RÜYANÂME

Okuyup adam olmaktı, etrafıma toplanan üç-beş kişiye ülkümü anlatmaktı hayalim. Dile kolay; daha otuzuna gelmişken on beş yıllık sıla hasreti çekmişim meğer. Arkama dönüp bakma ihtiyacı duymuş olmasam ne bu satırlar doğacaktı dünyaya, ne de ben. Bizim muhtarın tırnağı bile olamadığımı fark edecektim. Şimdilerde daha iyi tecrübe ediyorum ki büyüklüğün alameti muhtar olarak kalabilmekte imiş!
Bir duygu yoğunluğu içindeyim. Mesleğimi de heybeme koyup öyle gitmek isterdim ama artık geçim derdiyle beden örtüsünü kirletmekten çok sıkıldım. Hem ne demişti Muhtar’ım: “Ülkü adamının tek derdi vardır; ikincisine ayıracak yeri de zamanı da yoktur.”
Yıllardır yaptığı işlere hayranlıkla baktığım dostlarım, bu apar topar alınmış kararımdan beni vazgeçirmeye çalıştılarsa da içimde kaynayıp duran bir şeylerin olduğunu anlamaları uzun sürmedi. Onlar, köyüme gidip münzevi bir hayat yaşayacağıma inandırmışlardı kendilerini ama ben bunu dahi başarabileceğime ihtimal vermiyordum. Muhtar’ımın, “Didinmekle değil, tefekkürle fethedilir.” sözü hâlâ kulaklarımda çınlamaktadır.
Yükümü tuttum. Arkada bırakılanların mahiyetini şu derginin sayfalarını karıştırıp bu hikâyeyi bulanlar çok iyi biliyordur. Geride kalan çoğunluk ise inanın beni ilgilendirmiyor değil; fakat “Sen ileri bak, dur olma bu işten. Nasıl olsa bir gün arkandan koşacak olanların ayak seslerini duyacaksın.” derdi Muhtar’ım.
Tren, Karaburun’a dek gidiyor. Oradan sonraki on kilometrelik yolu, şu kara kuru trende geçireceğim on saate tercih ederim. Zira o kısacık yolda kameti demini almış bir insan eşlik edecek bana; Muhtar’ım. Kendimi onun edebi iklimine bırakmayalı hayli zaman olmuştu. Bazen düşünmüyor değilim; acaba beni köye çeken şey, Muhtar’ımın manevi atmosferine bir kez girmiş olmam mı? Tam burada, beni üniversiteye uğurlarken söyledikleri geliyor aklıma, sonra “Sen kendini buna inandırmaya çalışıyorsun’’ deyip hülyalara dalıyorum: “Pervanenin mürşidini Mum kılmıştır Yaradan. Onun ışığına kendini bırakmamış olsaydı sadece bir böcekten ibaret kalacaktı.”
Tren, Anadolu’yu tanımamış talihsiz ruhlara ilaç kıymetinde bir taşıt. Onun bata çıka aştığı tepelerde köy köy, oba oba insanımızın tıynetini anlamamak olası değil. Benim vatanımın bozkırında dahi mayasını yitirmemiş bir insan, kurduğu ulvi hayalin temelini atabilir. Bunun elle tutulur, gözle görülür bir misalini, şu tren vagonunun tokurtusuna rağmen size anlatmam gerek. Öyle düşünüyorum ki deminden beri sözlerine yer verdiğim Muhtar’ımın kim olduğunu merak etmişsinizdir.

“Dünyanın köyleşmediği zamanlardı.” diye söze başlardı babam. Gözlerinde şahit olmadığım bir parıltı, anlatırdı da anlatırdı.
