SANAT GİBİ FELSEFE, FELSEFE GİBİ SANAT

261
Görüntüleme

1.
İlk çağ antik felsefesi, nitelikli sanatın amaçsal işlevini de içerecek mahiyete sahipti. İnsanın zihni yapılarının bilimin pozitif yorumuyla biçimlendirildiği dönemlere kadar felsefe; formel aklı da kapsayıcı tarzda; içkin, duygusal, ruhsal etkinlik olarak yapılıyordu. Bir anlamda felsefi çaba varlığın sırlarını ve anlamını bütün bir benlikle kavramaya yönelikti. Benlik, insanın hatta bütün bir varlığın birbirine geçişler sağlayan, bu geçişlerle canlı bütünlüğüne ulaşan hakiki özdü. Henüz nesnel tanım ve nesnel kodlamalarla daraltılmamış akıl, benliği beslediği, benlikten beslendiği ölçüde önem kazanıyordu. Öyle ki, “Akıl, insanlığın geçirdiği toplumsal aşamaları kuşaktan kuşağa ileten, herkesçe benimsenen deneyimlerin yorumlanması, yaşamsallaştırılmasından başka bir şey değildi”(1) O nedenle, neredeyse 18. Yüzyıla kadar, anlama/ya dönük hemen her düşünme çabasının odağında yer alan akıl, aşkın değer ve işleyişle çatışmaz. Mesela akılla iman, akılla metafizik, akılla duygu hep birbirini tamamlayıcı bütüncül işleyişin parçalarıdır.

Anlamın, realitenin parçalanmış kategorilerinden sadece birine indirgenmediği dönemde; birbirinden bağımsız sanılan insani yetkinlikler, birbirine yanaşan bir düzen içinde yer(lerini) alırlar. Hakikat bu işleyişten ayrı bir öze veya biçime sahip değildir. İdealar iyilik düzleminde varlığın hakikati ile buluşur(du.) Felsefe bir anlamda bu buluşmadan bize kalanların toplamıdır. O nedenle, felsefenin duyguya yer vermeyen pozitivist kuru akılla yapılacağı iddiası, içinde tarihsel gerçekliğe de uymayan büyük yanlışlar barındırır. Evvela bu realiteye dayanarak, Townsend’in felsefenin, “duyguya pek yer vermeyen, akla dayalı bir etkinlik”(2) olduğu şeklindeki görüşüne katılamam. Peki, özellikle aydınlanma döneminde zirveye çıktığı gibi, böyle bir modern felsefe etkinliği yok mudur? Varsa bile, ‘ideoloji’ kavramıyla tanımlanması daha yerinde olacak “modern felsefe” Titus Burchard’in çok yalın tespitiyle “artık bir hakikat bilimi değildir”(3) Ayrıca Umberto Eco’nun ideolojilerin felsefe doğurmayacağı(4) şeklindeki özlü sözünü farklı derinliklerle yeniden düşünmelidir. Özetle, ilk dönem aklı; görünür düzeyde algılanabilir her şeyi dışlayan modern dönem aklından, farklı bir katta ve düzeydedir.

Aklın kodlarının değiştirilmesiyle, insanın varlık amacı, hayat tarzı da temelden değişti. Cümlenin mantığını ters çevirin, o da doğrudur: Sadece maddi boyut ve değerlerle yetinen insan, aklın da ruhun da kodlarını değiştirdi. O nedenle bu köklü, neredeyse birbirinin tersi istikametlere yönelen felsefe ve sanat faaliyetlerini, yeni baştan kavramak gereği hâsıl olmuştur. Dünün felsefesi, adeta sanatsal duyuşa, daha yerinde ifadeyle estetiğe yakın bir düşünce ve hissediş ikliminde var oluyordu. Bugünün sanatı ise adeta dünün felsefesine yakın sezgi kanallarını işlek tutarak ulaştığı iç gerçekliğin, aşkın hakikatin peşinde. Hem felsefi, hem sanatsal anlamıyla sezgi mucizevî bir titreşimle bizi varlığa, varlığın hakikatine bağlar. Afşar Timuçin ne güzel der: “Sanat bir titreşim meselesidir”(5) Aklın, ruhun, kalbin, bütün bir benliğin cezbeyle titremesi, sanat faaliyetinin sezgi kaynağıyla oluşur, sezgi kaynağını oluşturur. Bu kaynak bizde ve bütün bir varlığın hakikatinde her an fışkırarak veya fışkırmaya hazır olarak vardır. Sezgi, Bergson felsefesinde olduğu gibi “akıcı gerçekliği bir çırpıda veren şeydir, hem de tüm dolgunluğuyla veren şeydir”(6)

