DÜŞ İLE DÜŞÜNCE

Hayal; zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, imge, hülya anlamlarına geliyor. İmge ise, zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, hayal, hülya. Birbirini tamamlayan, ayrılmayan iki kardeş gibi hayal ile imge kelimeleri.
İnsanın kendi dışındaki dünyayla kurduğu temas, akla hükmeden, gönle sirayet eden, olumlu ya da olumsuz aklın kararını etkileyen olayların tümüne düşünce diyebiliriz. Fikir, mütalaa, mülahaza, idea gibi anlam­lar da yüklenebilir. Zihin dediğimiz melekenin beynin içine sızarak geçirdiği evrelere ve bizde çıkan sonuca da düşünce diyoruz.
Birkaç gün önce bir düş gördüm ve uyandım “muvazene” kelimesini tekrar edip duruyordum. Unutmamak için de yaz­dım. “Muvazene neydi, ne kast edilmişti?’’ diye o günden bu yana sormadan edemedim. Bu yazıda da bu gün böylece muvazene yerini almış oluyor. Hala düşünüyorum kast edi­len gerçekte neydi? Muvazene, denge, dengeleme, iki şeyin eşit olması, uygunluk, denklik, eşyayı, ağırlık merkezinde tutmak, mukayese gibi anlamlar yüklemek de mümkün­dür. Üstat Necip Fazıl şöyle ifade ediyor; “Ruh muvazenesi yalpalamaya başlayınca nesil ahengi kaybolmaya yüz tutar ve şimdiki manzara doğar.” Uçlardan, aşırıya kaçan tarz ve tavırlardan kurtulmak, mutedil olmak anlamlarını da sanırım yükleyebiliriz.
Bir mevsimdi içinde durduğumuz. Her mevsimden bir iz vardı hallerimizde. Yetmiyordu hiçbir mevsim, hiçbir an ve zaman. “Zaman neydi?’’ diyemeden, ezildik bir kuytu köşede. Zamanın ufaladığıydık. Ufalandıkça ufaldık, minicik kaldı gövdemiz. Bu gövde ile efelendik her bir insana. İnsan insandı lakin biz neydik, adımız neyin nesiy­di? Kırdık, yolduk, hurda haline getirdik bize bırakılan emanetleri. Oysa emanete ihanet yoktu inan­dıklarımızda.
Üzerimizden sanki koca bir tren geçti, ezildik kaldık bir yerlerde. Öylece geçip gitti giden mevsim­ler, bizse hala toparlanamadık.
Bir ezan yurduydu yurdumuz, okun­dukça gök titrerdi lakin biz etkilen­medik, bizde değişen bir şey yoktu. Kulaklarımıza, gönüllerimize perdeler mi inmişti?
Korktuk insanlardan, insanların ver­diklerinden, verip de aldıklarından. Örneğin, makamdı ululadık, paraydı talana uğradık, insandı insanın külü­ne bulandık. Daha bir sürü şeyler vardı sayamadığımız onlar boşalttı içimizi. Çarşılardı, pazarlardı, evler­di, arabalardı, çocuklardı, kadınlardı, erkeklerdi, şiirlerdi, hikâyelerdi, söz­lerdi, yalanlardı, talanlardı, riyakâr­lıklardı, dostluklardı, sırdaşlıklardı.” Bir kişiye tam dokuz / dokuz kişiye bir pul”du hayatımız. Eridik, ufaldık, ufalandık öylece kala kaldık.
Para çekti içimizi, çöktü içimize kara siyasa. Bitlendik, pirelendik, kirlendikçe kurtuluşu briyantin­lerde, fısfıslarda aradık. Oysa içi­miz yangınlara düşmüştü, içimize iman ve İslam gerekliydi. Allah ve Kuran gerekliydi, Peygamber ve sünneti gerekliydi. Bir diriliş levhasına, nefesine, muştusuna ihtiyacımız vardı. Bir er kişiye, bir ermişe, dervişe, irfan sahibine ihtiyacımız vardı. Öyle olmalıydık. Olmak için bir gayretimiz olma­lıydı.
Şimdi bir ala karga karşı tarla­da, bir orada bir burada, uçuyor oradan oraya. Sonra bağırıyor, çığırıyor, toplanıyor bütün kar­galar. Hep bir ağızdan bağırıyor­lar. Topyekûn halinde bir ağacın başındalar. Damların saçaklarında bir kısmı, bazıları bir başka çatının üzerinden bağırıyor. Dikkatlice bakıldığında bir gurup kararı, gurup toplantısı ve birlik halinde hiçbir fire vermeden bir mesele üzerindeler. Hayretle bakıyorum bu kargalara. Çok zeki oldukları söylenir ya, oradan bakıyorum. Gözlerindeki, yürüyüşlerindeki ve bağırışlarındaki haller ile bir birli­ğin bütünlüğüyle hareket halin­deler.
Şimdi ben kendime bakıyorum. Sonra kardeşlerime, canım kar­deşim dediklerime, dostlarıma, sırdaşlarıma bakıyorum. Söz verişlerime bakıyorum. Sadece bakıyorum karga kadar olama­dığıma. Sözün sirayet etmediği sadırlara, gözlere, düşlere, hül­yalara, rüyalara bakıyorum. İki kere ikinin toplamındaki şüphe, benimle senin arandaki şüpheyle eşdeğerdir. Şüphecilik aldı götür­dü değerlerimizi.
