DERVİŞ

189
Görüntüleme

Tekkenin, oyma çiçek desenleri, aslan başı siyah demir halkalarla süslü büyük giriş kapısının ardındaki geniş avluda derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Ceviz ağacının kökleri, toprağı hoyratça kavrayan, kördüğüm eklemli, kuru, dev bir elin uzun parmakları gibi büyük budaklar vekıvrımların şekillendirdiği gövdenin devamında iyice kalınlaşıp, kasılıyordu. Yaşlı ağaç; tekkede yaşamın tüm yönlerini temsil eden, iki dünyaya ait biricik canlı varlıktı. Bulutlara uzanan dalları, yeşil büyük yapraklarıyla adeta Babil Kulesi’ni simgeliyor; gök ile yerdeki varlıklar arasında köprü görevini yerine getiriyordu. Vakit gece yarısını biraz geçmişti. Yorgundu ay… Lacivert bir aydınlığın yıkadığı sokaklarda serseri sessizlikler dolaşıyordu. Gerçeklik denizinden şarap içince bir sarhoşluk haline girilir. Bu sarhoşluk, dervişin büyüklük ve yücelikler için duyduğu susuzluğu ifade eder. Kaf ve nûn… Kuşkusuz söz kalptedir. Dil ise kalbe delil oldu. Yüreğe halden halegeçtiği için “kalp” denilmiştir. Kalp; eşyayı ve eşya çevresinde dönüp dolaşan anlamları yansıtır.Her şeyden sonra Allah’ı gördüm; sonra onu her şeyle beraber gördüm. Elhamdülillah…
Bosnalı İzzet Faik Efendi, her gün sabah namazından sonra ceviz ağacının önünde korkulu bir saygı ile durur, başını kaldırıp uzun uzun bakarak ağacı selâmladıktan sonra, diğer müritlere; “maşaallah, bu ağaç, Şeyh Lâmekâni Cem’î Efendi’nin emanetidir. Ona hürmet ve selâmda kusur etmeyelim. Doğru gitmek, kasdetmek, terk etmek vesselâm…” der; dualar okuyarakellerini yüzüne sürerdi. Lâmekâni Cem’î Efendi, Oğlan Şeyh Sarı Haydar Efendi’nin iki sene önce ölen babasıydı. Tekkenin arkasındaki geniş bostanın sonundaki mezarlıkta gömülüydü.Halk arasında, bilgisinin çok geniş ve derin olduğu ileriye sürülen bu zâtın, aslında ölmediği, yaşarken, çok sevdiği, gâh gövdesine sarılarak, gâh omuzunu, sırtını dayayarak uzun uzun sohbet edip dualar mırıldandığı kadim dostu ceviz ağacına dönüşerek tekkenin önünde beklediği söyleniyordu. Bu söylentilerin de etkisiyle olsa gerek, tekkeye gelip baş açıp mintan yırtarak yola giren seyyarlar, ağaca hürmet eder; çevresini temiz tutarak, taşlıktaki tahta sedirlerde sohbet edip, şerbet yudumlarken, huşu içinde onu temaşa ederek, yapraklarının kıpırtısından dökülen gizemli seslerle düşüncelere dalarlardı.