“Yazları yaylaları mesken tutardık. Her evin mutlaka yirmi-otuz civarında keçisi olurdu. Sarptı bizim yaylalar, keçiden gayrisi dayanamazdı. Hâl böyle olunca köyün insan yüzüyle şenlendiği tek vakit cuma günlerine denk gelirdi. O gün ahali, hem mühim bir farzı yerine getirmek hem de eş dostla hasbıhâl etmek uğruna yaylalardan aka aka köye koşarlardı. Her sülalenin kendine ait bir yaylaya konuyor olması, diğer yayla sakinleriyle irtibatı da sekteye uğratırdı. Bu yüzden cumalar, bazen alınan bir kutlu haberle bayrama dönüşür, bazen de beklenmedik bir ölüm haberiyle tüm neşesini yarım bırakırdı insanın.
Kışın zemheri zamanlarında davar sürüsünü yola revan eden ahali, gelip de ne zamandır boş kalan evine yerleşti mi, bir güzide curcuna da o vakit yaşanırdı. Bizim için kış, “kırk dervişin bakla bir odada, çatırdaya çatırdaya yanan sobanın etrafında toplanmak” demekti en çok. Çocukluğumuzda bu odaların etkisi bizi öylesine kuşatırdı ki sanırsın zamanın harikalar diyarında cirit atardık. Bir an önce büyüyüp, babalarımızın bu gizemli dünyadaki yerlerini miras almak arzusu, hepimizin içini kaynatıp dururdu.
Kış gecelerinin zifiri karanlığında fırtınanın sesi, gaz lambasının fitilini bile korkutur, tir tir titretirdi odada gezinen şavkını. Öyle bir gün de vardı ki tasavvuftaki üçün, beşin, yedinin ve en meşhuru da kırkın ebedi birer rakam oluşunu, şu fakir baban o zaman kavrardı. Sarı Osman Efendi’nin meclise gelişinin ihbar edilmesiyle tatlı bir telaştır başlar, bu bakla oda “Cuma Selamlığı”na çıkan padişah alâyişini kuşanırdı. Cigaralar bir bir söner, tütünler alelacele tabakalara tekrar zulalanırdı. Yaşını başını almış, az önce koska koska tafra yapan dayıların görülmeye değer bu hâlleri, en çok da biz çocukların hoşuna giderdi. Bıyığımız olmadığı için altından gülemezdik ama kaş göz işaretlerimiz bu görüntülerin kahkahalık olduğunu salıklardı. Tüm bu telâşe, Sarı Osman’ın bastonundan çıkan kıvılcımlarla nihayete ererdi. Öylesine heybetli, sünnete riayet eden pamukvâri sakallı, insanların gözüne değil de içine bakan bir adamdı rahmetli. Okkalı yerinden, makamına sadık ulvi selamını kurultayın orta yerine üfledikten sonra kendisi için tertiplenen minderlerden en alımsız olanına otururdu. Çayların bardaktaki tavı kaybolana dek tek tek hâl-hatır sorar, küçük-büyük herkesten kaybolmayan ciddiyetiyle dua isterdi. Herkesin, iki dudağı arasına baktığı bu adamın biz çocuklara bile nazar etmesi, öylesine hoşumuza giderdi ki o gece mutlaka rüyamızda da bu sır adamın dizinin dibinde bulurduk kendimizi.
Artık güzelim çay tıngırtıları, yerini sükûnete bırakmış, Sarı Osman gözlerini kapamıştır. Biz, az sonra esecek olan fırtınanın çıngısının bu hazırlıkla ateşleneceğini kavrayacak yaşta değildik ama babalarımızın yere düşen başlarının katılığı, farklı şeyler olacağının habercisiydi.
Evlerimizde Furkan’dan gayrı kitap bulunmazdı ama bunu bilmesine rağmen anlattığı hikâyenin hangi mesnevide olduğunu, sözlerinin arasına dantelâ ettiği hadisin kim tarafından nakledilip yazıldığını söylemekten hiçbir zaman vazgeçmedi. Biz sanırdık ki davarlarımıza kurdun dadanmaması, gübre zamanlarında yağmurun bardaktan boşalırcasına yağması ve en mühimi de bu kadar aykırı olup da başımıza taş yağmıyor oluşu Sarı Osman Efendi’nin varlığındandı. Yine onun söylemesi ile bilirdik ki “Allah, her mekâna ve zamana irtibatlı bir ruh gönderiyor.”

