ÇOCUKLUK FOTOĞRAFLARIM

136
Görüntüleme

Önümde duran fotoğraflara bakıyorum, büyüdüğümü anlıyorum. Artık zamanı geri döndüremeyeceğimi, eskisi gibi çocuk olamayacağımı biliyorum. Bu, ölüm düşüncesinin, ruhun her bir atlasında cirit atması, yaşamın bütün kulvarlarında at koşması, geçtiği bütün çiçek tarhlarında kalıcı siyah çizgiler bırakması demek. Çocukluk fotoğraflarıma bakıp, zamanın hakkını veriyorum, çünkü ben geceyim, yani leyli meccani günleri. Yer damı yalnızlıkları, yıldızlar ülkesine muhayyel seyahatler, ayı yeryüzüne indirme teşebbüsleri.
Bilhassa da solgun sararmış fotoğraflar dikkatimi çekiyor. Onlardan medet umuyorum, sessizce içeriye süzülüyorum. Zamanın ruhu duymuyor, ben geçip gidiyorum, gece. Benzemem hiç kimseye, tırtıklı gölgemle dağları indiririm yazıya. Aldırmam yaza kışa, sıcağa soğuğa, acıya sevince; ne görünürde ne de gerçekte.
Annemin kucağında dünyaya tebessüm ediyorum, bir şey anlamadan. Annem, anlayacağını anlamış, alacağını almış, gelip benimle dünyaya durmuş.
Babamın elleri arasındayım bir başka fotoğrafta, elleriyle havada tutuyor canım babacığım. Yüzünde baba olmanın açık resmi, haklı süruru… Babamın kalbinden hiç çıkmadım aslında, üzüntüsüyle ufaldım, sevinciyle büyüdüm.
Sonra oyuna katılmam için uğraş veriyor bir başka fotoğrafta babam. Utanıyorum ben, oynama bilmem der gibisinden, geceyim ben, saklambaç için varım, yok hiç arkadaşım babamdan, annemde, kardeşimden gayrı.
Eskiden, muşamba gibi sert kalın perdeler vardı. Bu perdelere baktığımda hayal gücüm alıp başını giderdi, perdenin desenlerinde ve keskin kaba çizgilerinde korkunç mahlûkatlar belirirdi. İşte böyle bir perdenin önünde duruyorum bir başka fotoğrafta. Arkamdaki perdede, saldırmaya hazır korkunç mahlûklardan bihaber, dünyaya gülücükler saçıyorum. Sırtımı dönüp o korkunç mahlûklarla yüz-göz olmama daha zaman var.
Ele avuca kondurulmayan bir kar tanesiydim annemin babamın gözünde, eridi eriyecek, kaydı kayacak, gitti gidecek. İşte bir başka enstantane, başımda beyaz şapkam, kurulmuşum divana. Arka fonda uzanıp duran ova ve boydan boya uzanan dağlar. Mevsim yaz olmalı, bana kısa kollu bir elbise giydirdiklerine göre. Zaman ilişmiyor saçlarıma. Rüzgâr öpüyor alnımdan, serin serin. Ben geceyim, gündüze atılmış görünmez perçin, suya atılmış kesif kement, toprağa çizilmiş sır.
Bir başka fotoğrafta öylece oturuyorum, beni gelişigüzel bıraktıkları için. Annemle babam, bakışlarıma istedikleri her şeyi çizebiliyorlar, ben onlara tutunuyorum. Büyüyorum yavaş yavaş. Kimi yakınlarım sevdiklerini kaybetmiş. İleride arkadaşım olacak kimi insanlar da o günlerde dünyaya gelmiş, yani birlikte adım atmışız bu köhne gezegene. Takdiri ilahi. Bakışlarım eskisi gibi saf mı? Annemle babam gözlerime baktıkları zaman ruhumu okuyorlar mı? Bunu çok merak ediyorum. Onlarla yine, leyli meccani günlerinde olduğu gibi, konuşmak isterdim, doğal ve içten. Ama zaman değiştirdi birçok şeyi. Sanırım en çok da bakışlarımı değiştirdi. Böyle olmasaydı, gece olmazdım, karanlıkta aynalardan medet ummazdım. Bu fotoğraflara bakınca geçmişimle yüzleşiyorum, kendime kızıyorum. Meğer ne trenler geçmiş gözlerimden, ne gemiler kalkmış içimdeki limanlardan, ne uçaklar kalkmış uzak rahlelerden.
Bir başka fotoğrafta da ağabeyim tutuyor beni. Sevgiyle tutuyor. Sonra büyüyoruz ikimiz. Aramıza zamanın getirdiği olaylar giriyor. Ama kardeşimle aramdaki o sevgi hiç değişmedi, yüreklerimizde bebeklik halinde duruyor. Keşke büyütebilseydik. Keşke biraz daha özverili olsaydık, sabırlı olsaydık. Bir daha kollarına almayacak beni ağabeyim. Bunu biliyorum ve bu acı veriyor bana. Şimdi o başka bir şehirde, düzenini kurmuş, kendi hayatını yaşıyor. Eminim, o da özlüyordur, leyli meccani günlerini. Hiç konuşmadık. Konuşmak isterdim ağabeyimle o günleri, yâd etmek isterdim bütün kardeşler gibi. Bir yâd etmeyi bile çok gördük kendimize. Neden bu kadar acımasız davrandık birbirimize. Mazimiz, bir çocukluk fotoğrafında hakkını istiyor, yaptığımız hataları hatırlatarak.