Akşam bulutları bostanın ardındaki tepelerde kümelenirken, arka avludaki çeşmeden küçük mermer havuza biteviye dökülen incecik suyun çıkardığı sesler, isli lâmba ışıklarının aydınlattığı avlunun taş duvarlarında kırılıyordu. Çelik soğukluğunda, mavilenmiş aceleci bir akşam esintisi Nur Mehmet Efendi’nin göğsüne ve yüzüne dokunarak uzaklaştı. Gözlerini araladı. Oturduğu tahta kerevette uyuşmuş, kendinden geçer olmuştu. Ellerinden destek alarak doğruldu…Okudukça yüreğinin duvarlarını yonga yonga inceltip şeffaflaştıran, ışığın girmesini sağlayan yanı başındaki rahle de kapalı duran Kur’anı Kerim’i okşadı. Üç kez öpüp başına koydu. Beş yıldır tekkeye hizmet ediyordu. Artık zamanı gelmişti. Gece gündüz demeden, bıkmadan usanmadan şeyhine yaptığı hizmetlerin karşılığını görmek; aynı aleminde varlığından geçmek için büyük bir arzu ile yanıp tutuşuyordu. Ne demişti Şeyh: “ İyi bil ki, melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değildir. Tersine, sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, cennet, cehennem, yaşam, ölüm de senin dışındaki şeyler olmayıp sende bulunanlardır. Uzlette tüm bunları seyredip saflaştığın zaman bu sır sana açıklanacaktır.”Düşündü. Korku ile karışık bir coşku gezindi içinde; ve ürperme…
Bedeninden nefret etmişti hep. Hiçbir yerde toplanmamacasınadağılmak, kül olup savrulmak; ömrü boyunca kendisini günahlarasokan, kan, et, sidik ve terden başka bir şey olmayan varlığındangeçerek ceviz ağacının koynunda titreksiz yanacak ışığı ak birkandile dönüşmek istiyordu. Lâmekâni Cem’î Efendi olmak…
Sabahları namaz için uyandığında kaç kez bedenini yokluyor;her defasında günahtan yok olmayıp nasıl böyle yaşayabildiğinehayret ediyordu. Toprakla ilgili hazzın yok olunca çöl görürsün. Çölü aşarken bir süre sonra çöl senin altındangeçip gitmeye başlar. Aslında geçip giden çöl değil sensin.Dostum iyi bil ki, sen, büyük ölüm dışında, hava,ateş, su ve topraktan kurtulamazsın. Uzlettebir denizle karşılaşır, karşı kıyıya geçerkenboğulduğunu görürsen su ile ilgilihazzın son bulmuştur. Deniz safsa,denizin içine güneşler, nurlar,ateşler batmış ve gömülmüşsebu marifet denizidir. Yağmurgörürsen, o çorak bir alan gibiolan yürekleri diriltmek içindir.Ateşe dalıp çıkarsan bil ki bedeninden ateş hazzı yok olmuştur. Önünde geniş bir uzay, enginlik, onunda üstünde berrak bir hava; bakışının sonunda yeşil, sarı, kırmızı renkleri görürsen, bil ki sen havadan orenklere geçeceksin. Yeşil, kalp yaşamının, kırmızı, gücün rengidir. Sarı, zayıflıktır…
Kameriyede desturla elini öpüp dizinin dibine iliştiği Şeyhi Sarı Haydar Efendi’den, uzlet için, bulabildiğien saygılı ve zarif sözlerle talepte bulunurken, hallerini anlatmış; yumuşak bir sesle konuşan Şeyhinden:“Daha vakit var Mehmet efendi; başaklar olgunlaşmadı henüz. Hele biraz daha sabredelim” yanıtınıalmıştı. Nur Mehmet’in yapacağı bir şey yoktu. Halden anlamaz mıydı şeyhi? Belli ki pişmemiş olduğuiçin yanmasına da izin vermiyordu. Bir bildiği olmalıydı. İçi burkuldu ama hemen kovmaya çalıştı bu kırgınlığı, elbetteki bir ölü gibi gelip teslim olduğu Sarı Haydar Efendi ne derse o olacaktı. “Acele şeytandandır.” diye mırıldandı. Üç yıl önce, Şeyh’e ve tekkeye bağlılığını kanıtlamak için bütün malını mülkünü satıp, kentin sokaklarında kafasına, omuzlarına sığır işkembesi ve bağırsaklar bağlayarak dolaşmış, gururunu kırıp, kendini yeterince aşağılamıştı. Halk arasında şöhret belasını kazanmasına neden olmuştu bu durumu. Müritler onu pazar yerinde çocukları üzerine işetirken, yalaklara dökülen artık yiyecekleri köpeklerle paylaşırken görmüşler, gelip Şeyh’e anlatmışlardı. Sarı Haydar Efendi kızmıştı. Bir sohbetinde, “fazla melamet gösteriyorsun” diyerek herkesin içinde uyarıda bulundu. Bu sıradışı davranışlar halkın ve devlet yetkililerinin dikkatini çeker, hem anlaşılmaz, hem de tekke aleyhinde asılsız dedikodulara yol açabilirdi. Bâb-ı Âli, Üsküp’deki tarikat ehline bir süreden beri kuşku ile bakıyor, etkinliklerini yakından izliyordu. Sarı Haydar Efendi, Nur Mehmet’in ikide bir halkın önünde gereksiz vecde gelmesinden, Cuma namazından önce kendisi için kentin minaresine çıkarak, haşa “ey ümmet selâma durun! Muhammed Mustafa geliyor…” diyerek, kendinden geçmiş bir şekilde bağırmasından artık iyiden iyiye kaygılanıyordu.Şeriata değin gerekçeler ileriye sürerek Nur Mehmet ve tekke hakkında şikâyette bulunan yetkililerle görüşüp onları ikna etmeye çalıştı. Tüm bu olanların İstanbul’a rapor edilmesi ve Şeyhülislâm’ın tarikat aleyhinekışkırtılması durumunda, tekkenin kapatılması, şeriat yasalarına muhalefetten tutuklanarak cezalandırılmaları an meselesiydi. Hibe, yardım ve bahşişler de azalır olmuştu son zamanlarda. Bir şeyler yapmalı, NurMehmet’den kurtulmalıydı… Herkes korkuyordu. Allah gece yıldızlarla, gündüz güneşle bakar.