Babam, bu meclislere dedem ölene kadar devam etmiş. Babamın üzerinde dedemin vefatı karabasan olmamış ama bir sabah uyanıp da Sarı Osman Efendi’nin ailesini de alarak ansızın göç ettiğini duyması, Zeynel Abidin’in salası verilince o sabah kapının niçin boş olduğunu anlayan seçilmiş şehrin ahalisinde peyda olan hislere batırmış onu. Ve tabi bakla odanın sakinlerini.

Sarı Osman’ın gidişi, günlerce ne dillerden ne de gönüllerden düşmüş. Bu sır oluşun altında kalıp ezilmiş Goncalı köyün sakinleri. Kendi kendilerinde suç arayıp durmuşlar. Elbet leyleğin bir vatandan çekilişindeki hikmetin bir de sebebi olmalı diye düşünüp kederlendikleri bir zaman Osman Efendi’nin mektubu Hızır gibi yetişip gönüllerin daralmasına mani oluvermiş. O mektubun, bu hikâye dolayısıyla bana verilen nüshasından bir bölümü sizinle paylaşmak isterim.
“Kıymetli Dostlarım,
Bundan tam otuz yıl evvel bir rüya ile girdiğim köyünüze sorgusuz sualsiz beni kabul edişinizi hiç unutmadım, unutamam; Allah unutturmasın. Ne idüğü belirsiz bir adamı misafir ederek derinliğinizi daha ilk günden göstermiş oldunuz. Kısa zamanda hakkım olmayan saygıyı bana bağışlamanız, aslında sizi yüceltmiştir. Âdemoğlu, başkalarının yanında sıfırlandıkça çoğalır. Hakkınızı ödeyemem ama bilmenizi isterim ki köyden ayrılışımın sebebi yine bir rüya iledir. Bu rüyanın sizin yararınıza olduğunu ümit ediyorum. ‘Osman Efendi, ne çok da itimat gösteriyorsun rüyalara!’ dediğinizi duyar gibiyim. Düşünün ki bir adam o günün farz olan tüm ibadetlerini yerine getirmiş, Allah Kelamı’ndan okumuş, dualarla uyumuş… Bu defa ben soruyorum size: ‘O adamın rüyasına itimat edilmez de neye edilir?’ Soğuk kış gecelerinin samimiyetinizle ısınan odalarında söylediğim bir sözü, güzel şeylerden usanmayacağınızı bilerek yine söylemek istiyorum: Rüyalarımızı sahih kılacak bir gündüzümüz olmalı.
Kimse üzülüp benden yana kederlenmesin; zira müjde vereyim ki rüyamın neticesi gene varıp Goncalı’ya dayanıyor.”

Sarı Osman Efendi, köyümüzü terk edeli otuz seneden fazla bir zaman geçmiş. Fakat öylesine sağlam bir yer edinmiş ki dimağlarda, ondan sonra bile yapılacak olanlar Sarı Osman Efendi olsaydı diye başlayıp olsaydı diye bitirilmiş. En kritik kararlarda, kendi tabiriyle bu “ne idüğü belirsiz adam”ın rızalığı aranmış. Köylülerce onun tavır ve davranışları vasiyet olarak telakki edilmiş, bu çizgiden ayrılanı kurt kapmış.

O zaman köyün en metruk binasında dördüncü sınıfta okuyan, haşarı, ele avuca sığmaz bir çocuktum. Kurt masalı dinleyip korktuğumuz akşamların birinde müthiş bir olay oldu. Köye, sırtında heybesiyle rüyasının peşine düşmüş bir adamın geldiği duyuldu. Buraya kadar her şey normaldi fakat denilene göre bu genç adamın Sarı Osman Efendi’yle muhteşem bir benzerliği varmış. Gelen kişi, kendisine bu benzerliğin sorulması üzerine gülümseyip “Ben onun beş yaşına kadar sizlerin arasında yaşama bahtiyarlığına erişmiş oğluyum.” cevabını vermesiyle meraklı bakışlar, yerini eski günlerdeki curcunaya bırakmış.
