PLATON’DAN PLOTIN’E SANAT II

3.
Peki bu algı ve tasavvurlar sanata ve sanatsal faaliyetlere nasıl yansıdı?
Platon sanatın içerik ve amacına felsefi bir işlevsellik yüklemiştir. Sanatın da felsefede olduğu gibi hakikate ve erdemlere yönelmesi gerektiğini savunur. Platon’da da, Hıristiyanlıkta da sanatçıyı bu amaçlara yöneltecek güçlü motifler, motivasyonlar mevcuttu. Mağaraya zincirlenmiş dünyalı, idealar dünyasına yani bir anlamda asli varoluş ve anlam dünyasına uzak düşmüş, ağır bir gurbet yaşamaktaydı. Gurbet onun içinde bir sızı olmalıydı. Nesnel dünyayla uyum içinde yaşamak bir yanılgı, bir varlık sancısıydı. Yaşananların nasıl bir hal, nasıl bir durum olduğunu anlatmanın zor olduğu noktada, felsefe de sanat da içe doğuşlara dayanarak ifade imkânı buldular. Çağrışım ve hatırlatmalara dayalı sembolik imgesel dilin, sanatın da felsefenin de birbirine rahat geçişlerle yardımlaşacakları bir ortak alan oluşturduğu söylenebilir. Bu yolda sanat felsefenin, felsefe sanatın yarım bıraktığını tamamlayabilirdi. Öyle de olacaktı. Bir anlamda sanatçının yeni sesler, sözler, renkler ve biçimlendirmelerle yöneldiği yeni, aşkın güzergâhta dine, felsefeye dayanarak yeni formasyon kazandığı söylenebilir. Hakikate yöneliş sanatçının da, filozofun da gurbet duygularını biraz olsun teskin ediyordu. Platon’un genelde sanata özelde şiire bir gerçeklik biçimi olarak itiraz etmesinin temelindeki asıl sebep budur. “Çünkü bu şiir, zaten değişmez ve ebedi formların aşkın dünyanın çarpıtılmış bir yansıması olan görüntüler dünyasının bir tasviridir. Şairin imgeleri gerçeklikten iki defa ayrılmıştır. Bu nedenle şiir, gölgeler ve yansımaların karanlık mağaradaki mahkûmlar tarafından gerçeklik olarak algılandığı daha aşağı bir âleme, eikasia (genellikle ‘yanılsama’ olarak tercüme edilir) dünyasına aittir. Şiirin felsefenin daha yüksek gerçekliğine uyması gerekir.”(28) Platon’a göre sanatçının, saçmalıktan başka bir anlam taşımayan tutkulara mahkûm edilen insanı uyarması, yeni bir görme ve duyma biçimi edinmesi gerekirdi. Bu anlayış, günümüze kadar naif, nezih sanatçıları hep etkilemiştir. Doğrusu sanata ve estetiğe samimi olarak kalbini, ruhunu vermek, sanatçıda yeni bir duyarlık biçimini zaten oluşturacaktır. O hem idraklerimiz önüne gerilmiş perdeyi görecek hem de o perdeyi aralamaya, kaldırmaya istekli olacaktır. Ünlü ressam ve heykeltıraş Giocometti “Ben görmeye başladığım günden bu yana… çünkü daha önce bunlar bana bir perdeden yansıyordu, yani geçmişin sanatının perdesinden, ayrıca, yavaş yavaş, gördüğümü bu perde olmaksızın görmeye başladım ve bilinen, benim için, bilinmeyene dönüştü, mutlak bilinmeyene. Buysa bir büyülenmeydi ama aynı zamanda da o büyülenmeyi aktarmanın olanaksızlığı.” diyordu.(29) Bu sözler yüzyıllar, binyıllar sonra Platon’un çağrısının içten bir yankı bulmasıydı. Başka bir şey daha var; bir kez de Platon’da ifadesini bulan hakikatin, zamanlara ve mekânlara bağlı olmayan gerçekliğinin yitirilmemiş coşkularla yaşadığının ve yaşatıldığının…