Akşam namazından sonra Sarı Haydar, İzzet Faik Efendi ile birlikte büyük odadaki ocağın önünde oturuyordu.Yanmakta olan odunlardan ocağın isli duvarlarına doğru kırmızı ve turuncu kıvılcımlar sıçradı. Alevler yükselip alçaldıkça, Şeyhin duvardaki gölgesinin boyutları değişiyordu. “Nur Mehmet …” diye mırıldanmıştı ki İzzet Faik Efendi hemen ayağa kalktı. Saygı ile ellerini kuşağının üstünde birleştirdi; tepeden tırnağa niyaz kesilmiş, başını öne eğmişti. Sarı Haydar göz ucuyla çıtırtılarla yanmakta olan ateşe bakıyordu. Belli ki bir huzursuzluğu vardı. Alevlerin renkleri ve gölgeler yüzünde birbiri ardına belirip yokoluyorlardı. “Mehmet gönülden hizmet etti Faik Efendi. Allah ondan razı olsun” diyerek esintili bir sesle konuşmasını sürdürdü: “Kendisi için uzlette fayda görülmektedir. Zamanı gelmiştir. Hamama bitişik hücrehazırlansın…” Gözlerini kapattı. Sessizliği uzadı. Parmakları elindeki şimşir taneli tesbihi hareketlendirirken, dudakları kıpırdıyordu. Ocakta yanan odunların şımarık çıtırtıları duyulmaya başlamıştı yine. İzzet FaikEfendi lisanı hâl ile onaylamıştı Şeyhinin dediklerini. Bir şey söylemedi. Büyük odanın karanlık köşesinde hayal meyal görülebilen tahta kapıya doğru başı öne eğik sessiz adımlarla bir hayalet gibi geriledi. Kapıyıusulca açtığında incecik, metalik iniltiler yükseldi menteşelerden. Hemen yandaki tahta rafta koridoru aydınlatmaya çalışan mum titredi, sonra sakinleşti yine…
Heyecanlanmıştı İzzet Faik Efendi. Sevinmişti de… Mehmet Nur’dan kurtulacaklardı. Düzeni bozuyor, şöhreti dikkat çekiyordu çünkü. Hızlı adımlarla koridoru geçti. Müridler halkalanmış Cuma zikri yapıyorlardı.Pencereden ceviz ağacına baktı. Uzun zaman önceki kendi hali geldi aklına. Durgunlaştı biraz. “Uzlet ne büyük deneyim, ne büyük serüven, ne büyük özgürlük” diye geçirdi içinden. Kayalar yuvarlanıyordutek tek… Yüreği ağırlaşmıştı. Doğru olan neydi, vicdanı rahat mıydı? Ceviz ağacının ötelerine, ay ışığının gümüş bir aydınlıkla yıkamakta olduğu beyaz camiin küçük parlak kurşun kubbelerine doğru bakarken,Lâmekâni Cem’î Efendi’nin öğütleri aklına geldi: “Basiretin açılışı gözden başlar İzzet Faik Efendi… Sonra sırayla yüz, göğüs ve daha sonra da tüm bedende ortaya çıkar. Uzletin ilk dönemlerinde zenci bir adamkarşına çıkar, sonra kaybolur. Bu kişi aslında kaybolmuş değildir. Tam tersine, sen osun. O senin içine girer ve seninle birleşir, tek varlık haline gelir. Onun derisinin rengi, sırf “beden giysisinden” dolayı siyahtır. Senondan bedeni yok ettiğinde, istek ve anma ateşinde onun giysisini yaktığın zaman, o giysinin özündeki cevher çıplak olarak ortaya çıkar ve nur haline gelir. Böylelikle beyazlaşırsın. Derviş, uzlette saflaştığında,onun için bir kalp eli ortaya çıkar, bu elde ateş dolu bir kap vardır. Onu yeryüzüne vuruyordur. Gökyüzü ise, kendisine saldıran ayetler ordusunun şiddet ve kuvvetinden kan dökmektedir.” Karanlık kendindensoyunurken gök mavileşmeye yüz tutmuştu. Sabah oluyordu. Ezanı duymak ve ferahlamak istedi.