-Hikâyenin burasında araya girip gelen kişinin adını vermeyeceğimi, onu Muhtar olarak anacağımı belirtmek ister, affınıza sığınırım.-
Muhtar’ı kucaklayan her köylü, bu kutlu haberi Goncalı’ya duyurma telaşına girmiş. Köye gelen bu “ne idüğü belirsiz adam” ikinci bir dirilişin muştusu olmuş. Sarı Osman Efendi’nin gidişiyle tozlanan zihinlere can suyu olmuş Muhtar’ım. Gelişinin kış aylarına denk düşmesi günlerce bütün sohbet meclislerinin konusu olmasının da bahanesi sayılmış. Babamın hiçbir vakit şahit olmadığım şen hâlini görmüş olsaydınız Sarı Osman Efendi’nin ve Muhtar’ın onlar için ne ifade ettiğini anlardınız.
Hani Dede Korkut zamanında yaşamış olsaydık Muhtar’ımın gelişini kırk gün kırk gece yapılacak şenliklerle kutlardık. Ben eminim ki bu şenliklerden daha şeni, Goncalı Köyü’nün sakinlerinin yüreğinde zaten kırk gün kırk gece kutlanmıştır.

Muhtar’la tanışmamızın o kadar erken olacağını şüphesiz beklemiyordum. Köye gelişinin ertesi gününde heybetli, heybetli olduğu kadar da yakışıklı, her insanın kendisine bakıyor sandığı fotoğraflara benzeyen Muhtar, okulumuza çıkageldi. Muallim Efendi’yle uzun uzun konuştu ama söylediklerinden hiçbir şey anlamadı küçük yüreklerimiz. O günden hatırımda kalan tek kelime “vasiyet”tir. “Vasiyet!’’
Fakir yüreklerimizi zengin dünyasıyla tanıştıran Muhtar’ım, o günden sonra haftanın en az iki gününü mektepte bizlerle geçirdi. Akşamları, babalarımızın şavkını yitirmiş ruhlarını doyuruyor, gündüzleri ise biz çocukların limanlarına demir atıyordu. Anlattıkları hikâyenin etkisinden sıyrılamayan biz sabiler, her gelişinde hediyelerle gelmesine hayret eder, bunca kitabı, kalemi ya da rengârenk Mevlânâ şekerlerini nereden bulabilmiş olacağını günlerce konuşurduk.
Goncalı Köyü’nün Muhtar’ım sayesinde ender vakitler yaşadığı zaman dilimlerinde çocuk olmak, şu an daha iyi anlıyorum ki bulunmaz bir nimetmiş.
Muhtar, “Ecdadın hayali, eğer gerçekleşmemişse benim için vasiyettir.” diyerek köyden büyük bir arsa satın aldı. Kuş uçmaz, kervan geçmez ve dahi ot bitmez bir topraktan kısa sürede masallar ülkesinden gelme bir yapı yükseldi. Bu garip yapı ne camii ne okul ne de evdi; fakat hepsiydi. Babam, kendi işlerini bırakmış, her Allah’ın günü bu tuhaf yapının inşası için çırpınıyordu. O zamandan aklımda kalan, babamın ev sakinlerine beni göstererek “Her şey bunlar uğruna. Biz bihaber büyütüldük hakikatten ama onlar öyle olmayacak.” deyişi, alnımdan öpüşüydü.
Büyüklerimiz karınca kararınca çalışıyor, biz ağustos böcekleri ise onlara ayak bağı olmadan yerine koyulan her taşın, toprağa düşen her harç tanesinin adeta fotoğrafını çekiyorduk. Mektepten ayağı pırtan, eve gitmek yerine bu harikalar diyarına gelmeyi tercih ediyordu. Biz, ne zaman bu garip, garip olduğu kadar da gizemli yapının müdavimleri olacağımızı öğrendik, o zaman içlerimize aydınlık düştü.
