GECE

221
Görüntüleme

Ay’a bakıyor bir ırmağa bakar gibi. Bir düş olabilirmiş gibi, bir düş olabilir gibi. Özlüyor ve istiyor şiddetle. Neyi mi? Kendisine yemin edilecek denli güzel olanları…  Bu güzellik karşısında artan susuzluğunun ebedileşmesini…
Gecenin barındırdıkları… İyi ve güzel şeyler…  Saatini doldururken gecenin ve aynı zamanda ömrün, onlardan kalanların-kalıntıların boş bir süprüntü olmadığını bilmek istiyor. (Bu dayanılacak şey mi?) Ve öyle de bilinmesini istiyor. Herkes bilsin istiyor hayata, hayata değer bir karşılık verilmesi gerektiğini. Görsünler istiyor, yıldızların onları beklediğini.  Ay’ın onları beklediğini bilsinler. Masallardan-rüyalardan daha değerli şeylere uyanıkken sahip olduklarını bilsinler… Ve masalların-rüyaların, ancak kendilerinden müteşekkil olduğunu…
Perdeyi çekti. Boşuna çok vakit geçirdiğini düşündü. “Düş saatleri şimdi’’ dedi. Ağır ve umursamaz bir şekilde yatağın kenarına oturdu. “Bende herkes gibi -istisnaları saymazsak- bu saatte uyuyabilirdim’’ dedi.
“Ya’’ dedi “uyuyabilirsin!’’ “Buralarda gecelerce ve gündüzlerce emniyet içinde gezip yürüyün’’ dedi sonra. (Bu ayetin, sibak ve siyakını ve nüzul sebebini düşünmeden) “Buralar-bu şehirler’’ kâinat ve bütün âlemler kadar genişti. Bu zaman asırlar öncesine çok yakındı, bu zaman o zamanlardan görülüyordu.
“Ya’’ dedi yeniden “uyuyabilirsin! Düşlerin yetişemeyeceği isteklerin varken, uyuyabilirsin. Yeni geceleri, yeni gündüzleri, yeni ay’ları, yeni yıldızları, yeni düşleri düşlerken mi? Nasıl oluyor bu? Hayata bir şey vermeyi isterken mi? İyiden, güzelden yana bir şey vermeyi isterken mi? Herkesin elinde, kucağında, yanında, ayağının altında, içinde, kendinde olanı ona yeniden nasıl göstereceğini düşünürken mi? Gecesindeki yıldızları, ayağının altından kaymayan toprağı, kucağına-gözüne düşen güneşi, içindeki bitimsiz şarkıyı duyurmayı isterken mi?’’
Gece eğri bir hurma dalını andıran ay… ve onun tamamlanma çabası… Hayır, yapmak istediği yeni bir şey değil. Hilalin, dolunay olmak istemesi yeni bir şey değil. Ay hangi halde olursa olsun, ona bakarken hilali de, dolunayı da görme çabası… Olanı, görme-gördürme çabası. Konup göçen göçebelerini hayatın, görme ve gördürme çabası. Aldığımız her solukla gelen her an’ı, verdiğimiz solukla yitirdiğimizi görme çabası. Ve bunları anlamlı kılma çabası.
Yitirdiğimizi görürsek, neyi yitirdiğimizi düşünürüz belki. Hiçbir anlam yüklemeden yitirmeyi göze alamayız belki…
O şimdi, dünyanın tüm açık pencerelerinden bakarak, yitirilemeyecek güzellikleri ve bunların anlam yüklü olduğunu görüyor muydu? Şimdi, yaşamakta olduğu şu gece ne güzeldi. Ne kadar tariften uzak ve dayanılmaz güzeldi. Özlemini çoğaltan şimdiden… Bütün bir yaşam böyle bir an’ın derinliğinde mi saklıydı? Bin bir gece uyanık kalmak, sonra bir gece böyle bir güzelliği yakalamak içinse, değmez miydi? Az bile gelmez miydi?  Sıkıntıyla düşündüğü ve uykusuz kaldığı gecelerin sözü mü olurdu şimdi?