Nur Mehmet, sabah namazından sonra mescitde Şeyhinin elini öperek diğer müritlerle de helallaştıktansonra, İzzet Faik Efendi’yle birlikte hamamın arkasında bulunan uzlete gireceği hücreye yöneldi. Avluyu ve bostanı art arda yürüyerek konuşmadan geçtiler. İzzet Faik Efendi dualar okuduktan sonra hücrenin kapısını açtı. Buyur dediğinde elini öperek helallaşan Nur Mehmet’in omuzunda yeşil seccadesi dar ahşap merdivenlerdenzemine inmesini bekledi. Basamakların çıtırtıları kesilmişti. Nur Mehmet, aşağıya indikten sonra,İzzet Faik Efendi’ye bir kez daha teşekkür etmek istercesine dönüp baktı. En büyük isteğini gerçekleştirecekti artık… Kısa bir dua okudu ve Allaha şükretti tekrar. Işık arkadan geldiğinden gözleri kamaştı, yüz ifadesini göremedi İzzet Faik Efendi’nin… Küçük kapıdan akan sabah ışıkları yüzünü aydınlattı son kez. Dudaklarında, yüreğindeki memnuniyet ve coşkuyu yansıtan belirsiz bir gülümsemenin kımıldanmasını önleyemedi. Hücrenin kapısı dünyayı ve gerçekliği dışarda bırakır biçimde yavaşça kapatılırken, demir sürgü ve asma kilidin sesleri kısa aralıklarla taş duvarlarda yankılandı. Neden demir sürgü; neden asma kilit? Bu soruyu sormadı kendine. Üzerinde düşünmedi de hiç… Yeni mekânında kırk gün karanlıktan başka arkadaşı olmayacaktı.
Seccadesini serdi. Oracıkta duvar üstünde rafta duran yarısı erimiş kalın mumu yaktı. Testisini, su kabını,ekmek ve kuru yiyeceklerini uzanabileceği bir yere yerleştirdi… Bağdaş kurarak seccadesinin üstüne oturdu.İçinde aşamadığı bir merak, sonsuz sorular ve inançları vardı. Başını ellerinin arasına aldı. Hücresi gibiloş, hatta karanlık olan bedeninin, arındıkça ak bir bulut haline geleceğini, havada asılı kalacağını düşünüyordu. Maddi, dünyevi haz ve tatlar yok oldukça beyazlaşıp yağmur bulutuna dönüşecekti. Yağmurbulutuna… Devam etmeliydi. Söylendiği gibi bir çöl ayaklarının altından geçiyordu. Belki geçip giden çöl değil kendisiydi. Zikretmeyi sürdürdü. Zaman geçiyor muydu? Son günlerde, şiddetli bir baş ağrısı zikrineeşlik ediyor, hücresinin her yanından sesler geliyordu. Renklerin, seslerin dans ettiği bu karanlık küçük yerde aklını yitirmek üzereydi. Günü ve tarihi bütünüyle unutmuştu. Dışarıda eşyanın büyük bir değişim geçirdiğini, ağaçların gövdesinin, yapraklarının artık kırmızı olduğunu, göğün bakır rengini aldığını, dağların atılmış renkli yün gibi olduklarını sanıyordu. Hücresi boşlukta duruyor da olabilirdi. Gerçeklik duygusunu yitirmişti.
Uzletin son günlerine doğruydu. Zaptiyeler tekkeye geldiler. Tekkenin, Şeyhülislâm’ın fetvası üzerine kapatılması gerekiyordu. Dervişlerin, devletin dinine, örf ve adetlerine açıkça meydan okuduğu, halkı yanlış yollara sevkettiği, tekkenin batıni bir fesat yuvasına dönüşerek dinden uzaklaştığı iddia ediliyordu. Oradaki tüm mallarına el konularak mühürlendi tekke. Şeyh Sarı Haydar ve müritleri tutuklandılar.Mahkeme edilmek üzere İstanbul’a gönderildiler. Tutuklama sırasında İzzet Faik Efendi hücrede uzlette bulunan Nur Mehmet Efendi hakkında güvenlik kuvvetlerine bir şeyler söylemek istediyse de, Şeyhin susmasınıişaret eden bakışları üzerine bundan vazgeçti. Nur Mehmet’in tutuklanması mahkemede işlerini daha da güçleştirebilirdi. Ahh!.. Hüzün nasıl mutlak susmadır. Onda nefes darlığı hastalığında olduğugibi korku nedeniyle uzun ve sık nefes alıp vermeler vardır. Bu hal güçlenince ses rin noktasına gelir. Rin noktasını aşınca hüzün sona erer. O zaman hüzne alışma halinin ortaya çıkması için, neşe, coşkunluk veferahlık halleri bastırır. Hüzün elbisedir, şaraptır, dış kabuktur; iç kabuk, öz ise özlemdir. Derviş, bazen, durup dururken kendisinden kuş seslerinin çıktığı bir hale ulaşır. Bu Allah’la olmanın sevinci, ferahlığıdır. Bu halle ilgili olarak adı insanlar arasında deliye çıkar.