Mağara istiaresi ve mimesis teorisi, Plotin’in eklemeleriyle bir cennet düşü, Âdem rüyası kuruyordu. Madem bu dünyadan ahrete gidilemiyordu, her türlü felsefi ve sanatsal malzeme ve enstrumanlarla bir cennet düşü gerçeğin içine serpiştirilebilirdi. Böylece hem sanat felsefi ve dinsel bir mahiyet kazanacak hem de sanatın toplum üzerinde sağaltıcı, Aristo’nun kavramıyla ‘katharsis’ etkisinden yararlanmak mümkün olacaktır.

Önemli Sanat Tarihçisi ve Sanat Felsefecilerimizden Suut Kemal Yetkin ‘Filozof ve Sanat’ adlı eserinin bir bölümünde bu konuları irdeler. Onun mimesisle ilgili olarak kimi açıklamaları, gölgeler koridorundan çıkmanın coşku ve heyecanını yaşayan sanatçının, ruh dünyasını analiz ediyor gibidir: “İnsan gökten yere düşünce kendisinin ilk kemal ve kudreti hakkında mübhem bir hatırlamayı beraber getiriyor. Ve bu hatırlama kaybetmiş olduğu şeyin devasız bir teessüfünü, vaktiyle ermiş bulunduğu saadeti tekrar ele geçirmenin sönmez emelini kalbinde sürükleyip duruyor. Aynı sebepten dolayıdır ki etrafında bir sürü eksik ve kaba eşya görmesi, kendi hafızasında vaktiyle temaşa etmiş olduğu mükemmel cevherlerin az çok karışık ve silik suret ve şekillerini uyandırıyor. Sonuç olarak bu dağınık ve eksik unsurların tazammun ettikleri hayalleri tekrar kurup yaratabilmek onun için gittikçe artan bir emel oluyor.”(30) Yani sanat özlemin, hatırlayışın motif ve imgelere dönüşmesinde sükûn buluyor. En azından iç dünyamızı nezih ve canlı tutmuş oluyoruz. Katharsis hakikatle bağlantılı erdemin estetik bir iç yaşantıya dönüşmesi oluyor. Aristo, ruhu tazyik eden, ezen teessürlerden bir an için kurtulmaya ‘katharsis’ yani ‘ihtirasların tasfiyesi’ ismini veriyor.”(31) İnce bir dikate gerek kalmayan bir bakışla bile, Aristo’nun hakikati, iyiliği merkeze alarak, fakat dünya realitesine daha yakın bir düzlemde, birbirlerini destekleyecek tarzda bir işlevsellikle felsefe ile sanatı birbirine yaklaştırdığı görülür.

Yetkin, devamla “Plotin için ruh, maddeye kendi ilahi mahiyetinden biraz geçirmek için göklerden yere inmiştir.” der. “Sanatların kaynağı ve prensibi budur. Uzuvlarla birleşen ve gökleri hatırlayan ruh, renkler, çizgiler ve sözlerle, kendini kuşatan dünya varlıklarının tipik ve makul suretlerini vücuda getirmeyi arar. Bu suretle ideal vatana kavuşmaya ve geçici, maddi şeylerden yüz çevirmeye çalışır.”(32)

