HOŞGELDİN BEŞİR FUAD, GÜLE GÜLE BEN

190
Görüntüleme

5 şubat 1887
“Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi.
‘Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım’ diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.”
Bir çılgının satırlarıydı bu. Bulunduğum durumun içindeyken, aklımdan yalnızca onun adı ve bu sözleri geçiyordu. Vücuduna zerk ettiği morfin, onu acı çekmeyeceğine inandırdığı an, bileklerini yanında her zaman bulundurduğu neşteriyle dört yerinden kesen şair Beşir Fuad’a aitti. O ölümü yaşayarak yazmayı tercih etmişti. Kendi ifadesine göre; annesi gibi sinir hastalığı sonucu ölmek istemediği için bileklerini keserek intihar etmişti.
‘Ne entellektüel bir ölüm.’
Geçen ay, telefonda böyle demişti bana. Geçen yüzyıldı belki de. Sanki o kadar uzun süredir ayrı gibiyiz ki. O gün son konuşmamız olduğunu nereden bilebilirdim?! Duydum ki kalbinde başkası varmış. Bir ay zarfında birinin hayatı değişirken, diğeri olduğu yerde sayabiliyor, hatta gerilere gidebiliyormuş. Bu ikincisi benim elbette.
Onu bir kenara bıraktım. Daha doğrusu kenara bırakılan benim ama bu, olaya bakış açısına göre değişir. Şimdi yatağımın üzerinde, elimde bir kutu ilaçla ne yapacağımı düşünüyorum. Ben Fuad kadar cesur muyum? Onun, annesiyle aynı kaderi paylaşmamak için seçtiği yolun bahanesiyle ben de terkedilmenin acısını canımdan çıkarabilir miyim? Benim ki de entelektüel acılar kategorisine girer mi? Ya ne idüğü belirlenememiş sıradan bir adli tıp ölüsü olarak kayıtlarda kalırsam. Yine ikincisinin olacağından hiç şüphem yok. Klasik bir üçüncü sayfa haberi, içi geçmiş ve okunmaya değmez. Oysa tercüman-ı hakikat gazetesi Fuad’ın ölümünü, bir şairin ardından yine şairane bir üslupla duyurmuştu okuyucularına:
“Ezkiya-yı erbab-ı kaleminden, müsted’ân-ı muharrirînimizden Beşir Fuad bey her ne sebebe mebni ise evvelki gece Nallı mescid’de kâin hanesinde bil’intihar vefat eylemiştir.”
En yakın arkadaşı Ahmet Mithat onu anlayamamış ve İslam’a göre asla affedilmeyecek olan bu günahı işlemesini kabullenememiştir. Hatta intiharı seçmiş bu yakın dostunun, pozitivist ve materyalist Fuad’ın cenazesi bile kılınmamıştır.
İki saatten fazladır odamdayım. İçimde derin bir huzursuzluk var. Annem bir kez bile bu sessizliğimi merak edip yanıma gelme zahmetine girmedi.
Allah aşkına!Bir insanın telefonu hiç mi çalmaz?! Ölsem ardımdan üzülen olmaz. Ama geçen gün en yakın dostuma vasiyet vari bir cümle sarf ettim. Eğer ölürsem ona mesaj atmasını istedim. Zahmet edip bir Fatiha okuyuversin bari arkamdan. Neler saçmalıyorum ben! Madem affedilmeyeceğim, madem cehennemin dibine gideceğim, ne gereği var. Ölümü mü demogoji aracımı yapayım? Beşir Fuad, Ahmed Mithad efendi’ye vefatından iki yıl önce yazdığı mektupta intihar edeceğini ve bedenini derslerde kullanmaları için Mekteb-iTtıbbiye’ ye bırakacağını yazmıştı. Bu arzusunu da yerine getiren olmadı. Demek ki ölümden sonra bile istekler yerine gelmeyebilir öyle değil mi?!