Bugün soylu sanatın, yitirilen aşkın gerçekliği duymak, bu duyumun sınırsız evreninde sonsuz çağrışımlar uyandırmak gibi bir yöneliş içinde olduğu gözlenebilir. Öyleyse, bu sanata ve sanatçıya dönük genel eğilimden yola çıkarsak, ilk dönem filozoflarının bugün anladığımız anlamda sanata yakın dünyalarının olduğu söylenebilir. Ve elbette, benimseme veya katılma noktasında kendi dönemlerindeki sanat anlayışlarına da yakın olmadıkları; hatta uzak bile düştükleri. Biri kadim dönemde sanat ve felsefenin birbirlerinin yolunu kesip, işlerini zorlaştırdıkları söylese, ben buna karşı çıkmam. Algı ve duygu dünyasını görülür değerlerle sınırlamayan, hakikati verili gerçeklerin ötesinde, derinlerde arayan içkin yaklaşım, bugün tam da samimi sanatın yönelişini ifade etmektedir. Bu yaklaşım sezgiye yaslanmak zorundaydı. Sezgi, insanın varlıkla en dolaysız en samimi bağlantı yollarını, yöntemlerini sunuyordu. Sezgi ilk dönem felsefesi ile son dönem sanatının kaynağıdır. Böylece sezgi felsefeyle sanatı buluşturan koordinat noktası olmaktadır. Macit Gökberk’in “Ozanlar, sırasında filozoftan daha filozoftur”(7) sözü, hem sanat ile felsefenin işte bu farklı katına işaret eder, hem de Bergson’un ‘birdenbire dolan, duyulan akıcı gerçeklik’ katını düşündürür.

Aydınlanma döneminde felsefe çok keskin bir ayrışmayla başka bir güzergâha yönelir. Akıl, gündelik hayatta, insanın işini kolaylaştıracak yollar bulmaktan başka amaç gütmez olur. Felsefe gündelik hayata katkısı ölçüsünde önemli olacak, hatta felsefe sadece bunun için olacaktır. Şaka gibi algılanabilir ama ‘felsefe’ bu dönemlerde gündelik hayatı kolaylaştıracak alet ve aygıtlar için kullanılan bir tabir olur. ‘Felsefi dolap’ ‘felsefi araba’ gibi. İlk defa bu durumdan memnuniyetsizliğini ifade ederken Hegel’den okumuştum. Felsefe “giderek araç yapımcılarının eder (fiyat) listesine dek indirilerek, özel bir manyetik ya da elektrikli araçlar başlığı altına düşmeyen basınçölçer, ısıölçer gibi aygıtlara ‘felsefi aletler’ denir –Hiç kuşkusuz bir tahta, demir vb. bileşimine değil ama yalnızca düşünceye felsefenin aracı denmesi gerekirken-”(8) Şimdilerde de akıl kelimesi aynı anlam ve anlayışla kullanılmıyor mu? ‘Akıllı ev, akıllı araba, akıllı televizyon, akıllı telefon, akıllı kombi..vs.’ Akıl varlığın bu en düşük dünya katına böylesine dökülüp saçılınca, bütün bu akıllı alet ve aygıtlar, arık istese de akıldan yana nasiplenemeyecek akılsız insan için üretilmek zorundaydı. Bütün bu saçıp savurmalardan sonra insanda akıl mı kaldı! His mi, hafıza mı, anlam mı kaldı? Anlam deyince, şimdi,işte şu anda şuuraltı bir gelgitle ‘hermetik’i düşünmemin özel sebebi, geçenlerde bir dostumun ‘hermetik kombi’den bahsetmesini hatırlamamdır. Her neyse bütün bunları felsefenin önemini yitirince anlamın, anlamın itibar kaybetmesiyle duygunun, hissin de zayıfladığı bilinen gerçeğini hatırlatmak için söyledim.