Aşkın’ı arayan imgelerle dini duyarlıkların aynı güzerğaha yöneldikleri dönemde, sanatçının amacı, Tanrı tarafından yaratılan güzelliğin neden olacağı etkileri tekrardan ortaya koyarak hayranlık yaratmaktır. Bundan da öte sanatçının işi bir tür dindarlıktır ve üstün güzelliğe karşı aşkı dile getirir. Sanatçı, güzel nesneler ve işler yaparak tanrıya yaklaşma çabasındadır. Bundan dolayı sanat işi zihinle değil, yürekle ve duyguyla yapılır. Sanatçı bir yerde, tinsel güzelliğin belirmesi için aracı olur.(33) Hakiki güzel aşkın ve mutlak varlıktır. Aşkın ve mutlak varlığa yönelmek güzeldir, ayrıca insana haz verir. Evet ama sonuçta yaşadığımız dünyayı da Tanrı yaratmıştır. Gerçek güzel, ileri, yüksek amaç edinmek, dünyadaki güzelliklere gözümüzü kapamayı gerektirmez. Sonuçta duyular evrenindeki güzel de esasen ilahi irade ve yaratının eseridir. O güzelliklere ulaşmanın ilk aşaması bu güzellikleri görmek, keşfetmekle başlayacaktır. Plotin’e göre bu âlem o âlemin güzelliğini aksettirir.(34) Plotin Narsisos’u yorumladığı bir yerde; “Bu gelip geçen güzellikler, suların aksettirdiği kımıldanan şekillere benzer. Hikâyenin anlattığı gibi o kımıldanan şekilleri sularda yakalamak isteyen deli, akıntıya kapılarak kaybolup gitmiştir. Onu yakalamak için ileri atılan ruh, zekânın uğramadığı bu karanlık derinliklere dalıp kaybolmayacak mı? Kaçalım, aziz vatanımıza kaçalım.”(35)

Bizce yoğun simgesel anlatımlar yüklü olan öyküde Narsisos’un benliğini, yalanı gerçekle değiştirmesine yol açan yansımalar işgal etmiştir. Narsisos derin bir yanılgı yaşamaktadır. Ama bir yandan da ölümüne sebep olacak yanılgısı, sağlıklı işlemediği anlaşılan algı düzenindeki bozuklukla açıklanmalıdır. Narsisosta ileri aşamada örneklik bulan bu ruhsal sapma, bir hastalık olarak psikiyatride aynı isimlendirme ile genel tanımını bulmuştur nitekim. Burada Platon’un mağara metaforu üzerinden anlattığı mimesis ile Plotin’in Narsisos benzetmesi arasında birebir örtüştürmeler yapılabilir. Bir farkla ki Narsisos’un kendisi de bir gölgedir. Üstelik farklı bir yoruma göre de kendi gölgesinin işaret ettiği gerçek varlığı ve o varlığın içindeki öznel güzelliği fark etmiş bir kişi olarak. Narsisos’un kendi aksine yönelmesi, bizzat nefsinde, iç evreninde keşfettiği güzelliğe hayran kalmak, kendisini o güzelliğin derinliğine yani iç güzelliğe bırakması şeklinde de yorumlanmıştır.(36) Olayın böyle yorumu tasavvuftaki ‘fena’ kavramını hatırlatır. Bana kalırsa varlığın ve hakikatin asli gerçekliklerine uygun kavranamaması noktasında her iki örnek aynı hakikatin farklı boyutlara doğru genişletilmesine imkân veriyor. Zaten örneklerin yöneldiği amaç doğrudan budur.(37)

Narsisos hikâyesine başka bir açıdan bakılsa da Platonik algıyı geçersiz kılacak bir sonuç hasıl olmaz. Şöyle ki; Narsisos, gerçekliğini yankıda ve yansımalarda olduğunu sanıyor. Oysa gerçek kendi içindeydi. Varlığın ve hakikatin özü olan gerçeği kendinden keşfetmeliydi. Doğruya, güzele dışarıdan, dışarıdaki yansımalardan ulaşmanın, sahip olmanın imkânı yoktu. Böyle doğrular gündelik açıların ışığına, anlık kırılmalara göre zihnimizde yanılgılar oluşturan uçucu, gölgemsi fenomenlerdir. Bu fenomenler, gölgeler üzerinden içsel bir hakikat kurulamaz. Aldanmışlığı, bütün varlığımızı onlara adayacak ölçüde ileri götürmek hiçliğe adanmaktır. Varlık hiçlik düzleminde yükselmezdi oysa. Mimesis teorisi, insanı, hakikate, görünür dünya ile, daha da sofistike ifadesiyle doğrudan dünyada ulaşılamayacağı düşüncesine yöneltir. Bu dünya yansımalar toplamı olarak dünya gözüyle görülür ve dünya değerleri ile önemli de olabilir. O kadar. Ama dünya değerlerini aşkın değerler noktasına çıkarırsanız, felaket anlam kaymalarına yol açarsınız. Dünya hakikatin sadece bir basamağı, bir aşaması, bir yanı, bir boyutu, bir rengidir, ama bütünüyle kendisi değildir. Hem sonra âlemin dünyayı avuçları içine alıp kavradığını, dünya gözüyle de görmüyor muyuz?