Nur Mehmet hücresinde bırakılmış; unutturulmuştu. Sarı Haydar, başına gelecekleri bildiğinden, NurMehmet’i kurtarmak, belki de görünmez kılarak tekkeyi korumak için istemeye istemeye uzlet seçeneğini kullanmıştı. Şimdi içi kan ağlıyordu. Pişman olmuştu. Tarikat terbiyesine göre yeterince olgunlaşmamış Nur Mehmet’in, hücrede açlık ve zikir yükü altında ezilerek çıldıracağını, belki de kafasını duvarlara vura vura öleceğini düşünüyor; aklına binbir türlü kötü şey geliyordu. Tekkeyi kurtarıyorum derken bircinayet işlemiş de olabilirdi. Nur Mehmet, hücre çilesine gireli kırk günden fazla olmuştu. Bosnalı İzzet Faik Efendi, baskın biçiminde yapılan tutuklama anında, hücrenin anahtarını mutfak duvarındaki gizlibölmede bırakmıştı. Anahtar kimse bulamadı.
Pazartesi günü, mühürlenmiş tekkede el konulan malların listesini yapmak; onlardan bir bölümünü götürmek üzere bir heyet geldi. Bir iki memur binanın arka tarafındaki avluya geçtiler. Uzakta, avluya bitişik bostanın ilerisindeki hamamın küçük cam pencereleri, güneşte parlayan süslü kubbeleri görünüyordu. Memurlar, ince bir keçi yolunu izleyerek bostanın içinden hamamın bulunduğu yere ulaştılar.
Hamam, soğukluğu, külhanı, göbek taşı, mermer kurnaları, parlak sarı muslukları ile temiz ve ferah biryerdi. İki memur orada gördükleri eşyayı listelerken, birden, duvarlardan gelerek kubbeye yükselen ve derinden gelen bir fısıltıya kulak verdiler. “Sübhanallah!” Biri, diğerine, ‘sen de duyuyor musun; yoksarüzgar sesi mi?’ diye sordu. Öteki, ‘hayır bu bir insan sesine benziyor’ şeklinde cevapladı soruyu. Birlikte tekrar dinlediler. Evet; fısıltılar insan sesiydi… “Sübhanallah!” Her iki memur kulaklarını hamamın duvarlarınadayayıp tekrar uzun uzun dinleyerek iyice emin oldular. Duvarlardan fısıltı halinde “Sübhanallah!” sesleri geliyordu.