Kadim dönem filozofları, özellikle soyut dönem sanatçı tipine çok benzer. Bir farkla, onlar bugün neredeyse estetik bir birikim ve çaba olmaksızın anlaşılamayacak düşüncelerini hiçbir ses, renk veya plastik araçlar kullanmaksızın, doğrudan söz ve retorikle paylaşıyorlardı. Sanatçıyı dışlayıcı düşüncelerine rağmen, Platon’da çok net görüldüğü üzere filozofları, niçin özellikle soyut dönem sanatçılarına benzetiyorum? Meseleyi uzatmamak için şimdilik bunun nedeni, felsefe ile filozof, sanat ile sanatçı arasındaki bireysel ilişkinin teknik karakterine bağlanabilir. İlk örneklerini Dor ve İon düzenleriyle vermeye başlayan sanat anlayışı, dönemin tarz ve ruhuna göre değişen formları saymazsak, aynı ölçü ve oran geleneğini koruyarak skolâstik tarzı oluşturur. Sanatın ana mahiyetini belirleyen temel anlayış Rönesans’a hatta Maniyerist döneme kadar devam eder. İçeriği, biçimi, konuları önceden belirlenmiş bir faaliyet alanı içinde, sanatçıya alışkanlığa dönüştürdüğü yeteneklerini sergilemek kalır sadece. Varlığın ve hayatın tüm unsurları ile kilise tarafından belirlendiği bu dönemin temel kabulleri, ilk olarak Aziz Petrus tarafından ortaya kondu. Mısırda gnostik felsefenin önemli isimlerinden Klemens, Plotin, Augustin ve son dönemlerde de Akinolu Thomas Hıristiyanlığı antik felsefenin form ve kavramları ile düşünerek bir ekol (okul), yeni bir algı ve kavrama biçimi oluşturdular.(9) Skolastik diye tabir edilen dönemin mantığı işte bu ekol ve ilkelerle inşa edildi, paradigmaya dönüştü.

Paradigma önceden belirlenmiş kalıplar, modeller ortaya kor. Siyasetten sanata, felsefeden teknolojiye kadar hayatın işleyişi bu model ve ilkelere uymak veya uydurulmak zorundadır. O nedenle skolastik, ideolojik olmayan paradigma; paradigma ideolojik skolastisizm olarak anlaşılabilir/anlaşılmalıdır. İster paradigma, ister skolastik kavramlarıyla ifade edelim, hayatın belli kalıplar ve modellerle biçimlendirildiği durumlarda cemaat yapıları öne çıkar. İster sanatçı, ister düşünür, ister normal insan olsun, kişi, özgür arayışlarını, özgür düşüncesini rahatlıkla ortaya koyamaz. Kendi özgünlüğünü ve kişiliğini geliştirecek yollar bulamaz. Herkesin iç rahatlığıyla yaşadıkları iklimde genel yapıdan ayrı düşmeye gerek de duyulmaz. Bütün yollar bireyden cemaate katılma istikametine doğru tek yöndür. Toplumdan, toplumun kabuller sisteminden ayrılmak, karşılığı olmayan, düşünülmesi bile saçma, manasız bir hareket olur. Bu tutum kişiye bir şey kazandırmaz, bilakis çok şey kaybettirir. İşleyiş böyle olunca özgün çabalar, var olacağı, gelişeceği imkân ve ortam bulamaz.