Kadim dönemin hemen bütün filozofları gibi Platon ve Plotin’in derviş meşrep oldukları söylenebilir. Ancak onlar asla sıkı çileci değillerdir. Dünyayı aşağılık, çirkin gören, hatta ondan tiksinen bir anlayışa sahip olmamışlardır. Dünyaya sırt dönmek sadece dünyayı ve maddeyi putlaştırmamak şeklinde anlaşılmalıdır. Herşeyden evvel bütün görüntü dünyası formların yansımasıdır. Bütün formlar en yüksek ideaya olan mutlak Bir’e bağlanır. O mutlak iyilik, mutlak güzelliktir. Yani tek olan tanrı, yani Allah, bütün varlığın ve güzelliğin yaratıcısıdır. Onun bütün yarattıkları, bütün görüntü ve gölgeler evreni de güzeldir. Ama O, en güzeldir. Amaç görünene takılıp kalarak asıl güzelliği yitirmemektir. Değilse bütün görüntüler güzellik taşır ve her güzellik, bizde varlığın hakikatine yükseliş hareketi olan aşkı, duyguyu uyandırır. Biz aşkı, aşkın hakikati biraz da o duyguyla kavrarız. Pltaton’dan Plotin’e bağlanan felsefi süreç, bir anlamda aşk felsefesidir. Seküler ve hedonist amaç gütmeyen, mücerret niteliği ağırlıklı aşklara, bu nedenle ‘Platonik aşk’ deniliyor olmalıdır. Biz modern dünyanın insanları, gerçekleri parçalanmış kategorilerle kurar, o kategoriler içinde anlarız. Oysa hakikat çok boyutludur. Güzellik iyilikle, iyilik doğrulukla, erdem, sevgi ve aşkla hakikatin birliğinde çeşitlenir, çeşitlenerek bütünleşir. “Güzellik doğanın büyük gizlerinden biridir, etkisini görür ve duyumsarız ama özü hakkında genel belirgin bir kavram, keşfedilmemiş hakikatlere aittir.”(38)

“Aşk duyumunu harekete geçiren güzellik duyum algılaması da ruhta canlanmaktadır. Güzellik ideali, ruhun daha önceki varlığında tasarlanmıştır. Doğruluk ve güzelliğin bu yeniden ortaya konuşu, arı idealar dünyası ile işbirliği içinde olan daha yüksek yaşam için bir istenç niteliği taşımaktadır. Böylece güzel ve iyi için duyulan, duyumsal sevgi ve istenç, bir ve aynı temel itme gücünden meydana gelmiştir.”(39) “Güzellikten bahsettiğimiz zaman söz konusu olan uyuşmadan başka bir şeydir. Ya da bu durumda, bu, içimizde bulunan ve bizi aşan bir şeye uygunluktur. Bu şeye ‘hakikat’ denir. Güzellikte söz konusu olan hakikattir. Sınanabilir bir hakikat değildir bu ama kendisine doğru çağrıldığımız, bizden öteye giden bir arzu içinde kendisine uzandığımız şey olarak hakikattir. Eski Yunanlılardan beri bir cümle Antik Çağ’ın en azından iki büyük yazarının, Platon ve Plotinus’un düşüncesini özetler, her ne kadar ikisinde de böyle kelmesi kelimesine bulunmasa da “Güzel hakikatin parıltısıdır.” Bu hakikinin parlaklığı anlamına gelmez yalnızca, Hakikat, hakikat olmasına ek olarak parıldar, ışır.”(40)