Düşlere, yeni ve güzel düşler ekleyebilirdi uyuyanlar. Ama en güzel rüya bile onun, ağır düşünceler içindeki uykusuzluğunun tadını vermezdi. Anlamaya çalışmasının, bir şeyler yapmak istemesinin, düşünmesinin tadını veremezdi. Gecenin içindeki kendi küçüklüğüne rağmen, geceyi çok geride bırakan, aşan, yükselen, kanatlanan düşüncelerinin tadını veremezdi. Uçmayı öğrenmeliydi herkes…
“Of’’ dedi. “Anlam eksikliği yok mu hayatımızın? Ara sıra bunu duyumsadığımızda, her şey boş ve boşuna gelmiyor mu? Hepsi boş, demiyor muyuz o zaman?  Bu eksikliği ortaya çıkardığında bir şeyler, en güçlümüz, en zayıf bulmuyor mu kendini? En güzelimiz, çirkin bulmuyor mu? O zamana dek nasıl güçlüyüm-güzelim, dediğine şaşırmıyor mu? O zamana kadar küçük gördüklerinden daha küçük görmüyor mu kendini? O zaman insan isminin ağırlığından korktuğundan, bırakıp kaçmak istemiyor mu ismini? Oyalanıp durduklarımızın, bizi kendimizden gizleyen bir maskeye dönüşüp yüzümüzü bile bizden gizlediğini görmüyor muyuz o zaman? Gerçek yüzümüzü görmek… Gerçek yüzümüz çok şey istiyor bizden.’’
Gündüz hep ötekilere açık olan yüzümüz birazda bizim değildir. Bazen bir ötekidir yaşadığımız. Gece kalınca bir başına, en ağır itham gibi bir başına… Savunmasız… Bu yalnızlığın, bu maskesizliğin görüntüleri ne kadar ağırdır. Bu kendi karanlık sarayımıza giden yol yokuş, merdivenleri ne kadar diktir. Ve onun içinde dolaşmak… Tıklım tıklım doluyken her yer. Karanlıkta hiçbir yere çarpmadan, hiçbir şeyi devirmeden-yıkıp dökmeden, incinmeden-yaralanmadan… Bazen göze alınamayan, en korkulu yoldur gece.
 Geceyi bekleyen,  gerçek yüzünü istiyor. Geceyi bekleyen korkmuyor kendi derinliklerinden… Ve başkalarını da kendi derinliklerine daldırmak istiyor. Hiçbir eğlentinin veremeyeceği mutluluğu, yaşamın verebilirliğinin, verebileceğini bilmek… Verebilecek bir donanıma sahip olmak ve verebilecek bir yetkinliğe ulaşan birinin de bu mutluluğu yaşayabileceğini bilmek… Bize sunulanı, sunabilmek başkalarına da…
Gece, gerçek yüzümüzü bize yakınlaştıran yol. Beklentilerimizle aramızdaki mesafeyi azaltan gizemli yol… Uzaklaştırıp günün dağdağasından, güneşin havailiğinden, ışıl ışıl göründüğümüz vitrinlerden indirip bizi kendimize daha yakın düşürmüyor mu hep? Düşündürmüyor mu?
Olanları görmelerini istiyordu sadece. Düşünmeden ne kadar görmüş olacaklardı ki ama?
 “Gecelerce düşünerek yürümek kendimize’’ dedi. “Hep kendimize yürümek… Sonra kendimizle beraber hayal bile edemeyeceğimiz uzaklıktaki dünyalara…’’
Hangi dünyadaydı?
Kalkıp perdeyi yeniden açtı. “Ben’’ dedi, “Geceye, ay’a, yıldızlara sığamıyorken bu odaya nasıl sığıyorum?’’

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

TASAVVUF EDEBİYATIMIZ / Bilal Kemikli
SEVGİ ve AŞK / Selami Yalçın
AY VAKTİ’NDEN BEKLENEN… / Ay Vakti
SANATÇI RUHU / Semra Saraç
PLATON’DAN PLOTIN’E SANAT I / Necmettin Evci
Tümünü Göster