Bazı fotoğraflarda olur, herkes bir tarafa bakar, bir tanesi de bambaşka yere bakır ve bu farklı bakış fotoğrafa damgasını vurur, hafızalarda kalıcı olur. Böyle bir aile fotoğrafındayım. Ben bebek halimle annemim kucağındayım. Herkes makineye bakıyor, ben yere bakıyorum. Neden yere bakıyorum acaba. Makineden daha ilgi çekici ne gördüm yerde. Bir yerde okumuştum, hareketli cisimlerin çocukların ilgisini daha çok çektiğini. Acaba hareketli bir cisim mi gördüm yerde. Mesela fare. Fotoğrafın gizli yüzü insanın aklına böyle muziplikler getiriyor. Zaman, bildiğini okuyor. İşte öylece kalmışız fotoğrafta. Ben genç bir kız olmuşum, annemse yaşlı bir kadın. Bizi biri arada tutansa hüzün… Genç bir kız, yaşlı bir kadına kendini ne kadar anlatabilirse, öyle bir hüzün. Eksik, kesik, soluk…
Sonra fotoğraflardaki öncelikli yerim değişmeye başlıyor. Bir kardeşim daha oluyor. Babamın ilgisi yeni doğan kardeşime kayıyor. Büyümek böyle bir şey sanırım. Dünyanın merkezinden çeperlere savrulmak ya da annenle babanın sana ayırdığı zamanın düşüşe geçmesi, zevale ermesi. Çünkü hayat yeni figürlerle değişiyordur, ben artık kendi ayaklarım üzerinde durmaya başlamışımdır. İtiraf etmek gerekirse, hiçbir fotoğrafım bu kadar acı vermemişti bana. Bu da yeni doğan kardeşime hatıram olsun, dünyanın merkezinden çıkmak nasıl bir şey, bilsin; çünkü benim başıma gelen onun başına da gelmiştir, hatırlasın, hatırlatsın.
Büyüdükçe hırçınlaşır insan; çünkü artık büyüklerinin ilgisini kaybetmeye başlıyordur. Böyle birkaç fotoğrafım var. Hep tek başınayım, çünkü artık kendi ayaklarım üzerinde durmak mecburiyetimde olduğumu biliyorum. İnsanın annesiyle babasının çocuğunu sürekli taşımayacağını tecrübe ediyorum, çok sarsıcı ve zor olsa da. Uçurtmam tellere takılıyor, tek başıma kurtarmam gerekiyor uçurtmamı tellerden, çünkü babam kardeşime uçurtma yapmakla meşgul, daha evvel bana yaptığı gibi. Şimdi ağabeyimi daha iyi anlıyorum, onun neden içine kapandığı biliyorum.
Bir fotoğrafımda da ellerim cebimde ağaçların altında durmuşum. Solmuş eskimiş yıpranmış bir fotoğraf. Gariptir, en sevdiğim fotoğraftır bu; geceydim ben hep ve hüzün kokuyor bu fotoğraf, ağaçlar yemyeşil olmasına rağmen. Bana ağacın yaprakları düşmüş gözüyor. Pek hülyalı bakıyorum. Ne derdi annem, “Gözü küllü evladım.” Sanırım, bu fotoğraf, annemin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Hiç de yanıltmadım annemi, gözü küllüydüm hep.
Artık fotoğraflarda arkadaşlarımla göründüğüm, arkadaş edindiğim zamanlar. Demek ki tek başına büyümek zor oluyormuş; insan, zamanın acı boyunduruğunu kabullenmek için bir başkasının arkadaşlığına ihtiyaç duyuyormuş. Son fotoğraflarım da bu acı gerçeği gösteriyor. Nerdeyse tek başına çekindiğim fotoğrafım hiç yok. Hep başkaları olmuş hayatımda, hep başkalarıyla görünmüşüm fotoğraflarda. Hani geceydim ben. Demek ki leyli meccani günlerinde kaldı her şey. Büyüdüm ben, saçlarım ağarmaya yüz tuttu kuşluk vakitlerinin kendini en çok hissettirdiği zaman dilimlerinde. Fotoğraflarda kaldı bebekliğim, çocukluğum, masumiyetim. Oysa bir düştüm ben hep, olur olmaz zamanlarda küçük kalbimin dayanılmaz hafifliği altında üşüyen, ürperen, sızlayan. Soluk bir fotoğraf karesiydim eski püskü albümlerde.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

GEZİ PARKI VE HATIRLATTIKLARI / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXVIII / Şiraze
EDEBİYATÇI OLMANIN SORUMLULUĞU / A.Vahap Dağkılıç
ŞİİRİN ÖNCÜLÜĞÜNDE BİŞKEK’TEYİZ / Şeref Akbaba
DÜŞÜNEN GÖLGE / Semra Saraç
Tümünü Göster