UMUT MUŞTUCUSU

193
Görüntüleme

Biz, tahammül ve merhamet medeniyetiyiz.. Mazide de hâlde de..
Kainatta mevcut olağanüstü ahenk ve güzelliği yeniden keşfe çıkması gereken bir ümmetin çocuklarız…
Bütün isimleri güzel olanın mülkünde kâimiz. Güzelliği seven, güzelliği öven, güzelliği hasretle bekleyen bir padişahın ülkesinde yaşıyoruz.
‘Rabbim ilmimi arttır’ kutlu kelamını yorumlayan büyük âlimler, buradaki peygamberlere has ilmin ‘ümitlilik ilmi’ olduğunu söylüyorlar. İnsan âlemde ümit ettiği müddetçe yaşayabiliyor. Diriliş müjdeleri hep ümide açılan birkaç kapısı birden bulunan yüreklerden geliyor.
Müslüman, Allah’ının davasına Allah için adanmış insan. Hayatında güzelliğin saltanat kurması, en çok kendine yaraşan insan. İnsanlığı Eşsiz Musavvir’in tasvirine uygun şekilde, kulluk çizgisinde yeniden resmetmesi istenen, meleklerin yüreğinden öptüğü insan..
Elbette ki insan kalbi türlü türlü sever. Ama bahis bir isme geldiğinde onu bir başka aynılıkta severiz hepimiz. İsimler, özeldir. İnce hassasiyetlerle konup derin mahfazalarda saklanması uygun görülürdü eskilerde. Allahımız, Habibine ismiyle hitap etmemiştir. Biz de kendisini tarife kadir olamayacağımız bir büyük zattan, ‘dava için gelmeyen bir umut muştucusu’ olarak bahsetmeyi yeğleyeceğiz.
Her ruh, kendi hikâyesini anlatmak ister. Hikâyeleri başkalarına değsin, umut olsun coşku olsun yüreklerde çoğalsın ister. Zamanın babaları, zamanın oğulları sırlandı içimizde bir yerlerde. Zamanı avuçlarının içinde eğiren Ebulvaktlar vardı bir zamanlar. Biz yine de varlar inancındayız. Kutlu asrın sağlam çınarı Selman’a nesebi sorulduğunda ‘Selman ibni İslam’ dermiş. Sonrasında köklü nesepli Hattab’ın oğlu da kendsine sadece ‘Ömer ibni İslam’ künyesini beğenegeldi.
Yaşadığımız topraklarda pek çok şey istediğimiz gibi gitmiyor olabilir. Ama o topraklar, bize, idealleri uğrunda cefa çekmeyi rahatlarına değişen yiğit kişiler tarafından miras bırakıldı. Hepimiz bu seçkin mirasa talip olamadık, değerini takdir edemedik. Ama birileri bizim yerimize de niyet alarak bu emaneti yüklendi.
Güzeli görmek ve sahiplenmek, bozulmuş olanı onarmak, yıkılmış olanı yerine koymak onlara düşmüştü her çağda. Çünkü emanet ancak ehline verilmesi gereken bir cevherdi. Leyla’yı bir çok göz gördü de onda bir güzellik göremedi. Ama Mecnun-gözlüler geldiler ve Leyla’yı doyasıya sevmenin hakkını vermek için bütün insanlığı karşılarına ala ala yürüyebildiler.
Bu aşındırıcı gürültü çağının ‘… ibni İslam’larını düşündüğümüzde aklımıza ilk düşenlerden, hikayesi bize en dokunanlardan birinin hikâyesi üzerinden geçmek, aslında kendimize doğru bir adım atmak demek..
Eskiden her ailenin efsaneleşen bir hikâyesi olurdu. Her çocuk gönlündeki bu kendine has çınar-hikâyeyi teneffüs ederek büyür, meyveye dururdu. Davasız Umut Muştucusu’nun da özel bir hikâyesi vardı…
‘Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde
Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi
Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus ‘
İçindeki merhamet adlı damarın nasıl da erken atar bir damar olduğunu buradan anlamak mümkün olabilmekteydi. Anne değil, baba değil Allah; ilk öğrenilen kelime… Eşyayı peygamberinin teniyle nefesiyle algılama.. Soylu ruhlar sağanağında yücelen incelen anne duygularla soluklanma…
Ne beklenebilirdi ki böyle bir ilk muallimede yetişen talebeden; ümit devşiriciliğinden, ‘ihya’ mücellitliğinden başka…

‘Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

Ali olmak bir hedef her çocukta..’
Davasız Umut Muştucusu, çok erkenden seçmişti kendine yakıştırdığı rol-modelini. Her çocuğun ‘güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman’ bir örneğe ihtiyacı vardır. Ama superman, ama badman ama spiderman.. O kendine, yüzü keremlenmiş Ali’yi seçmişti. Ezel katipleri de ona göre kaderin üstünde bir kader çizdiler bu küçük Ali sevdalısına..
Hayatımızı saman tadında, lezzetsiz an parçacıklarına dönüştüren şey, ‘hayret duygusu’nun kaybedilişidir, diyor derin iç hastalıklarının doygun ruhlu uzmanları. Bu teşhisi çok önemsiyor kalbim. Göklerle gelen şaka ve sürprizlere hayretle mukalebe etmeyi unutalı beri, sarmal ilahi neş’eden de payımızı alamıyoruz yeterince. Varolmanın dayanılmaz cilveleri okşamıyor gönlümüzü. Tebessümlerimize sinmiyor ‘hikmetli olan’ın önce kabul edilip sonra anlaşılan ince dokunuşları.. Eskilerde ‘hayret’ azim bir makam iken, şimdilerde hiçbir şeye şaşıracak kadar dinginliği olmayan bir kanıksamışlık hüküm sürüyor yetim ruhumuzda.
‘Babam lambanın ışığında okurdu
Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık
Fetihlerde bayram yapardık
İslam bir sevinçti kaplardı içimizi

Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık
Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık

Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi..’
Yaratılmışa ‘hayret’ nazarıyla bakanlara mahsus bir hayranlık duygusuydu büyüten ruhlarımızı. Vecdimiz vardı, itminanımız vardı, inanımız vardı.. Gönülden bağlıydık insanlık menkıbelerimize..
‘Severim her güzeli senden eserdir diyerek
Koklarım goncaları sen gibi terdir diyerek’

derdi eski plaklarda çalınan şarkılar… Eşsiz Musavvir’e duyulan akşın billurlaştığı nağmeler gezinirdi kulaklarımızda. Kalbimizin ritmiyle bir atardı kainat saati o zamanlar.

‘Kediler mangalın altında uyurdu
Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı
İnanmış adamların övüncüyle
Sabırla beklerdik geceleri

Şimdi hiçbirinden eser yok
Gitti o geceler o cenk kitapları
Dağıldı kalelerin önündeki askerler
Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi’

Kalbimizi kalbine her yaklaştırışımızda duyulan incecik narin bir sesi var Davasız Umut Muştucusu’nun. Artık her yerde ve hiçbir yerde olan kalbimizi diriltmek dinginleştirmek eriştirmek için bütün vasıtalarla bize yeniden gelen bir söz ustası o.
‘Bizim şairimiz’ aynı zamanda..
‘Şair milletinin kalbidir. Atan nabzı çarpan yüreğidir.’

Kalbimiz, atan nabzımız, çarpan yüreğimiz,‘Diriliş Görüşü’ne yer açabilmek için, ‘insanlığa yaraşır, insanlığı yücelten yada insan yüceliğini hedef alan ve insanlığın yücelişine karşılık düşen bir edebiyatın boy vermesi’ yolunda bütün imkânları seferber eden bir ümit aşıcısı oldu. İslam Şiir Anıtlarından da Batı Şiirlerinden de seçtiği cümlelerin gayesi, ‘belki o ruhtan bir kıvılcım şair ruhlara düşüp de onlarda yeni bir ateşin doğması’ hayalinin, ümidinin taşınmaz baskısıydı..
Antolojiler dizmek, meşhur isimlere geçit merasimleri yaptırmak değildi kaygısı. Ümidin ışığını taşıyan bir cümle vurur muydu bir hisli kalbe diyeydi çırpınışı…

‘Kuş doğar kuş şakır baharda/Türküsünü duymaz mısınız
Ah e saf ne sade ne dokunaklı/Kuşun sesi ormanlarda
Yaz. Kuş kuşu arar/Kuş sever ve bir kere sever ömründe
Ne tatlı sakin ve vefalı/Kuşun yuvası ormanlarda’

‘Nerde o sevgililer nerde/Ölüm pazarından ötede
Bizden çok daha mutlular/Burdan daha güzel bir ülkede’

‘Kalbim bir kuş gibi hür ve şen şatır
Uçuyordu kanatlar gergin; halatlar gergin
Ve gemi kayıyordu, ışık saçan güneşin
Sarhoş ettiği melek, sularda ağır ağır’

‘Bana kalıyor bir bakış kendim için alıkoyduğu
Dünyanın son gözlerinden kurtardığım tek ışık’

Hep aynı umudun bir diğer kalpte yankılanışıdır bize sunulan. ‘Bizim işimiz bir kibrit çakmak. Dünyayı yakmak için değil, dünyayı ışıtacak meşaleyi tutuşturmaya kendi çapımızda yardımcı olmak için’ diyen umut muştucusunun ‘diriliş’e adanmış olgun soluğunu, her cümlesinin her duruşunun her tercihinin ardında bir kez daha duyarız.

O, devrimlerin kadroları değiştireceğine fakat ruhlara dokunamayacağına inanıyor. Toplumdaki hiçbir yanlış yönelişin, ruhların muhtaç olduğu sükûnet arayışını sekteye uğratamayacağına kani.

Reddi miras etsek de değiştiremeyeceğimiz köklü bir mazinin vârisleriyiz.

‘Güzellik Müslümanlar tarafından yeniden keşfedilinceye kadar, onlar yaptıklarını Allah tarafından ortaya konan ve eşyanın mahiyetince sergilenen ilkelerle tespit edildiği üzere yapmadıkça, ‘İslami’ adını almayı hak eden herhangi bir kültürün ve medeniyet canlanmasının olması asla mümkün değildir.’ diyor William Chittick Varaloşun Boyutları’nda…
Asil ve güzel olanı yeniden keşif yolculuğunda Davasız Umut Muştucusu’nun hakkı ödenmez emekleriyle bereketlenmiş bir azık bolluğumuz var.
Yeni topraklara ulaşmak için değil, eski olanı yeni gözle görmek için yollar aşındırmamız gerekiyor.
Kendimize içerden bakmaya yeniden alışırken, hep hatırlamamız gereken o ki:

‘Güller Leyla’nın uykusunda olgunlaşır
Leyla’nın düşlerinden renk alır kuşlar’

Kabul etsek de etmesek de…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GEZİ PARKI VE HATIRLATTIKLARI / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXVIII / Şiraze
EDEBİYATÇI OLMANIN SORUMLULUĞU / A.Vahap Dağkılıç
ŞİİRİN ÖNCÜLÜĞÜNDE BİŞKEK’TEYİZ / Şeref Akbaba
DÜŞÜNEN GÖLGE / Semra Saraç
Tümünü Göster