CEZADA ELİF AŞKI

223
Görüntüleme

aşk gelir de konar serçe parmağına
incitmekten korkar gibi öper yüreğinden,
işte o an hayat gülümser de elinden tutar
martılar mı seslerini duyduğum diye bakınır
gülümsersin

Manastırın orta avlusunda gezinirken arkada küçük akşap bir kapının geniş bir meyve bahçesine açıldığını farketmişti Ayşemin. İlkbaharın ilk sıcaklığını yeşillikler arasında dolanarak hissetmeye çalışırken kendisini yavaş yavaş güneşe alıştırma gayretindeydi son günlerde. Uyanalıberi az konuşmuş, hiç gülmemişti; hasta görünmese de tam anlamıyla kendisini toparlayamamıştı henüz. Vücudu pek zayıf, yorgun düşmüştü elbet. İki adım atsa yoruluyor, iki konuşsa nefesi daralıyordu. Sırf bu sebepten olmasa da, Daye göz hapsinde tutuyordu onu vazgeçemediği bir alışkanlıkla belki. Çok yakınında durmadan, uzağına da çekilemeden dönüyordu etrafında. Şâhbanu ise bütün anlattığı gerçekleri yeniden dillendirebilmeyi göze alamamıştı, belki de o gücü bulamamıştı yeniden. Cesareti yoktu bir anne edâsıyla çevresinde dolanmaya, hiç annelik yapamadığı bu güzelliğin. Ayşemin biliyordu gözlerinde asâlet gizli bu kadın kim, bir kerecik yakından bakabildiği o iki gözde görmüştü kendi çehresini; Şâhbanu da bilindiğinin farkındaydı. Zamanın olayları olgunlaştırması içindi bu sessizlik. Herkes bekliyordu işte yine; neyi, neden ve ne zaman son noktaya varacağını bilmeden. Bütünüyle yeni bir dünyada şimdi Ayşemin, baharla gelen çiçekler gibi açmaya çalışıyordu yeniden. Üzerinde Bursa işi kumaşlardan yapılma nadide entariler taşırken, yüzüne düşen kederin bile rengi canlanıyordu sanki. Kaynağı neydi bu kederin, nereye kadar daha üzerine çökecekti bu keder, var mıydı bir çaresi kedere düşmüş olmanın; belli değildi.
             Manastır sessizliği havanın nemine karışmıştı yine o sabah. Güneş yükselmeye durduğunda avluya süzülmüştü Ayşemin. Oradan da gizli bahçesine kayıvermişti. Manastırın koridorlarında gezinenlerin alışkanlığı hep görmemekti sanki insanları ve görünmemekti insanlara. Bu yüzden mi başları eğik yürürlerdi, görmemek için mi böyle yaparlardı, göz göze gelip konuşmak zorunda kalmaktan sakınmak için miydi bu, yoksa bu bir gelenek miydi manastır’da acep; Ayşemin çözemedi. Çok da önemli değildi, hatta memnundu bu durumdan; ki konuşmak en son isteğiydi bu aralar. O sözlerini derinlerde bir yerde kilit altına almıştı sanki. Uyutmuştu hepsini tek tek. Dergâh’ı hatırladığı oluyordu bu güzel bahçede gezinirken, sarayı da… Küçük derenin şırıltısını dinliyor, saatlerini harcıyordu onun kenarında. Diğer günlerden farkı olmayan bir gündü işte. Bir erik ağacının gölgesini seçmişti kendisine kır çiçeklerini okşamak için. Bahar esintisinin önüne katıp getirdiği kâğıt parçası uça uça eteğine konduğunda bakınmadı bile etrafına. Haftalar geçmişti de kimseyi görmemişti ki Ayşemin bu bahçede. Yasaklanmış bir bahçe miydi de kimse ziyaret etmiyordu bahçeyi; insana yaşama arzusu, hayâl kurma gücü, erişilememişlere bir özlem verdiği için miydi uzak duruş; ya da öteleri hatırlatacak bir numûne miydi sadece… Sırf bu yüzden tereddüt etmeden aldı kâğıt parçasını, açtı yavaşça ve başladı okumaya:
          “gelmişsin!
duydum, gördüm, vuruldum;
yok karşılaşmaya cesaretim.”