Bina tamamlandığında altıncı sınıfa başlamıştım. Bir gün babam, bana müjde, anacığıma ise bir nebze hüzün olan sözler sarf etti. Muhtar, altıncı sınıftan itibaren tüm çocukların dergâhta kalmasını istemiş; üstelik yatılı olarak. Babam da tereddüt etmeden benim adımı vermiş, gelecek mutlaka demiş. O gece uyudum mu, yoksa yaşamayı rüyada mı sürdürdüm, bilemiyorum. Sabah, sanki başka bir memlekete gidiyormuşum gibi beni uğurlayan ailemin durumu, uçarı yüreğime hiçbir tedirginlik salamadı. Kendinden emin bir kumandan metaneti kuşanmıştım. Bu rahatlığı içime salan, şu an anlıyorum ki Sarı Osman Efendi’nin hayali ve bu hayalin gerçekleşmesi için yaptığı dualar. Galiba Hz. İbrahim’den öğrenilmiş bir dua bu.
Babamın bir elinde bavul, bir elinde ben, Goncalı’nın yüksekçe bir yerinde çiçeğe duran dergâhın yolunu tutuyoruz. Birkaç sokaktan aynı manzarayı yaşayan babalar ve oğulları da bize eşlik ediyor. Kimse konuşmuyor. Selam verip selam alıyoruz sadece. Dergâhın cümle kapısında Muhtar’ım karşılıyor bizi. Yüzünde kolay kolay rastlanılmayacak zarif bir tebessüm. Babalarımızdan kopan ellerimize yapışıyor adeta. “Hoş geldiniz canlar!” diyor. Küçük ama gür bir koro, “Hoş bulduk.” diye mukabele ediyor. İçeri girdiğimizde bu gizemli yapıyı keşfetmek için ikişer üçer etrafa dağılıyoruz. Kimse çıtını çıkarmıyor. Lâkayt, geziyoruz mıntıkamızı. Hücreler nizamla kurulmuş. Duvara gömülü pencerelerden Sürmeli Dağı’nı, Ferhat misali dağı delip çağlaya çağlaya akan Göksu’yu görüyoruz. Ufuk açıcı, ilham aşılayıcı bir hava doluyor ciğerlerimize. Uçarı bünyemiz ehlileşiyor bir anda. Bu hayat üzere yaşıyormuş gibi kayıtsızız, kasavet uğramıyor semtimize çok şükür. Birileri kendi dünyasında bir rüya kurmuş ve o rüyaya biz küçük insanlar davet edilmeden girmişiz. Fakat öyle bir hâl olmuş ki ev sahibi de, misafir de memnun hâlinden.
Akşamına, babalarımız da evin yolunu tutuyorlar. Bu kez iki elleri de boş. Onlar görünmez olana kadar arkalarından bakakalıyoruz. Gözden kaybolduklarında, biz, yedişer kişilik üç sofranın başına çömeliyoruz. “Diz kırıp oturmalı’’ diyor Muhtar’ım. Peygamberimizde öyle yapardı. Buğusu üstünde mis gibi bir tarhana çorbası, büyükçe bir sahanda konuluyor önümüze. Şimşir kaşıklarımız kaba dalıp dalıp çıktıkça rahatlıyoruz. Muhtar’ım ha bire soru soruyor, konuşturmaya çalışıyor bizleri. Arada gülüşüyoruz. Eğlencelidir benim Muhtar’ım. Onun yanında zaman daha bir iştahla akar. Kalplerimiz daha bir mutmain, gözlerimiz daha bir ferlidir.
Her yeni mekân yeni duygular hâsıl eder insanda. Biraz korku, biraz heyecan mesela. İlk gecenin sabahında bu iki duygudan biri galip gelir. Ki doğru yolun yolcularında heyecandır başpehlivan. Korkulan olmamıştır, insan yüreğine su serpilmiştir. Ondan sonrasında teslimiyet gelir cana. “Teslim olmak, mutlu olmaktır.” der Muhtar’ım. İki cihan mutluluğu.