Skolâstik tarz, benzer üsluplar, ölçüler, kavram ve değerler içermesi sebebi ile kimi kolaylıklar da sağlar. Başta sanat ve felsefeyi anlamak isteyenlerin işi pek zor değildir. Çünkü sanatçı ait olduğu cemaat veya loncanın ahlâk ve anlayışını yansıtır. Onun bireysel varlığının önemi, cemaat veya meslek loncasına katkısı oranındadır. Ortaya koyduğu sanat da diğer benzerleri ile aynı form, renk, ölçü, oran, içerik özelliğini yansıttığı ölçüde başarılı olacaktır. Dolayısıyla her sanatçı modelleşmiş şiiri, müziği, resmi veya mimariyi tekrar etmiştir. Dolayısıyla bütün ressamlar biraz Phidias, biraz Andokides, Michelangelo veya Leonardo’dur. Bir eleştirmenin dediği gibi eskiden bütün romancılar biraz Balzac’tı.(10) Dolayısıyla onları anlamak için çok üst düzeyde yoğun zihni yorulmalara gerek olmayabilirdi.

Sanat, modern zamanların ideolojik skolâstik dayatmalarına karşı, insan varlığı adına en soylu başkaldırının zeminini oluşturdu. Modern zamanlarda insanlığın düşünen, hisseden vicdanı, kendisini, en iyi en rahat, sanatın dili ve imkânları ile ifade etti. Başka bir söyleyişle modern zamanlarda gündelik kaygılar döngüsünde işlevsizleşen anlam arayışı, nispeten sanatsal düzlemde sürdü. Aynı akıl aynı vicdan, dün kendisini felsefenin dili ve imkânıyla ifade ediyordu. O nedenle Kandinsky ve Klee’de olduğu gibi soyut dönemde sanatçının duyusal yönelimi, doğası gereği belki biraz savruk gibi algılanabilir. Ancak hakikati görünür olanın arkasında ve insanın iç derinliğinde aşkın boyutuyla sezme hususiyeti ile felsefeye yaklaşır. O nedenle günümüzün sanatçısını eski dönemlerin felsefecileri ile eşleştirenler yanlış sayılmazlar. ‘Modern Sanat Üzerine’ düşüncelerini yazan Klee bir yerinde “Belki de sanatçı gönülsüz bir felsefecidir” der.(11)

Burada kaçınılmaz bir eşleştirme daha yapmamız gerekiyor: O da antik dönemlerden soyut diye tabir ettiğimiz empresyonist veya ekspresyonist döneme kadarki sanatçıları kimle eşleştireceğimizdir? Bu sanatçılar ancak kendileridir. Günümüz anlayışıyla sanatçıdan çok zanaatçı kimlikleri ile faaliyetlerini sürdürürler. Bu durum hafifseyici bir edayla anlaşılmamalıdır. Bilakis, Ortaçağ’ın bilge kişileri “sadece Phidias ve Praksiteles’te değil; fakat köy marangozu ve demircisinde de zihnin bir soyluluğunu, aklın içsel bir gelişimini kabul ettiler. Onların gözünde zanaatkârın erdemi, sırf bir kas gücü veya parmakların çevikliğinden ibaret değildir. O zihnin bir erdemiydi ve en alçakgönüllü zanaatkârı bile ruhun kesin bir yetkinliğiyle donatılıyordu.”(12) Durum böyle olunca kendi kişisel arayışlarının yansıması yerine, din veya devlet kurumlarından aldıkları siparişlerle işlerini yapmışlardır. “Eski sanat sisteminde, hamiler ya da müşteriler özel yerler ya da bağlamlar için şiir, resim yahut beste sipariş ederler, sipariş ettikleri parçanın konusunu, boyutlarını, biçimini, kullanılacak malzemeleri ya da enstrümanları da çoğunlukla kendileri belirlerlerdi ve bütün bu olanlar o zamanlar çok normaldi.”(13) Sanat para ile pazarlıkla yapılan bir iştir. Sanatın ‘yapıp etmek’ ve ‘bir şey üretmek’ anlamı etrafındaki açılımları, önceki yazılarımızda yapmıştık. Ancak mahiyeti gereği sanat, elbette estetik ve güzellik boyutu olan bir etkinliktir. Ama şunu söylememiz gerekiyor: Sanat yakın zamanlara kadar topluma hâkim paradigmanın yansıt(ıl)ma aracı olmuştur.(14) Yani sanat yeni bir hayat aramamış, önermemiş, hatta imkân ve yeteneklerini hayatın mevcut işleyişini meşrulaştırmak, benimsetmek için kullanmıştır. Bu tespitlerle amacımız olumlu veya olumsuz yargıya yol açacak bir şey söylemek değil, olguyu olduğu gibi görmeye çalışmaktır.