“En yüce güzellik tanrıdadır ve insani güzellik kavramı, en yüce varlıkla birlikte daha ugun ve daha uyumlu düşünülebilirse yetkin olur.”(41)

4.
Sonuç ve Çıkarsamalar:
Kendiliğinden bir kavrayışla varlığı ve hayatı bütünlüklü algılamak, sanatçı olmanın en içkin vasfıdır. Kavrayışın nasıllığını aklî olarak izah etme çabası zaten verlen eserle ortaya konmaktadır. Eser, bir anlamda aşkın gerçekliğin, duyuların algı alanına aktarılmasıdır. Sanatçı, derinliğinde var olduğunu müşahade ettiği bir içe kopuşla hakikatini doğrudan yaşadığı ideaları, bir şekilde hemen her insanın anlaşmak ve iletişim için kullandıkları araçlarla, malzemelerle anlatır, aktarır. Sanatsal faaliyetin ışık, renk, ses, söz gibi araçların kullanım tarzı, zaten dünyamızın imkânlarının kullanılıyor olduğunun kanıtıdır. Başka bir yol da yoktur. Denklemde bilinmeyen bir şey varsa, o zaten bilinenler üzerinden ve bilinenler yardımıyla bulunacaktır. Ancak burada sanatın duygulanımı veya sanatçının hissedip hissettirmeye çalıştığı, doğası gereği maddi anlamda fenomenolojik bir ideye dönüşmez. O ancak ortak bir yönelim içinde hissedilir. Anlamın yoğunluğu farklı hissedişlere göre değişiyor olsa bile, bütün o farklılıklar cevherin, algılarımızın yöneldiği formların zenginliği sebebi iledir. O formlar farklı algıların, kavrayışların, modellerin çoğaltılmasına, yorumlanmasına müsaittir, dahası buna imkân verir. Hatta bu farklılıklara yol açtığı ölçüde, yani değişik imge ve çağrışımlara imkân verdiği ölçüde güçlüdür. Çağrışım bolluğu taşıyan sanat eserleri, anlam alanını gevşetmez, genişletir. Genişleme, zihnin, şeylerin sırrını çözmede doğrudan sanatı gerekli kılan epistemik sorunudur. Sanat tam da böyle bir alan içinde var olur, güç kazanır. Bu düşün, düşlemin, algının, imgenin gücüdür. Üstün sanat taklit edilebilir ama sanat, üstünlüğe, taklit ederek ulaşamaz. “Sanatçı bilgelik ve güç yaratır. Şüphesiz, sanat ne kadar yüksekse o kadar az takdir edilir ve çoğunluk, her zaman bunun anlamından habersiz görünür. Mamafih, yaratabileceği bu alana ulaşan sanatçı o andan itibaren kendini sanatçı diye adlandırabilir. Yaratmak taklit etmekten veya ima etmekten farklıdır. Sanatın gelişmesinde taklit ilk adımdır, ima etmek ikinci adımdır ve yaratmak üçüncü adımdır.”(42)

