KUYU

186
Görüntüleme

Boyunlarındaki çıngırakların bir kısmı iyice eskimişti. Ağzı geniş çıngıraklardan daha yüksek ses çıkıyordu. Her yıl biraz daha artan koyunlar H Ahmet’in tek geçim kaynağıydı. Her akşamüstü tespih taneleri gibi dizilip, köye dönecek sürüyü bekliyordu.
Koyunlar, kerpiç evlerinin yanından geçmeye başlayınca birden doğruldu. Onlarca koyunun evin avlusunu doldurduğunu görünce gözleri parladı. O anda göz kararı sürüyü saymaya koyuldu.
Devingen, huzursuz sürüyü bu şekilde saymaya imkân yoktu…
“İsa, oğlum eksik yok değil mi?”
Sırtındaki keçesi iyice sararmış İsa’nın yüzü kavruldukça kavrulmuştu. Gün boyu mera, bayır demeden sürüyü dolaştırırdı. Güneş ışınlarının mızrak gibi vücuduna saplandığı, yalın ayağının çatlamış tarlalarda zorlukla yürüdüğü bir iklimde takvimlerden günler düşüyordu. Her şey tamam manasında başını sallayınca H. Ahmet rahat bir nefes aldı. Her akşam tekrarlanan bu sahneye alışmıştı İsa. Avludan yükselen katı toz bulutu genizleri yakıyordu. Yorgun sürü taze suyla doldurulmuş leğenlere yönelmişti bile.
Dakikalarca içtiler.
Evlerinin hemen önünde, değişmeyen sohbet halkasına taze ikindi çayı henüz dağıtılmıştı. Avurtları çökük köylünün tebessümü hiç eksik olmuyordu…
Herkesin aynı dertten muzdarip olduğu, hayatın ağır ve tekdüze aktığı bu köyde muhabbetlerin konusu da pek değişmezdi. Bitmeyen çileleriyle sürüler…
Ölenler, doğanlar, kaybolanlar…