Sarı Osman’ın hayaliyle Goncalı’nın bağrında, Muhtar’ım vesilesiyle hayat bulan dergâhta öğrendiğimiz ilk haslet “nizam”dır. “Allah, nizamla kurar, nizamla kurulmasından hoşnut olur.” bercestesi, cümle kapısında, ilk günden bu yana gelene nizamlı olmayı nasihat etmededir. Muhtar’ımın telkiniyle okuduğumuz kitapların bazı nasipsiz yazarları, nizamın sıkıcı olduğundan bahseder. Ama dedim ya, nasipsiz olmalarının neticesidir bu.
Mekteple dergâh arasında dokuduğumuz mekik, hafta sonları evlere dağılışımızla farklı bir mecraya taşınmış oluyor. Babacığımın gözlerindeki ışıltıdan, anacığımın da bana bakıp bakıp gülümsemesinden anlıyorum ki herkes memnun bu durumdan. Hiç iki menzile birden özlem duydunuz mu siz? Fakir, dergâhtayken evi, evdeyken dergâhı özlüyordu. Bu duygunun ne denli tatlı olduğunu kaç kişi bilebilir? Heyhat!
Dolu dolu üç yıl geçirdim dergâhta. Muallim Efendi de dergâh yapıldıktan sonra, okula ait derme çatma binadan taşınmış, bizimle beraber kalmaya başlamıştı. Muhtar’ımla baş başa verir, tüm müşkülleri birlikte çözerlerdi. Akşamlarımız Furkan’ı hatmetmekle, gündüzlerimiz ise okulda derslerle ve oyunlarla geçerdi. Sanmayın ki monoton ve çekilmez bir hayatın ortasına itildik! Bilakis, Muhtar’ım ve Muallim Efendi sayesinde o yıllarda, hele de böylesi ücra bir Anadolu köyünde hiçbir çocuğun görmek şöyle dursun, duyması dahi rüya kadar uzak olan şeylere sahip olduk. Kendimi “seçilmiş’’ saymam, herhalde biraz olsun size, ne kadar bahtiyar vakitler geçirdiğimizi gösterir. Hoş, bu dünyadan haberdar olanların özlemidir içinde bulunduğum an. Babamın Sarı Osman sayesinde bakla odada yaşadığı sihirli anları ben, Muhtar’ım sayesinde dergâhta yaşadım. Yoksa Muhtar’ım demezdi ki; “Aşkın olduğu her yer gül bahçesine döner. Orada bülbüle durumu sorulmaz, zira sarhoştur.”
Muhtar’ımdan aldığım terbiyeyle hafızlığımı tamamladım. Daha da önemlisi ve bence altı çizilmesi gerekli olanı “adam gibi bir âdem yapmasıydı bizleri.’’ Ondan ve Muallim Efendi’den bizlere miras kalan donanımla sekizinci mektep yılının sonunda vilayetteki en büyük okula tam altı kişi kaydolduk. İlk defa kısa da olsa Muhtar’ımla o zaman bir yolculuk yaptım. Tadı hâlâ damağımda. Şimdi o kutlu vakitleri düşününce bata çıka ilerleyen trenin daha bir iştahla Karaburun’a süzülmekte olduğunu fark ediyorum. “İlkler önemlidir.” deyişi hâlâ kulaklarımda. “İlk Ruh, ilk yaratılış, ilk teşrif… Her bir hakikat bir ilkte sırlanmıştır. Kur’an da ilkler kitabıdır esas. İlki misal verir. İlke bakıp tedbir salıklar. Bu yüzden ilki iyi okuyanın akıbetinden endişe edilmez. Canlarım, ilkin izinden gidin, ilkin izinden…” Bizim küçük yüreklerimizde ne kadar ilk varsa Muhtar’ım namınadır.
Bu yolculukta zor gelen tek şey evden ayrılmaktı. Herhalde sabaha dek ağlamıştır anacığım. Sarılırken de arabanın ardı sıra bir kova suyu dökerken de gözleri yağmurluydu.