Kaç kere okudu Ayşemin bu kısacık notu. Zor değildi elbet ezberine almak fakat, neyin nesiydi ki anlayamadı. Korkmalı mıydı? Korunmalı mıydı? Daye’ye koşup anlatmalı mıydı? Etrafına bakındığında telaşlıydı, kararsızdı, ürkmüş ceylanlar gibi titriyordu sanki. Hiç üzerine alınmadan düşürülmüş bir kâğıt parçası olabileceğini de varsayabilirdi elbet. Rahatlamaya çalıştı. Kurtulmalıydı Şâh korkusundan. Kurtarmalıydı kendisini artık içini daraltan Şâh’ın onu izlediği hayâlinden. Yine okudu. Tekrar okudu. “Beklenmek” diye mırıldandı. Derinlerde bir acı oturdu içine hiç tanıdık gelmeyen. Ansızın derenin şırıltısına bıraktı gözyaşlarını, çiğ damlası diye düştü toprağa tek tek her biri. Şu tamamlanmamışlık hissi, nereden geldiğini çözemediği şu çaresiz arayış, çırpınışlar, tutunmaya çabalayış… tükenme noktasında kaybolmaktı onunkisi. Usulca sildi gözlerinin nemini.
“Dinle” dedi ses, “söz varsa sahibi de vardır, karanlık varsa ışık da vardır, beklemek varsa kavuşmak da vardır, dert varsa dermanı da vardır; her yolun vardığı yer, her suyun aktığı yatak vardır. Çıkmaz sanılan her yerin de görünmeyen çıkışları vardır. Yokuş varsa iniş, fırtına sonrası dinginlik vardır. Her öfkenin ardı uzun bir sessizliktir.”
Dinledi Ayşemin.  Dinledikçe boşaldı gözlerinden yaşlar. Durduramadı, durulamadı. Şâh’a ağladı. Annesini yıllarca sorup bir cevap alamayışına, onu dipdiri karşısında bulup gözlerine bir türlü bakamayışına, içi parçalansa da ağzından “anne” kelimesini ne etse çıkaramayışına, varlığını bilip varmış gibi davranamayışına, içindeki sızıların asıl nedenini bulamayışına, ne olduğunu kavrayamayışına, tutunamayışına, dolduramadığı derin ve dipsiz boşluklarına, içine attığı her şeye, kaçışına, belki de kaçtığını sanışına, dünde olanlara, yarında olabileceklere, yitirdiklerine, bulamadıklarına, umduklarının gerçekleşmeyişine, hayata, Daye’sine, bir de kendisine ağladı.