Korkuyla karışık bir merakla koşarak hamamın dışına çıktılar ve arkadaki hücreyi gördüler. Küçük tahta kapısı kilitli ve sürgülü olan hücrede ilk bakışta yaşam belirtisi yoktu. Kapıyı birkaç kez vurup çevresinidolaştılar hücrenin. Bir memur, büyük asma kilide rağmen, güçlü tekmeler, omuz vuruşları ve iterek kapıyı zorladıysa da açamadı. Diğeri, “kilidi kıralım.” dedi. Biraz tartıştıktan sonra kilidi kırmaya karar verdiler.Küçük kapının asma kilidi balyoz darbelerine fazla direnemedi; koptu ve düştü. Sürgüyü de kırdıktan sonra kapı açıldı. İçerden rutubetle karışık kesif bir gül kokusu geldi. Sesler, kapının karşısındaki duvardayankılandı yine. “Kimse yok galiba..” dedi birisi. Kapının girişinden hücrenin karanlık zeminine inen dar ahşap merdivenin ilk basmağında durdular. İnmeye niyeti yoktu hiçbirinin. ‘Silah ya da para saklanmışolabilir. İnip bakmalıyız…’ dedi birinci memur; diğerini cesaretlendirecek şekilde… Karanlığa alışıp birlikte aşağıya indiklerinde, kıbleye dönük oturan, hafifçe öne eğik bir insan bedeniyle karşılaştılar. Gözleri, karşısındaki bir şeye hayret ediyormuşcasına canlı, açık ve parlaktı. Elinde tesbih, bağdaş kurmuş durumda yeşil seccadenin üzerinde katılaşmış biçimde oturuyordu. Saç ve sakalları iyice uzamıştı. Öldüğünün, bir cesetolduğunun kanıtı, koku ve çürüme yoktu. Hatta yaşıyormuş görünümündeydi. Yanında küflenmiş ekmek parçaları, testisinde de biraz suyu kalmıştı. Memurlar, önce soluk alıp almadığına baktılar. Soluk almıyordu.“Ölmüş bu!” dedi biri. Ama gizemli fısıltılar devam ediyordu. Diğer memur, Nur Mehmet’in kalbini dinledi. Fısıltılar oradan geliyordu. Korktu, irkildi ve şaşkınlıkla geri çekildi. Yüzü sarardı önce, donuklaştı ve arkadaşınabaka kaldı. Konuşamıyordu. İkisinin de şaşkınlıkları geçer geçmez cesede dokunmaksızın hemen yukarıya çıkıp tekke binasındaki diğerlerine haber vermeye yöneldiler. Uzlette uyku gelir. Beden toprakla yoğrulmuştur. Toprak ise toprağı ister. Yatmak ve uyumak isteği böylelikle ortaya çıkar. Beden, uzlette toprak özelliklerinden temizlenince derviş de uyumaktan kurtulur. Eşya kendisinden yok olur. O anda cam içinde kalır ve camdan başka bir şey göremez. Varlığın en son sınırı dervişin cam rengini almasıdır. Bundan sonra ruh güneşini arkasında görür. Varlık yuvarlak bir kalkana benzer şekilde önüne gelir. Ve derviş ölümü tatmadan varlığı aşamaz.
Memurlar geri döndüklerinde hücrede bıraktıkları cesedi yerinde bulamadılar. Hücrenin içi, çevresi havada uçuşan, yerde dağılan bembeyaz küllerle örtülmüştü. Tekrar hamama baktılar. Bu kez hiçbir ses duyamadılar. Hepsi şaşkınlık içindeydi. Zaptiyelerden birisi; ‘O aranan Nur Mehmet olabilir. Yazık kaçırdık!..’ diye söylendi. Hücreyi bulan iki memur, endişeli ve sorularla yüklü yüz ifadesi ile birbirlerine baktılar. Güneşalçalıyor, hızlanan rüzgâr, kavak tozlarını, uçuşan külleri birbirine karıştırarak uzaklara götürüyordu. Nur Mehmet, karanlığın ardına gitmiş; amaçladığı gibi bir daha hiçbir yerde olmamak üzere özgürleşmişti.
Derviş Nur Mehmet Efendi kayıp ilan edilince, tekke ile ilgili dava delil yetersizliğinden düştü. Şeyh ve müritleri salıverilerek Üsküp’e döndüler. Sarı Haydar, bir süre sonra ağır bir hastalığa yakalandı. Çok acıçekti ve Zemheri fırtınası günlerinde ruhunu teslim etti. Bosnalı İzzet Faik Efendi, Üsküp’e döndükten sonra yalnızca ibadetle uğraştı. İnsan içine çıkmadı ve Şeyh dâhil hiç kimseyle de konuşmadı. Müridler bir günsabah namazına kalktıklarında cesedini ceviz ağacında asılı buldular. Tekke bu olaylar nedeniyle itibarını iyice yitirdi. Bir süre sonra da sessiz sedasız kendiliğinden kapandı. Ama o günlerden beri, hâlâ, derviş Nur Mehmet Efendi’nin lacivert gecelerde Üsküp sokaklarında dolaştığı, sokak köpeklerine ekmek verdiği, tekkenin bahçesindeki ceviz ağacıyla sohbet ettiği, metruk hamamın duvarlarından fısıltılarının yükseldiği söylenip durmaktadır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

KİTAPLARI İKİNCİ ELE DÜŞÜRMEYEN OKURLAR / Fatih Pala
HERKESİN BİR “NUH”U VARDIR / Abdullah Ömer Yavuz
BİR KAPIDA DURULMAK / Mehmet Aksu
TABUT TERAPİSİ / Kenan Yusuf Taşkın
ÖMER / Nurşah Karaca
Tümünü Göster