Tam burada Baynes’in isabetle tespit ettiği gibi, toplumsal ana konumları itibariyle dinle sanatın birbirine dolaysız bağlı ilişkisi göz ardı edilmemelidir.(15) Bu ilişki düzenine felsefe de katılmalıdır. Hegel’e göre, “felsefe ile dinin içerikleri aynı, amaçları aynı, çıkarları aynıdır… Dini açıklamakla felsefe kendi kendini açıklar ve kendi kendini açıklamakla da dini açıklamış olur”(16) Sanat, din ve felsefe birbirlerine yanaştıkları, yaklaştıkları uzlaşma noktasında amaç birliği yapmışlardır. Skolâstik dönemlerde herkesçe benimsenmiş ortak ilkeler, bir anlamda kitlesel yönelişlerin ortak duygu, algı, düşünce ve bütün bu unsurların hayatın pratiklerine yansıması ile geçerlik kazanmıştır. Benimsenmiş ortak ilkeler; felsefenin de, sanatın da birbirlerini açtıkları, açıkladıkları çizgide sükûn bulmuş, kültürün diğer değerleri ile ortak bir form oluşturmuştur. Form, hayatla ilişkili kültürel dolayısıyla hayati, felsefi, fikri, bedii her türlü farklı motif, simge ve ifade biçimlerini içine alan asıl çerçevedir.(17) Form, hayatın ve toplumun yönü, ritmi değişince değişir. Algılar, anlayışlar, düşünceler, beğeniler, formlarla biçimlenir, formları biçimlendirir. Bu yeni form içinde felsefe ileri, aşkın amaçlarını dinde bulduğu gibi sanat da aynı nedenlerle kendi çalkantısından, iniş çıkışından kurtulmuştur. Sartre, “Sanatın bir yanı her zaman bir yakarıştır” diyordu.(18) Dinin gösterdiği yol ve amaç, felsefenin ve sanatın burayla, buradakiyle yetinmeyen ileri amaçlarıyla örtüşmüştür. Durum böyle olunca sanat da, felsefe de, din de birbirleri için besleme ve beslenme kaynakları olmuştur.

