SAKLI MEKTUPLAR LXXVIII

249
Görüntüleme

şafakta
yol ortasında durduğumda Şirâze,
bir tek nişan bekledim bana doğru yaklaşan;
ışık mı, ses mi, bir fenomen, bir değişiklik belki
oysa düşen kar tanelerini göremeyecek karanlıktaydım o an.
“zamanla alışırım” dediğim ne varsa çullanırken üzerime
ben adımlarımdan kaçmanın imkânsızlığında durakaldım.
her akşam çöküşünde aynı cümlelerle baktım batan güneşe
ve o an saygıyla dinledim ben başıma üşüşen tüm safsataları.
yaraları derinde olanların acılarını kimse farketmiyor diye
dedim çoğu zaman kendime:
“eğer dönemiyorsa insan yürümekten bahsetmeli;
hep ileri, doğu’nun uç bölgelerine,
uçurumların önünü kestiği düzlüklere”
yıldızlar beni duymuyorsa doğru değildi her gece onlara seslenmek
giden geri gelmiyorsa, doğru değildi günün her saati adını anmak
doğru değildi fenaya, fânîye gönül vermek;
asl olandan yüz çevirmek, hakkı bâtıla değişmek…
veraya ulaşmak için sera’dan başlamak, yolu Narın’dan geçirmek gerekiyordu
vecd ile,
sekt ile,
sehv ile…
sabretmenin boyutlarını Kuşeyrî’den tedrîs etmeliydim sabahtan akşama
epistemolojinin dört temel sorununa takılamayacak kadar gelenekçiydim
tüm varlık dünyasını yöneten ilkeleri açıklamaya yetecek kadar varlık felsefesine hâkim olmak
çabaladıklarım arasında değildi
cevaplarım kısa, kesin ve tek gerçeğe çıkacak kadar net
ve isteklerim olağan dışı olamayacak kadar basitti
“fenâ makâmına erdim” diyebilenlerin sâdeliğine imrenerek medreselerin tarih kokan,
yosunlanmış, küflü duvarlarında ellerimi gezdirdim biyografisini okur gibi gelip geçenlerin.
ne kadar aşağıdan bakıyordum o yukarıdakilere
ne kadar dipteydim Şirâze.
her âlimin makam dili, her dertlinin çile mertebesi, her dervişin tennûresi başkaydı;
ben benim hangi basamağa denk düştüğümü yıllar geçse de belirleyemedim.
jargon farkıydı aramızdaki; şifreleri, işaretleri, özel isimleri olan
biraz garip, biraz cezbedici, biraz da sert…
kapılar açılmıyordu mâdem önümde, ben o kapıları tek tek bulup tek tek çalmalıydım açılana dek
ya da açtırmanın bir yolunu bulmalıydım
daha olmadı kendi kapımı kendim yapmalıydım.
kapıya ben kilit olmalıydım belki; o kapının gizi, gizemi…
kendi açılan kapıların açılma vaktini de bir ömür beklemeyi bilmeliydim belki Giza gibi.
vakti dolmayan gün yüzüne çıkmıyor, gözler önüne serilmiyordu çünkü,
vakti dolmayan çağrılmıyordu huzura,
vakti dolmayan vaktin dolacağını vakit dolmadan göremiyordu.
eski olanı seçtim hep,
ben eski olanı yakın buldum kendime,
incinmiş olanda bir derinlik, kırılmışta bir incelik sezdim hep,
bu yüzden kırılmayı hoş saydım, hoş baktım kırılmaya hep.
garîb kalmayı insanlar arasında, garîpsenmeyi çokça, garîplerle anılmayı sevdim;
sevdim ben aksayarak yürümeyi, belimi bükmeyi, boynumu eğmeyi,
sesimi kesmeyi, bakışlarımı yerde gezdirmeyi, hiç görülmemeyi, bilinmemeyi,
gülümsemekle yetinip, gözyaşımla yıkamayı gecelerimi
ve dertlerimi sevebilmeyi sevdim.
taşıyamam sandığımı “verilmezdi” diyerek bir adım daha götürebilmeyi,
en hasta hâlimde annemden uzak kalmanın acısını hissedebilmeyi sevdim.
portakal bahçelerinde kalan çocukluğumu özlemeyi,
babamın hâyâlini her gittiğim yere götürmeyi, her sıkıştığımda o hâyâl ile söyleşmeyi,
bir kalem bir kâğıt ile sözü görülür kılma yeteneğimi sevdim.
sorgusuz inanmayı, suyu bulandırmamayı, soruların kaosundan uzak durmayı seçtim
umutsuzca sevmeyi Şirâze, güle değil dikenine vurulmayı,
yaralanmayı, yaralarımı sıkça kanatmayı ve kendimi anlatamamayı sevdim.
şimdi;
Sevilla Katedrali’nin ahşap sıralarından birinde oturuyorum tarihi koklayarak,
yaldızlı kapılar kapanırken kendimi hapsedilmiş hissediyorum içeriye
ve seviniyorum sanki, bulunduğum yerden çıkamayacağım diye.
gönül yazım!
nûn hakkı için söyle,
uzakları yakın eylemek için
yolu Dimeşk’ten mi geçirmek lâzım?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GEZİ PARKI VE HATIRLATTIKLARI / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXVIII / Şiraze
EDEBİYATÇI OLMANIN SORUMLULUĞU / A.Vahap Dağkılıç
ŞİİRİN ÖNCÜLÜĞÜNDE BİŞKEK’TEYİZ / Şeref Akbaba
DÜŞÜNEN GÖLGE / Semra Saraç
Tümünü Göster