Kağıt parçası avucunun içine sıkışıp kalmış, kırışmıştı. Her harfi yüreğine saplanan bir oktu sanki. Terden sırılsıklam olmuş avucunda açarsa kanatlanıp uçacakmış gibi sımsıkı korudu onu. Üzerine alınmadan, notun kendisiyle bir ilgisi olmadığını varsayıp soluklanmayı denedi bir süre. O an işte, bir kıskançlık mı doğmaya başladı sanki içinde. Bu güzel kelimelerin sunulduğu o şanslı kişinin yerinde olabilmeye, bu kadar beklenip özlenmeye, bu nazenin sözlerle sevilmeye dipsiz bir arzu… “Sevmekle, sevmeyi bilmek arasındaki farkı anlayabilenler aşka ulaşabilir ancak” diye fısıldadı ses. “Aşk” diye mırıldandı Ayşemin. Üç harflik derinlik. “Hırstan, zaaflardan, gururdan, maddî arzulardan sıyrılabilmişlerin yürüyebileceği uzun ve zorlu bir yol” dedi ses. Ayşemin yeni tanıştığı bu tek hecelik kelimeyi düşünerek güneşin verdiği mahmurlukla hafif bir uykuya daldı. Daye onu böyle uyurken bulduğunda güneş yavaş yavaş çekilmeye hazırlanıyordu ufuktan. Hiç konuşmadan döndüler hücrelerine. Bir manastırda yaşamanın hiç yazılmamış, hiç söylenmemiş kurallarından biri olmalıydı sessizlik. Düşünerek varmaya çalışmak, düşünerek temizlenmek, düşünerek karar vermek, düşünerek yol çizmek, düşünerek arınmak, düşünerek yükselmek, düşünerek dilemek, düşünerek ilerlemek, düşünerek inanmak, düşünerek var olmak, düşünerek kelimeleri seçmek… hepsi ancak sessizlik içinde yapılabilecek zor eylemlerdi. Ve herkesin iyileştirmeye çabaladığı yaraları, kurtulmaya çalıştığı anıları, kurtuluşa varabilmek için atmaya uğraştığı yükleri vardı.
sözüm hiçkimseye,
kendime…
illerlediğim yoldan çeviremeyeceğimi bile bile kendimi
ecnebî memleketlerden birinde adım değişse ne
silemedikten sonra tüm bildiklerimi
eğil ve kapan yere, kal öylece; affedilene kadar
affedene kadar sevgili
Şâhbanu bütün zamanını neredeyse sunakta geçiriyordu Manastır’a adım atalıberi. Başındaki siyah tül üst dudağına kadar örtüyordu yüzünü, arkadan sırtına kadar dökülüyordu bir de. Yere diz çökmüş, yüzünü yere eğmiş, ellerini önünde kavuşturmuş şekilde saatlerdir mırıldanıyordu. On-dört yaşında küçük bir kızdı soylu ailesinin ellerinden sarayın askerlerinden biri tarafından kaçırılıp kim bilir ne karşılığında bir gemiye bindirildiğinde. Uzun hikâyelerin birbirine geçtiği o kara günden sonra, bir vesîle ile Şâh ile yolları kesiştiğinde ise Roma’ya bir şekilde geri dönebileceğine inanmaya başlamıştı. Ayşemin dünyaya geldiğinde de Roma’ya dönmek azmi yerini birgün kızına kavuşma yeminine bırakmış; hırsla, nefretle, inançla, öfkeyle beslemişti emelini. Kıvrak zekâsı kısa zamanda onu güçlü yapmıştı yapmasına da, şimdi bulunduğu durumda ne yapması gerektiğini hiç hesaba katmamıştı.
Ardında uzanan karanlık koridorda ayak sesleri duyduğunda hafifçe başını doğrulttu ve karşı duvarda asılı duran Meryem Ana ikonasına baktı puslu mavi gözleriyle. Ayak seslerinin sahibi olan adam, iki adım gerisinde durup Şâhbanu görmese de hürmetle öne doğru eğilerek “Saygıdeğer Esta” diye fısıldadı, bulundukları mekânın manevî ağırlığına zarar vermekten korkar gibi. “Beklediğiniz haber geldi!”
Şâhbanu, gizemli toprakların sahibi Şâh’ın kendisine verdiği bu masalsı ismi, kızı ellerinin arasından alındığı an terketmiş, doğduğu günde tören eşliğinde kutsal miron ile alnına yazılan ve fakat şu an sadece güvenilir birkaç kişinin haberdâr olduğu kendi ismine dönmüştü: “Esta!”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

TASAVVUF EDEBİYATIMIZ / Bilal Kemikli
SEVGİ ve AŞK / Selami Yalçın
AY VAKTİ’NDEN BEKLENEN… / Ay Vakti
SANATÇI RUHU / Semra Saraç
PLATON’DAN PLOTIN’E SANAT I / Necmettin Evci
Tümünü Göster