DÜŞÜNEN GÖLGE

197
Görüntüleme

“Neden böyle’’ diye sormayacağım. Olması gerektiği gibi işte olup bitiyordu. Olması gerekenden kurtulamıyorsa, “Neden bütün bu sorgular’’ diye soracağım? Neden sorguluyor? Ya da o, neden soruyordu? Kabullenseydi, sonradan başına düşecek ak saçı kadar. Bir maskeyi demiyorum, yüzündeki ince bir-iki çizgiyi kabullendiği gibi kabullenseydi. Aynaya hangi saç, hangi yüz diye sormadığı –ama soracağı günler yakındı- gibi kabullenseydi.
Yapıyı kabulleniyordu da… Aklının alamayacağı bir yapı olduğunu kabullenemiyordu. Belleğinin ulaşamadıklarının var olduğunu düşünmek onu fazlasıyla rahatsız ediyordu. Çözülmeyen bir labirente girse kaybolsa, hep kaybolsa ama sonunda çözebileceğini bilseydi. Yıllarına, ömrüne mal olacağını bilse bile, yine de çözebileceğini bilseydi. O zaman ömrü yetermiş-yetmezmiş onu ilgilendirmezdi. Bütün rol alanları görmesine gerek yoktu, yalnız bütün rolleri bilseydi.
Ne istiyordu? Bütün hayatları, bütün mevcudatı bilmek mi? Güneş gibi yanmayı, rüzgâr gibi esmeyi, çiçek gibi ağır ağır güneşe dönmeyi, elektron gibi hızla dönmeyi, yüzyıllar boyu olduğu hali muhafaza etmenin derdinde taş gibi kalmayı mı? Dahi gibi düşünmeyi, delinin ne düşündüğünü bilmeyi, şehit gibi yaşamayı, şeytanı, meleği, bütün insanların düşündüklerini bilmeyi mi? Can çekişen birinin gördüklerini, bir ölüyü de kabrinden çıkarıp onunda yaşadıklarını alarak ve saymadığım makro âlemin, mikro âlemin, şu âlemin, bu âlemin gerektirdiği diğer bütün rolleri bir anda hafızasına yükleyip, hepsiyle beraber ve hepsiyle birden hayata bakmayı mı? O zaman tam bir görüş elde edebilir miydi? Tam bir görüş… Büyük-çok büyük bir görüş darlığı çekiyordu.
En yüksek dağın zirvesinde tahayyül ederek kendini, göz alabildiğine uzayan boşluklara baktı. Dağı, vadiyi ve ovayı saran yeşile, uzayıp giden yeşilliklere baktı. Başını kaldırıp derin gökyüzüne, ufuklarda yeşille buluşan maviliklere baktı. O, bu bitimsiz gibi görünen şeylerde yitip gitmenin hazzı ve coşkunluğu içindeyken, onlardaki dinginlik ve kayıtsızlık soğuk bir perde gibi araya girerek onu bedenine geri döndürüyordu. Tam özlediğine kavuşacakken bu engel onu çıldırtabilirdi. Zaman sonra, çok zaman sonra isyan bile edememenin hüznü içinde ellerine düşen gözyaşlarına baktı. Olduğu yerde garip bir buluşma ve ayrılmanın sevinci ve acısıyla baş başa kaldı.
Gökyüzü, dünyada sonsuzluğa değecekmiş gibi gözükürken, gökyüzü sonsuzluğa çekilen sınır mıydı? Dirilere çekilen sınır mıydı ölüler? Sınırlara tahammülü yoktu. Bir an bulutların suyu perdelemesine tahammülü yoktu. Oysa bulutlar suydu. Bir ismin başka bir ismi gizlemesine tahammülü yoktu.
Bir ötekini arayacaksa kendinde, kendi ismine tahammülü yoktu. Kendini arayacaksa ötekinde, ötekinin ismine tahammülü yoktu. Aradığı neyse, baştan ayağa ‘o’ olmak vardı. Tepeden tırnağa ‘o’ olmak… Aradaki yarı saydam bir şeye bile bazen tahammülü yoktu.
Ne zamandır ve nasıl düşünüyordu böyle? Keşke elini alnına dayadığında düşünmeye başlayıp elini çektiğinde bitseydi. Çenesini avuçları arasına veya avucuna aldığında başlayıp, ellerini çektiğinde bitseydi. Bu kadar basit olsaydı düşünmek.
Bu büyük kabul salonunda yaşayacaklarına ayrı zaman, sorgulayacaklarına ayrı zaman bulabilecek miydi? Düşünmeyi, Düşünen Adam heykeline bırakıp, o, elini çenesinden çekse miydi? Çekseydi de, meçhul onu rahatsız etmeseydi. Etmeseydi karanlık denizler. Sonsuzluğa susayan ve susatan aydınlık masmavi gökyüzü rahatsız etmeseydi. Hayatına farklı bir boyut kazandıran rüyalar rahatsız edecek boyutlarda kafasını kurcalamasaydı. Gölge, ayna, rüya, şiir ve insan bu kadar birbirine karışmasaydı. Karışmasaydı. Ya da o, karıştırmasaydı.
Ne basitti ya! Elini çenesinden çekse miydi? Sonra da boşuna saçıp savrulan zamanın içinde, savrulup gitse miydi?
Birazdan silinip gidecek şu düşünen gölge kimindi?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GEZİ PARKI VE HATIRLATTIKLARI / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXVIII / Şiraze
EDEBİYATÇI OLMANIN SORUMLULUĞU / A.Vahap Dağkılıç
ŞİİRİN ÖNCÜLÜĞÜNDE BİŞKEK’TEYİZ / Şeref Akbaba
DÜŞÜNEN GÖLGE / Semra Saraç
Tümünü Göster