Vilayete varınca köyümüzdeki dergâha benzeyen bir mekâna girdik. Orada, Muhtar’ıma benzeyen üç kişi karşıladı bizi. Yabancılık çekmedik. Her şey aynı gibiydi. O üç adamla oturup yemek yedik. Sonra da bizi, üç yılımızı daha geçireceğimiz mektebe götürdüler. Bir dizi işlemden sonra mektebi de kolaçan etme imkânımız oldu. Muhtar’ımın yanımızda olması ve yıllarca aynı kader etrafında buluştuğumuz bu altı çocuğun hâlâ yan yana duruyor olması, cesaretimizin asıl kaynağıydı. Yoksa bu ilk, gözü açılmamış Anadolu evladında derin yaralar açar; bilirim, bilirsiniz.
Muhtar’ımdan ayrılmak, sıladan ayrılmaktan daha zor geldi bana. Neyse ki emanet edildiğimiz eller, aynı manevi silsileden el almış olacak ki tez vakitte buraya da alıştık. Yabancısı değildik yaşananların. Her daim arkadaşlarımı düşünüp “Yedi Uyurlar yedi kişi olmasaydı üç yüz küsur yıl uyumazlardı.” dedim kendi kendime. Zor zamanlarda insana, kendi fikirlerinden başka teselli verecek hiçbir şey yoktur. Hakeza, “İnsan kendinin dostu, kendinin düşmanıdır.” Muhtar’ımdan aldığım bir kaidedir.
Daha önce de belirttiğim gibi, mektebe donanımlı gönderilmiştik. Takip edildiğimizin bilincindeydik. Bu yüzden okuldaki başarılarımız Muallim Efendi’nin, buradaki dergâhta parmakla gösterilen kişiler olmamız da Muhtar’ımın duasıdır.
Ânı tükenmez kabul eder, geçmişe bakınca da zamanın su gibi aktığından dem vururuz. Şu fakir de bu satırların yaşandığı zaman dilimini tükenmez sanırdı. Kıblemi geçmiş yapıp kaleme aldığım vakit görüyorum ki zaman su gibi akmış. Boşuna âdemoğlu nankör, dememişler.

Köyden gelen çocuklarla sözleşmiştik. Her daim müşterek hareket ettik bu yüzden. Dergâhtan okula, okuldan dergâha ve dahi Goncalı yoluna hep birlikte koyulduk. Birimizin eksiğini beşimiz örtüyor, birimizin sevincini altımız paylaşıyorduk. Her ne kadar farklı meslek alanlarına ilgimiz olsa da sözümüz sözdü; aynı vilayette üniversite okuyacak, yine hep beraber yola koyulacaktık. Kaderin cilvesine bakın ki bu ahdimiz gerçekleşemedi. En çelimsizimiz olan Sepetçilerin Ali, ikinci sınıfta ince hastalığa tutuldu. Çok hastane, çok doktor gezdirdi babası. Çaresiz kaldığını anlayınca yorulmasın, anası baksın diye yarım kaldı Ali’nin rüyası. Okuldan da dergâhtan da alıp Goncalı’ya götürdüler. Bu kez yalnızdı Ali. Biz mi onu yarı yolda bıraktık, o mu bizi terk etti, anlayamadık. Fazla sürmedi, iki ay sonra Aliciğin ahiret âlemine doğuşu haberi geldi. Böylece hayatımızda yaptığımız ilk sözleşme de fesholdu. Aliciğin bu vakitsiz gidişi derin izler bıraktı bizde. Baykuşlar tünedi viraneye. Tek tek dağıldık. Tuz buz olduk. Birer ay arayla Çetinlerin Mustafa’sını ve gözümü açtığımdan bu yana beraber olduğumuz kadim dostum, komşum, dert ortağım Hayrullah’ı da bu yuvadan uçurduk. Yanlış anlaşılmasın; Ali ile aynı kaderi paylaşmadılar çok şükür. Mustafa, babasının vefatıyla yalnız kalan anacığının yanına gitmek zorunda kaldı. Hayrullah ise nana muhtaç olmalarının getirdiği koşullar gereği köye dönmek zorundaydı. Babasının evde tek erkek olması da başlı başına bir sorun oldu. Kadınlar ne kadar çatı ise erkek de o kadar temeldi evde. En çok Hayrullah’ı kaybedince sızladı burun kemiklerim, en çok onun gidişiyle tökezledim.
