işidir.” Derken ya da “Şair-i Azam” Abdülhak Hamid Tarhan kendi sanat telakkisi etrafında şiiri tarif eden şu ifadelerinde: “…bir hakikat-i müthi­şenin tazyiki altında hiçbir şey söylememek…” derken aynı şeyleri kast etmiyorlar mıydı?
O susanlardır ki: Mağlubiyete ağıt yakmanın gevezeliğini bulamazsınız sükût adlı gölgeliğin altında otağ kuran sükuti sinelerde… O sineler ki sureta bir fert olsalar da siret saray­larında isyan adlı ordular beslerler, Kasımda görül(e)meyenin Martta elden çıkışına inat. Bilmem kaçıncıyı bilmem kaçıncı kez kaybedişin doruk noktasında duyarsınız çığlıklarını…
Onlar kendi asrının Fuzuli’sidir “hem- dert yok…” yokuşla­rında. Aruzda, hecede, kalıpta kalıpsızda onların feryatlarını duyarsınız her asra uygun bir bestede…
Onlar sevgiyi en çok hak eden olarak anılmak payesinden fazlasını hak edenlerdir. Gönül ikliminde sadece kendileri­nin günahlarının sorulmasına da sükût (isyan) ederler. İşte onlardan birisi:
“Daha doğar doğmaz kundak içinde Hoyrat bakışlarla vurulan benim Hesapsız kitapsız bir halk içinde Her saat hesabı sorulan benim…”[1]
Ne mutlu susacak kadar çok söyleyecekleri olanlara…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

KİTAPLARI İKİNCİ ELE DÜŞÜRMEYEN OKURLAR / Fatih Pala
HERKESİN BİR “NUH”U VARDIR / Abdullah Ömer Yavuz
BİR KAPIDA DURULMAK / Mehmet Aksu
TABUT TERAPİSİ / Kenan Yusuf Taşkın
ÖMER / Nurşah Karaca
Tümünü Göster