Sanatsal etki insanın hangi yanına hitap eder, hayatın hangi tarafına denk düşer? Bu sorunun cevabının tam manasıyla verilemeyecek olması; insan, hayat ve varlık gerçekliklerinin birbirini eksiksiz tamlıkta karşılayan örtüştürmeler yapılamayacak olmasındandır. Sanat insana hitap eder. İnsanın varoluşsal, yaşamsal ihtiyacıdır. İnsan ve bütün bir varlık sanatkârene, mükemmel güzel yaratılmıştır. Varlık sonsuz güzeldir. Varlık güzelliğin sonsuzluğu içinde var olur. Dünyanın sınırlı mekân, zaman ve şeyleri içinde her gördüğü güzellikte benliğini hisseden varoluş özü, sonsuzluğa doğru bir titreşim yaşar. Bu aşktır. Aşk, güzellikten ve varoluştan ayrı amaçlar gütmez, güdemez. Bu inanç, derin düşünce arasında benliğin özgür ve tanrısal salınımıdır. Aşktır. Vecddir. Orada akılsallığa gerektiği kadar ihtiyaç duyulur. Aşılması gerekirse akıl aşılır. Hakikatin inkâr edilemez, aşkın karakteri vardır. İnkâr edilerek yoksanamaz olan, birgün tüm varoluş hatlarımızdan taşarak içimize boşalır. Hakikat, kimi zaman muhteşem fark edişlerle aklı da sezgiyi de aşan bir etkiyle varlığımızla buluşur. O nedir? Gerçeğin hissedilişidir. Hiçbir yönteme, dile, izah biçimine bağlı kalmaksızın benliğin özünde yankıyan gerçeklik. Bütün doğruları yanlışlayan, bütün yanlışları doğrulayan gerçeklik. Özgür ve mutlu olduğu yanılgısıyla mağarada dar dünyasına mahkûm olan insanların zicirlerini kırması işte budur. Kişinin, iman etme sürecinde; ispat edilebilir veya aklen garanti edilebilir alanın ötesine, dışına çıkması(43) hakikate yönelik devinimin zorunlu aşaması olarak anlaşılabilir.

Akıl sadece zihni bağlarla oluşmaz. Hakikat sadece akılla kavranan bir kesinlik değildir. Çünkü hakikat dünyevi aklı çok aşan niteliktedir. İlk dönem filozofları, aklı mitolojik eklemlemelerle gündelik geçerlilik kazanmış alışkanlıklardan kurtarmaya çalışıyorlardı. Gölgelerin dar, sıkıcı dehlizlerinden sıyrılmış akıl, yaşamın, varlığın hakikatine ilişkin kavrayışa, insandaki sahih derinliklerle daha sağlam bir temel kazandırmak suretiyle düşüncenin en üst derecesine yükselebilir.
Platon ve Plotin bunları mı söylüyordu dersiniz?

_________________________

28-Robin Sowerby, Yunan Kültür Tarihi, s.167, çev. Özgür Umut Hoşafçı, İnkılâp yay. İst. 2012.
29-Alberto Giacometti, Yazılar, s.304, çev. Aykut Derman, 2.bas. YKY yay. İst. 2005.
30- Suut Kemal Yetkin, Filozof ve Sanat, s.17, 18, Vakit Yay, İst. 1935.
31-Suut Kemal Yetkin, age, s. 29.
32-Suut Kemal Yetkin, age, s.39.
33-Jale Nejdet Erzen, Çoğul Estetik, s.120, Metis yay. İst. 2011.
34-Suut Kemal Yetkin, age, s.43.
35-Suut Kemal Yetkin, age, s.47.
36-Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, C.1, s.147, 148, çev. Oğuz Özgül, Kabalcı yay. İst.1995.
37-Başka bir yorum için bkz. Raul Emmanuel, Bilinmeyen Aşk, s.28, çev. Yavuz Keskin, RM yay. İst. 1983.
38-Johann Joachim Winckelmann, Antikçağ Sanat Tarihi, s.122, çev. Oğuz Özgül, Say yay. İst.2012.
39-Frank Thılly, age. s.133.
40-Jean- Luc Nancy, Tanrı, Adalet, Aşk, Güzellik, s.155,156, çev. Murat Erşen, Monokl yay. İst.2011.
41-Johann Joachim Winckelmann, age, s.128.
42-Hazret İnayet Han, Sufizm ve Sanat, s.19, Çev. Nur Yener, Okyanus Yay, İst, 2003.
43-Michel Peterson, Wılham Hasker, Bruce Reıchenbach, Davıd Basınger; Akıl ve İnanç, – Din Felsefesine Giriş- s.54, Çev. Rahim Acar, Küre Yay, İst, 2009.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

148. SAYI / OCAK – ŞUBAT 2014 / Ay Vakti
SÖYLEYELİM… / Ay Vakti
PARADOKS / Şeref Akbaba
HİÇLİK / Semra Saraç
PLATON’DAN PLOTIN’E SANAT II / Necmettin Evci
Tümünü Göster