İçini düzeltmelisin ey karınca.
Yürüyüşünü düzelt ey kutlu tavşan.
Ağzını bozmasan olmaz mı tilki kar­deş?
Neden küfrediyorsun ki, sana hiç yakıştıramadım sevgili çakal?
Şu filin yürüyüşü yok mu, dik­katim bu yürüyüşe odaklı. Onun gibi bir güven içinde yürümeli­yim.
Ya şu aslan kral, hiçbir şeyi dert etmi­yor. Ne zaman sınırları ihlal edilse, ne zaman bir sıkıntı olsa, küçük bir müdahalesi ile her şey aslına (önceki haline) dönüşüveriyor.
Her şey aslına rücu ediyor.
Bir gün sen de aslına döndürüleceksin ey insan. Toprağa… Topraksın aslında. Ve yine sen ki, bir damla sudan ibaretsin. Neyine güveniyorsun bu böbürlenme, gururlanma da neyin nesi? Bu güzellik denilen şey sana bir emanet değil mi? Kendine bir bakıver.
“Ve ileyna türceun – Oraya döndürüleceksiniz”
Birden bire göğün katlarından gelen gümbürtü, şimşekler, yağmur, dolu, fırtına ortalığı karıştırıverdi. Önlemini alsan diyorum. Gücün mü yetmiyor?
Ne kadar zayıfsın kırılıveren, darılıveren, alınıveren tarafla­rınla. Gökkuşağını ne zaman görmüştün en son? Halicin kıvrımlarına kıvrılmış olan eleğimsağmanın altından geçe­medin değil mi?
Ne kadar güçsüz ve zayıfsın insanoğlu. Aklını başına mı almak istiyorsun? Bunu mu diyorsun şimdi? Kendine bir bak, seni var eden, her şeyi var eden biri var ve bir gün verdiklerini teker teker alıverecek ellerimizden. Almadan mı kapanmalıydık secdeye? Öyle mi söylemişti Resul?
Öyle yapalım mı?
Ellerimizi, kollarımızı, yüzümüzü ağzımızı ve burnumuzu da, başımızı ve ayalarımızı da yıkamalıyız o zaman. Ben bütün bunları yaptım. Sen de, sen de, ileride bakıp duran sen de yap. Acele etmelisin. Ölüm arka kapıda, iç cebinde, koynu­nun içinde bir yerde gizlenmiş bakıyor unutma.
Hep birlikte ellerimizi, kulaklarımıza kadar kaldıralım. Sonra eğilelim, sonra tekrar dimdik duralım. Vücudumuz yerli yerinde olsun. Sonra bütün bir teslimiyet içerisinde secdede­yiz. Huşu ve huzur ile (içinden) dua etmelisin orada, en çok kabule yakın duaların mekânı orası. Otur ve artık varacağın yere vardın say. Selamla sağındakileri ve solundakileri. Sonra ellerini kaldır ve iste. İste, isteyebildiklerini. En içli sesinle yalvar, en mahrem gözyaşınla iste. Annenden, babandan, sevdiklerinden isteyemediklerini iste. Cevvad-ı Kerim’den iste.
“Namaz, müminin miracıdır.” “Namaz dinin direğidir, kim kılarsa dininin direğini dikmiş olur, kim kılmaz ise dinin direğini yıkmış olur.” “Gözümün nuru Namaz” diye buyrulmuştur hadis-i şeriflerde.
Birden bire koptu bir vaveyla. Ağıtlar, çırpınışlar duyulmaya başlayınca anla­dım ki öldü biri. Ölecek birileri zaten. Bu ben, sen, o. Yani her birimiz için bir gerçek. Bir çığlık atılacak ardın­dan.
Ne çok cenaze namazı kıldık bir gün bizim de musallada olacağımızı düş­leyerek.
Götürüp gömecekler seni ve ayrıla­caklar. Her geçen günle de unutacak­lar. Unutulacaksın. Unutulmak istemi­yorsan kutlu bir eylemin olsun geride. Seni hatırlatsın her ele alındığında, her bakıldığında, her tutulduğunda, her irtibat kurulduğunda.
Ardında bıraktığın bir eserin var mı?
Hayırlı (salih) evlatlar yetiştirdin mi?
Namazından, ibadetlerinden, hayırla­rından başka seninle kalacak ne var? Evet, bir de kötülüklerin, günahların, kusurların ve üzerinde olan haklar var.
Bu gece vakti bir sevinç çığlığına ben­ziyor yandaki komşulardan gelen ses. Bebekleri mi olmuş, dediler? Olacak elbette. Birilerinin yerini birileri dol­duracak.
Hem hiç mümkün müdür ki gidenin yeri boş kalsın, doldurulmasın? Solup dağılan gül, arkasında bir gül tomur­cuğu bırakmamış olsun?
Şu kırmızı gül
Bu sümbül
Şuradakiyse menekşe
Az ileride duran nergis
Siz hepiniz ne de güzelsiniz

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

KİTAPLARI İKİNCİ ELE DÜŞÜRMEYEN OKURLAR / Fatih Pala
HERKESİN BİR “NUH”U VARDIR / Abdullah Ömer Yavuz
BİR KAPIDA DURULMAK / Mehmet Aksu
TABUT TERAPİSİ / Kenan Yusuf Taşkın
ÖMER / Nurşah Karaca
Tümünü Göster