Aslında benim derdim başka. Ben ölmek istemiyorum ki! Ben sevdiklerimin canını yakmak istiyorum sadece o kadar. Hani sürekli eleştirilen o ben var ya! Hani neye el atsam yeşilse, sarı yapraklar gibi sarartan ben. Kırmızıysa, güneş görmüş gibi solduran ben. Kader dedikçe “kader değil, sen yaptın” denilen ben. Bir de erkek çocuklar daha çok kayırılır derler. Ama annem ve babama göre ablam bir melek, kız kardeşim ise keramet. Ben ise;
“Kime çekti bu çocuk Necati?”yim. Bazen de;
“Hanım, sizin tarafta da bunun gibisi yok.”um.
Yahu el insaf. Üç saate yakın tek başına küçücük bir oda da bu oğlan ne yapıyor diye düşünmez mi bir anne! Bak, şeytan hatırımı senden çok soruyor bilesin. Birkaç saniyelik sessizlik, avucumun içinde renkler ve ardından içilen bir bardak su.
Şöyle büzülerek mi yatsam, yoksa bir padişah gibi ihtişamlı mı uzansam. Pekiyi ona son bir mesaj atsam mı ki? Belki eski Türk filmlerinde ki gibi koşarak gelir ve beni hastaneye götürür. Mutlu bir son ve saçma bir tecrübe ile durumdan kendime ders çıkarırım.
Terlemeye başladım. Ecel teri dedikleri bu mu yoksa? Şimdi anneme seslenip durumu izah etsem, hem gülünç duruma düşerim hem de bir sürü azar işitirim.
Aradan ne kadar süre geçti acaba? Ölmek için bu yolu seçenler halüsinasyon görürmüş. Ya o çok severek izlediğim korku filmlerindeki yaratıkları görmeye başlarsam. Anne ne olur bir ses ver. Her tarafım kaşınıyor nedense. Kalbimde hızlı hızlı atmaya başladı. Ölüyorum galiba. Beş dakika bu kadar hızlı geçer miydi daha önce? Sanki saniyeler beni mezara göndermek için birbiriyle yarışıyor. Kulağımda yine bizimkilerin sesi;
-“Kadere suç atma. Senin kararların.”
Kollarımda çıkan bu kabartılarda ne?
-Aman Ya Rabbi! Henüz yirmi dört yaşındayım. Bu böyle olmayacak. Kuvvetlice öksürdüm. İçerden çıt çıkmıyor. Annem bir yere gitmiş olmasın. Zamanım azaldı hissediyorum. Gözlerim kararmaya başladı. Öyle korkuyorum ki; Hayatında başka biri olduğunu duyduğum sevdiğim bile aklımdan silinip gitti. Ailemi korkup endişelendirme şımarıklığı ile canımla oyun oynadım adeta. Kız kardeşim ve ablamda yok ki evde.
Boğulur gibi bir daha öksürdüm. Nafile. Sanırım gerçekten beni seven tek bir kişi bile yok bu dünya da. Uyku bastırdı birden.
“Ahmet! Sen mi öksürdün?”
Annemin sesini duyar gibi oldum. Ama gözkapaklarım kurşun gibi ağırlaştı. Ağzıma kilit vurulmuş gibi gıkımı çıkaramıyorum. Odanın kapısı açıldı, hissediyorum. Nihayet anneciğim yanımda. Bir an beynimde şimşekler çakıyor. Ya böyle olmasını istediğim için halüsinasyon görüyorsam.
Artık her şey uğultulara dönüştü.
“Oğlum ne yaptın sen! Babaannene verdikleri vitaminleri mi içtin?
‘Annem vitamin mi dedi?…………………………………….’

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GEZİ PARKI VE HATIRLATTIKLARI / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXVIII / Şiraze
EDEBİYATÇI OLMANIN SORUMLULUĞU / A.Vahap Dağkılıç
ŞİİRİN ÖNCÜLÜĞÜNDE BİŞKEK’TEYİZ / Şeref Akbaba
DÜŞÜNEN GÖLGE / Semra Saraç
Tümünü Göster