Yapraklardan can damarının çekildiği, desenli bir kurumanın her tarafı kapladığı, sarıdan tonlarıyla tabiatın tatlı bir desene büründüğü mevsim gelip çatmıştı. Haznedar uçsuz ovada küçük bir köydü. Keçi kılından çadırlarda aylarca konaklayan göçerler dönmeye başlamıştı. Çetin kışın hazırlığı günlerce sürerdi. Köylü bu mevsimde sürülerini geniş ağıllarda, yakın yerlerde otlatarak beslemeye çalışacaklardı. Soğukların iyiden iyiye hissedildiği bu mevsimde cümle tabiat kabuğuna çekilmeye hazırlanıyordu. Kerpiçten evlerinin sıcak odalarına çekilen insanlar; gaz lambasının loş ışığında, küçük dünyalarına sığdırdıkları büyük sevinçleri ile hayata tutunuyorlardı.
H Ahmet’in evinde de tatlı bir telaş vardı. Sonbahar ayları kavurmasız geçemezdi. Etli, yağlı birkaç kuzu kavurmalık için göze kestirmişlerdi bile.
Evin mutena yerlerine konulan teneke teneke kavurmaların tadına doyum olmazdı.
Gece demini almıştı. H Ahmet’in etrafına halka olmuş çocukları, sohbet deryasının ortasına düşmüşçesine dalıp gitmişlerdi. Evin anası Neriman teyze iyice kısılmış titrek gaz lambasının ışığını artırmak için ayaklandı. Gaz lambasının fitilini hafifçe yukarıya kaldırdı. O anda şimdiye kadar yapmadıkları bir şey geldi aklına.
“Bey Allah’a şükür. Her yıl biraz daha hayvanımız artıyor. Komşumuz Süleyman’ı diyorum. Yiyecek ekmekleri dahi yok biliyorsun. Bir kuzuyu da onlara versek… ”
Gaz lambasını titrek ışığı H Ahmet’in gözlerinde parıldadı.
“Hanım haklısın aslında… Hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Biz kavurma yaparken onlar da baksa, olmaz…”
İlk defa bir kuzuya sahip olan Süleyman’ın çocukları sevindi. Minnettar cümlelerinden rahatsız oldu Neriman teyze. Kimse duymasın istedi. Haznedarda, toprak kesilmiş bir dünyada insanların duyguları da topraktı. Bakraç bakraç yoğurdu ilçeye götüren H Ahmet’in hızlı yürüyüşünü bilmeyen yoktu. Her sabah, hiç değişmediği kahverengi takımını, başına da siyah kasketini giyer, ilçenin yolunu tutardı. İhtiyaçlarının bir kısmı karşılansa da “kanaat” üzerine kurdukları mesut bir hayatları vardı.
Sabahın serin esintisi evin sofasında iyici hissediliyordu. H Ahmet dışarıya çıkmadan, diğer odadaki İsa’yı uyandırdı.
“Oğlum bu gün koyunları Hüseyin dayının bağına götür. Asmaların yaprakları daha kurumamış, yere düşen üzüm habbeleri var. Koyunlarını otlatmak için iyi bir fırsat, iyi bir yer.” dedi
Babası ilçenin yolunu tutarken, İsa mahmur gözlerle koyunlarını avludan çıkarmaya hazırlandı. Güneş, parçalı bulutların arasından güleç yüzünü gösterip kayboluyordu. Günlerdir içerde bunalmış koyunlar sararmaya başlamış asma yapraklarını, yerdeki üzüm habbelerini ayıklıyorlardı. Koyunların iştahla bağın içine dağıldığını gören İsa, bağın kenarından biraz olsun yürümek istedi. Rengi soluk ceketi ile lastik ayakkabısını çıkarıp, yürümeye başladı. Yeni sürülmüş tarlalardan yükselen taze toprak kokusunu ısrarla içine çekiyor, ayaklarının altından ezilen kabarık toprağı hissede hissede yürüyordu. Bağın kenarında yer yer otlar yükselmişti. Yürürken ufka doğru bakıyor, bastığı yere pek dikkat etmiyordu. Bir aralık kabarık otların içinden geçerken birden ayağı sendeledi. Tarla sahibince iptal edilmiş kuyunun ağzı kapatılmamıştı. Ani bir refleksle iki kolunu kuyunun ağzından tutarak öylece kalakaldı. Bütün gücünü kollarına verip, ayaklarıyla kuyunun duvarını sıkıştırdı. Yağmur sularıyla yarıya kadar dolan kuyunun suyu bulanıktı. Çaresizliğin bütün bedenini sardığı, hayat ile ölüm arasındaki o ince çizginin iyice belirginleştiği anları yaşıyordu şimdi. Gözleri iri iri açıldı. Sararmış yüzüne, hızla atan kalp atışları eşlik ediyordu. Bağırmayı denedi:
“İmdat…”
Bağın içine dağılan koyunları İsa’nın tanıdık sesini duyar gibi olsalar da aldırmadan dalları çekiştirmeye devam ettiler. Bir süre sonra avazı çıktığı kadar bağırdığında kendi sesinden bile korktu. Titrek gözlerle kuyudaki su birikintisine baktı tekrar. Ayaklarının altından kayan toprağın suyun aynasındaki görüntüsüne döküldüğünü görünce bakışlarını kaçırdı.
Zorla nefes alışına, titreyen bacaklarına, hızla atan kalp atışlarına… Hiç bir şeye odaklanmak istemiyordu o an. Israrla, yaşamı kollarcasına etrafını gözetliyordu. Kuyuya dökülen toprağın suda çıkardığı şıpırtıya, hafif rüzgârda sallanan otların hışırtısı karışıyordu. Cılız kollarına biraz daha güç vererek bedeninin bir kısmını dışarıya atmayı denedi. Kollarındaki ağrı dayanılmaz bir hal almıştı. Çaresizce bağırmaya başladı. Aradan uzun zaman geçtiğini kuyunun etrafındaki otların uzamış gölgesinden anladı. Koyunların bir kısmı bağın içine, diğerleri köyün tarafındaki tarlalara dağılmıştı. Bir aralık diğer yoldan bir karartının bağa karıştığını gördü.
“Buraya buraya… hey , sen… beni duyuyor musun?”
Çıkardığı seslerin anlamına aldırmaksızın bağırıyor bağırıyordu. Bağa karışan karartının ne olduğunu anlayamamıştı
Bunun bir hayal olduğuna inanmak istemedi.
“Kurtarın, kurtarın… İmdat…”
Kuyunun duvarında biraz aşağıda kalın dalı sonradan fark etmişti. Sağ ayağını bu dala koyarak uyuşan dizlerini bu şekilde rahatlatmayı deniyordu. Bağın içinden bir hareketlenmenin olduğunu görünce gözleri iri iri açıldı. Bağa karışan şahıs koyunları tanımıştı. Araziye dağılanları toparlamak için koşturuyor, diğer yandan da İsa’ya sesleniyordu.
Avazı çıktığı kadar bağıran İsa’yı en sonunda duydu.
“Hey, hey… Duyuyor musun? Kurtar, kurtar beni buradan…“
Şahıs sese doğru hızla yürümeye başladı. İsa’nın içinden ılık ılık bir şeyler akmaya başladı. Yüzüne taze kan yürüdü. Sararmış pantolonundan tanımıştı onu.
“Süleyman buradayım Süleyman…”
Hüseyin dayının tarlalarında yevmiye ile çalışan Süleyman, kuzuyu da bağa getirmişti.
Kaskatı kesilmiş, damarı kabarmış kollarından tutarak kendine doğru çekti. İkisi de soluk soluğaydı:
“Seni Allah gönderdi Süleyman… Az daha, az daha…”
Kuyunun yanı başında sımsıkı sarıldılar. İsa konuşamaz haldeydi. Tümsekleşmiş toprak birikintisine yığılıp kaldı. Kelimeler boğazında düğümleniyordu. Süleyman sürüyü bağdan hızla toplamaya başladı.
Köy yolundan bir an olsun Süleyman’ın kolundan çıkmayan İsa zorlukla yürüyordu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SÖYLEYELİM… / Ay Vakti
PARADOKS / Şeref Akbaba
HİÇLİK / Semra Saraç
PLATON’DAN PLOTIN’E SANAT II / Necmettin Evci
RÜYANÂME / Burhan Barak
Tümünü Göster