Kumandan, eğer bir peygamber ya da onun halifesi değilse savaş meydanında ilk yalpalayan taraf daima kaybeder. Ali’yle sendeleyen rüyamız, Mustafa ve Hayrullah’tan sonra kör bir kuyuya düştü. Yusuf’un kuyusundan derince bir kuyu. Bu yüzden geride kalan üçümüz de farklı şehirlerde farklı üniversitelere kaydolduk. Böylece biraz daha uzaklaştım Muhtar’ımdan. Uzaklık ile aşk doğru orantılıymış, o zaman anladım. Artarak devam eden Peygamber aşkı, buna en vurucu örnek. Ben de dört yıllık üniversite hayatım boyunca Muhtar’ıma kavuşabilmenin hayaliyle yaşadım. Kavuşmak için sayarken günleri, asır gelir adama. Öyle de oldu. Üniversiteyi bitirip başka bir vilayete gitmek zorunda kalınca hayatımın en büyük düş kırıklığını da yaşamış oldum. Bugün olur, yarın olur diyerek tam dokuz yıl, üç ay ve on gün dayanabildim. Belki ömrümün sonuna kadar her şeyi bir kenara bırakıp gitme cesaretim olmazdı. Bu cesareti, rüyasının peşi sıra yaşayan Sarı Osman Efendi’den ve pervane örneğini veren Muhtar’ımdan aldım. Acabalarla yaşamaya teşne olan günümüz insanı, kâsemle söylüyorum ki ancak bu cesareti kuşanıp rüyasının peşini bırakmadığı sürece mutlu olabilir.
Karaburun’a yaklaştığımızı, trenin yavaşlamasından ziyade kalp atışımın hızlanmasından anlıyorum. Bu heyecan elini ayağını dolaştırıyor insanın. Kalemi, defteri zoraki koyabiliyorum çantama. Gıyç gıyç ses geliyor raylardan. Kapıların açılmasıyla inen dört kişiden ilki ve tabii en bahtiyarı ben oluyorum. İnmemle suratımın düşmesi bir oluyor. Kendimi bahtiyar saymakta erken davrandım galiba, diye düşünüyorum o sıra. Muhtar’ımın olması gerektiği yerde amcamla oğlu Ahmet’i görüyorum. Yolcuğumun her anında Muhtar’ımı görme ümidiyle hayal kurmuş olmam, netice alamayınca ağır bir yük atıyor omuzlarıma. Hiçbir şey diyemeden amcamın ellerinden öpüyor, Ahmet’e sarılıyorum. Onlar da ne bekleyip ne bulduğumun farkında olduklarından olacak, hiç konuşmuyorlar. Kuş cenneti Azaplı Gölü kıyısında pencereden uzaklara daldığım sıra, neden olduğunu anlayamadığım bir korkuyla “Muhtar’ım!” diyebiliyorum ancak. Amcam da, Ahmet de dalgın. Arabayı Ahmet kullanıyor. Amcam ise onun yanında, önde oturuyor. Bu can sıkıcı sükûneti de o bozuyor nihayet. “Muhtar’’ diyor. “Üç gün önce ayrıldı Goncalı’dan. Geride sadece bu kaldı’’ deyip bir zarf uzatıyor. O anda ihtiyarladı ellerim, titreye titreye açtılar zarfı. Okudukça Sarı Osman’ın yıllar önceki mektubunu hatırladım. Ne kadar da nizamla kurulu bir kader birliği var Muhtar’ımla aralarında. Rüyasının peşine düşmüş bir baba ve oğul.
Çaresiz, sineye çekiyorum tüm bu olanları.
Emir büyük yerden ne de olsa.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

148. SAYI / OCAK – ŞUBAT 2014 / Ay Vakti
SÖYLEYELİM… / Ay Vakti
PARADOKS / Şeref Akbaba
HİÇLİK / Semra Saraç
PLATON’DAN PLOTIN’E SANAT II / Necmettin Evci
Tümünü Göster