BİLMEDİĞİNİ BİLMEK YA DA NAHŞEP KUYUSU

268
Görüntüleme

Bildiğimiz ya da bilmediğimiz üzerinden mi konuşsak? Ya da her ikisine de bakmasak… Baktığımız zaman her ikisi de iyi gelmiyor. Bilmek de, bilmemek de. Anlamak da, anlamamak da… Hele şairin dediği gibi anlar gibi yapmaksa hiç iyi gelmiyor. Bunların hangisini bilirsen bil veya bilme, borçlu ve alacaklı kalıyorsun. Bir şeyler sorumlu tutuyor gizliden gizliye. Bildiklerin de, bilmediğini bilmen de sorumluluk. Bilmedin mi, bilmediğini bilmeyecek kadar bilmeyeceksin. Anlamadın mı, anlamadığını anlamayacak kadar anlamayacaksın. Ancak bu kesin çözüm olabilir, gayrısı değil. Yoksa…
Yoksa düşünceye dönüşür, soruya dönüşür, ıstıraba dönüşür. Bu haldeyken de geçmişken geçememiş olursun, silmişken silememiş, bitirmişken bitirememiş, anlayamamışken anlamış, bilmemişken bilmiş olursun. Nasıl mı? İçindeki ıstırap, soru ve belki de sürekli bir hal alan düşünce seni rahat bırakmadığından yapamadığını, olmadığını, olamadığını, anlamadığını, bilmediğini bilmek için uğraşır olursun. Ama daha öncesinde -dediğimiz gibi- bilmediğini ve anlamadığını bilmek veya sezmektir gerekli olan. Gerekli olan bu küçücük şey… Bununla yola çıkmış olursun. Daha yolun başındasın. Yolda başına neler gelecek, bir soru kaç yüz soru, bir düşünce kaç bin düşünce, bir günlük ıstırap kaç yıllık ıstıraba dönüşecek? Kim bilir ne kadar çok artacak ıstırabın, kim bilir?
Bilmediğini bilmek ya da anlayamadığını anlamak, bu biliş küçücük sezgi kabilinden olsa bile ilk etapta, insanı kendiyle ilk defa yüzleştiğinden öyle derin, korkunç bir kuyuya düşürürdü ki… Sanki de, Şeyh Galip’in Aşk’ı Kalp ülkesine yolculuğunda düşürdüğü kuyu idi bu. Ve yine Aşk’ın kuyuya düşmesi gibiydi bu, hem de ilk adımında: Çün girdi o merd-i râh râha  / Evvel kademinde düşti çâha. Ama ne kuyu! Nasıl kuyu? “Ammâ ki ne çâh çâh-ı girdâb / Mânend-i ebed verâsı nâ-yâb / … / Bir çâh bu kim sevâd-ı a’zem / Gencûr-ı kûnûz-ı yes ü mâtem / Ne râh-ı adem ne zulmet âbâd /Bir çâh içi figân u feryâd / Deycûr-ı firâkdan nişâne / Bahr-ı zulumât-ı bi-kerâne.’’İlmin yolu da Aşk’ın yoluna benziyordu. Hem Aşka uğramayan yol devam eder miydi? Bu kuyu ilk adımda, ilk anda ümitsizlik olsa da, karanlık, gözyaşı ve ıstırap olsa da, yokluk yolu olsa da, girdaba dönüşüp ötesi yokmuş gibi sonsuzlaşsa da; düştüğüne üzülme, Yusuf’un miracı kuyu ile başlar. “Düştüğüne eyleme teessüf / Mi’râcını çehde buldı Yûsuf.’’
Bilmemek, düşünceden ve acıdan azadeyse de, bilmek aşk gibi ıstırap. Yollar yollara açılıyordu ya… Miraç, ıstırabın yol açtığı düşüncede. Herkese cüzi, zan gibi, sezgi gibi küçücük bilmek lazım… Bilmediğini duyacak kadar bilmek. Kendini bilmediğini bilmek mesela… Şimdi de Yunus: “İlim, ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir’’ diyor. Yola çıkmak için bu kadarı yeter.
Yolda neler olur, bilmiyoruz. Nereye varacağını da… Ama bazı âlimler ilim, ilmi bilmektir diye yola çıkmışlar, sonra şöyle demişler: : “Biz ilk önce ilmi Allah rızâsını niyet ederek öğrenmedik. Fakat ilim bu hâlimizi kabûl etmedi. Onu, Allah için öğrenmemize vesîle oldu.”
” Çün düşdi o çâha mâh-ı Nahşeb / Lâyık k’ola nâmı çâh-ı Nahşeb’’ (O Nahşeb ayı o kuyuya düştü ya, artık ona Nahşeb kuyusu dense yeridir.)
Biz de kendimizi bulduğumuz o ilim kuyusuna dedik: Nahşeb kuyusu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BİLMEDİĞİNİ BİLMEK YA DA NAHŞEP KUYUSU / Ay Vakti
ŞİİRDE HASBİLİK / Recep Garip
BUGÜN NEYİ ARIYORSAN / Semra Saraç
MİSK / Semra Saraç
TUFAN / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster