HİÇLİK

Geç kalacağız, diyorum. Neye göre geç olup olmadığını düşünmeden diyorum. Ardından saate bakıp neden böyle dediğimi düşünüyorum. Bu saat neye göre geç ya da neye göre erkendi? Mesela diyorum, iyilik yapmak için veya iyi olmak için geç kalmış olabilirdik. Birisine kardeşçe elimizi uzatmak için geç kalmış olabilirdik. Birisini duyup anlayabilmek için geç kalmış olabilirdik. Birisine veya bizden olana sahip çıkmak için geç kalmış olabilirdik. Özür dilemek için geç kalmış olabilirdik. İnat ya da hırsımızdan -hadi hepsini diyelim- bütün güzel ahlak kategorisine aykırı huylarımızdan dönmek için geç kalmış olabilirdik. Hadi çok iyiysek de tevazu için geç kalmış olabilirdik. Ama ya değilsek? Ya yola çıktığımız günkü gibi değilsek? O kadar saf, o kadar iyi niyetli değilsek? Ya menfi yönde değiştiğimizin bile farkında değilsek? Güzele ve güzelliğe hasret kaldığımızın farkında bile değilsek… Yeniden güzele çevirmek gözlerimizi, yeniden dönmek ona yönümüzü, yeniden hak ve hakikat için yaşamayı aramak… Belki de bütün yapacağımız ilk yola çıkış maksadımızı aramak… Belki de yeniden kendimize dönmek… Ziya Osman Saba gibi “Geç kaldık, Ya Rab, geç kaldık!’’ diyecek bir duyarlılıkla dönmek…
Dönmesek göremeyecektik. Hak ve hakikatten yana dönmek… Zaten onların yanında mıydık? Buna ne şüphe? Öyleyse onların yanındaki duruşumuza bir baksak mı? Hak ve hakikatin yanında nasıl duruyor, nasıl görünüyoruz? Başkalarına nasıl görünüyoruz? O gerçeklere, kendi gerçeklerimize, inancımıza, kardeşliğimize, dostluğumuza yakışmayacak hal ve sözler içinde miyiz? Bu, biz miyiz?  Ama eğer bizi bulmak için dönersek, hakkı ve hakikati aradığımızdan hakkı sahibine teslim edecektik. Zaten her hakkı her bir hak sahibine vermezsek zulmetmiş olacaktık. Peygamber Efendimizin şu duasını  ne çok yapmış veya duymuştuk: “Allah’ım zulmetmekten, zulme uğramaktan, birinin hukukunu çiğnemekten ve biri tarafından hukukumun çiğnenmesinden sana sığınırım.’’ Bu kadar kendi hakkımızın çiğnenmesinden korkar ve başkalarının da hakkını çiğnemekten korkarken kime ağır bir söz söyleyebilir, kimin hakkına dolaylı veya dolaysız el uzatabilirdik?
(Altını çizeyim:) Dönmesek göremeyecektik. Kendimiz arınmasak arınmışları göremeyecektik. Yanıldığımızı (ki insan yanılır) kendimize itiraf etmesek, pişman olmasak tövbe edemeyecek haliyle de dönemeyecektik; güzele, doğruya, iyiye dönemeyecektik. Bu arada da iyiyi, doğruyu, haklıyı haksızı göremeyecektik. Biz iyi olursak iyi görecek, iyiyi görecektik. Çünkü en nihayetinde kendi gözlerimizden, kendi penceremizden bakıyorduk. (Ki şimdi bu pencerenin sorgulanması gerekiyordu.) Dönemezsek, kendimize ve başkalarına zarar verecektik. Başkaları mı? Onlar öyle başkaları ki, kendimizden-bizden olan başkaları ki, yani biz bize zarar verecektik. Bir gayemiz mi var? Ona zarar verecektik. Bir davamız mı? Bir idealimiz, bir imajımız mı var? Ona zarar verecektik. Belki yıllarca uğrunda ve yolunda gece gündüz çalıştığımız, uğraştığımız şeyi bir kelimeyle, bir sözle, bir ağır bakış ya da bize yakışmayacak basit bir tavırla yıkacak ve bu enkazın altında kalacaktık. O enkaz neydi, kimindi, düşünse miydik bir? Biz bizi bizden ayıramayacağımıza göre, onun dediği veya bunun dediği olurken geride bir şeylerin enkazı gibi bizim enkazımız mı kalacaktı? Hadi görünüşte hiçbir zararımız da olmasın; bir tek soru kalsa akıllarda bizim biz olduğumuzla ilgili ya da imajımızla ilgili bir soru kalsa… Artık o soruyu silmek ve önceki haline getirmek ne zordu.  Çünkü ihya ve imar etmek, (yeniden) yapmak zordu. Ne uzun zaman alır, ne çok gayret, ne çok emek ve fedakârlık isterdi. Hatta kaybedilen bir imajı bile yeniden kazanmak ne kadar zor belki imkânsızdı. Bir gönüle girmek, bir kalbi yapmak zordu. Bir güveni sarstıktan sonra aynı güveni bulmak zordu. Aynı imajı bulmak yeniden… Dikkat edin aynı, diyorum. Bazı zaaflarımız yüzünden (belki de yalnız tevazuu kaybedişimiz yüzünden) yıllarca çalışıp yaptığımız şeyi bir anda yıkıp, yeniden yıllarca aynısını yapmak, aynı yere gelmek için çalışmak. Ama neden? Yeniyi değil de, neden yeniden? Yeni şeyler yapabilecekken neden yeniden?
Yenildiğimiz için mi? Kime mi? Hayır, başkalarını aramayın. Biz kendimize yeniliyoruz. Usta bir şaşıya “yürü, var, o şişeyi evden getir” dedi. Şaşı,”O iki şişeden hangisini getireyim? Açıkça söyle dedi. Usta dedi ki: “O iki şişe değildir. Yürü, şaşılığı bırak fazla görücü olma!” Şaşı, “Usta, beni paylama. Şişe iki” dedi. Usta dedi ki: “O iki şişenin birini kır!” Çırak birini kırınca ikiside gözden kayboldu.
Yani, şu bizim kardeşimiz hakkında bulduğumuz açık, bizim açığımız. Şimdi böyle bakalım. Nasıl suçladığımıza bakalım, neyle suçladığımıza bakalım ve kimi suçladığımıza bakalım. Onu duymazken, onu kırarken nasıl yok olduğumuza bakalım. Lütfen kendimiz hakkında ileri gitmeyelim ve kendimize yeniden sahip çıkalım.
Hem Mevlana devam ediyor, diyor ki: “Dostun dostlarla birleşmesi hoştur; sen mana eteğini tut; görünüş inatçıdır, baş çeker. İnatçı görünüşü eziyetlerle erit gitsin de onun altındaki defineye benzeyen birliği seyret.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

148. SAYI / OCAK – ŞUBAT 2014 / Ay Vakti
SÖYLEYELİM… / Ay Vakti
PARADOKS / Şeref Akbaba
HİÇLİK / Semra Saraç
PLATON’DAN PLOTIN’E SANAT II / Necmettin Evci
Tümünü Göster