2.
Dünyayı gelip geçici, ahreti kalıcı yurt olarak tasavvur eden dini yaklaşımlar, sanatsal duyarlıklarla örtüşmüştür. O nedenle dinlerin egemen olduğu yer ve zamanlarda sanat, dış dünyayla daha sorunsuz olmuş, tabir yerindeyse sanatçı sükûn bulmuştur. Metafizik, dinin sanatla, sanatın dinle buluştuğu ortak alandır. Çünkü dindar da sanatçı da mevcut imkân ve verimlerle yetinmeye razı olmazlar. Hıristiyan ortaçağının ünlü aziz ve filozofu Augustinus’a (354-430) göre, ne bir vücudun güzelliği, ne havanın hoşluğu, ne bu gözlerim için onca değerli olan ışığın parlaklığı, ne çeşitli şarkıların tatlı melodileri, ne çiçeklerin, merhemlerin ve aromaların kokusu, ne nefis yiyecek ve bal bizi tatmin eder. “Hayır, Bütün bunlar bizi doyurmaya yetmez, çünkü bizim arzumuz, yalnızca göksel vatanda” der Augustin. “Herhangi bir düzensiz tutkunun, hiçbir bozulmanın, hiçbir biçimsiz çirkinliğin, hiçbir can sıkıcı zorunluluğun bulunmadığı, ancak sonsuz sonsuzluğun, güzel gerçekliğin, en büyük mutluluğun olduğu yukarıda” bulacağımız saltığın, koşulsuzun dışında hiçbir şeyden hoşnut olmaz.”(19)

Hoşnut olmak, haz almak varlığın ve hayatın tanrısal realitesidir. Eğer varlığın coşkusu demek olan haz yaratılmamış olsaydı, sonsuz ve içten yenilenme olmazdı. Erdem iyiliğin coşku ile yapılmasıdır. Coşku bir yönüyle sınırları aşan ruhun eriştiği başka haldir. Her başkalığın bize coşku ve heyecan verdiği bir yana, ancak ontolojik anlamıyla coşku, tenin tinsel sıçrayışla hakikate erişme çabası ile hissettiğidir. Durağan olan coşku duyamaz, coşku duymayan hareket edemez. Hazsız varlık hantallaşır, kendi kendini tüketir. Hazsız, hareketsiz varlık kokar, çürür. Haz, hangi istikamete nasıl yönelirse yönelsin, varoluşun gerçekleştirdiği hareketle yaşanan duygudur. Tensel olandan tinsel olana, tinsel olandan tensel olana yönelirken de aynı haz duyulabilir. Varoluşsal diyalektiğin adil, özgürlükçü bir gereğidir bu. Bu böyle olmalıdır ki, tercihlerin ve iradenin bir anlamı, önemi olsun. Sanat insanda yüksek duyguları hazza dönüştürdüğü gibi düşüşü, alçalmayı da hazza dönüştürebilir. Platon’un sanattan korkusu, büyük ölçüde hazdan korkudur.(20) Sanatın ayartmalarının doğruyu karıştıracak ve bulandıracak düzeyde olmasından endişe eder.(21) Denetlenemeyen başıboş hazların toplumu laçkalaştıracağı ve saptıracağı hususunda ciddi kaygıları vardır. Devlet’in 10. kitabının 607. paragrafının a,b,c kısımları onun bu konudaki tereddütlerini açıkça izah eder.(22) Orada, şairlerin şuursuz, sorumsuz zihni ve sözlü tutumlarının hadlerini aşan, toplumda bozucu etki yapan yanlarını ifade ettikten sonra şöyle der: “İşin zevkinde olan benzetmeci şiir, tutar da bize düzenli bir devlet içinde yeni olduğunu ispat ederse, kapılarımızı seve seve açarız ona. Çünkü biz de biliriz bunun insanı nasıl sardığını, ama doğru saydığımızdan şaşmak da imansızlık olur bizim için. Şiirin ne hoş şey olduğunu sen de bilirsin değil mi dostum? Hele Homeros’u dinlediğin zaman.”

“Platon’un tam olarak kınadığı şey, doğru öykünme değil, ussallığın parlak bakışı ya da insanın en iyi enerjisini yukarı doğru iten soylu tutkuların harekete geçirilmesinin tersine, ruhta yanılsamalar ve bozulmalar uyandıran alaycı tutum, ciddi olmayan ‘oyun’dur. Şu örneği verir: Yaptığı şeyleri bilmeyen usta hiç hoş değil doğrusu. Sanatçı yaptığı her şeyi benzetecek, ama iyi mi, kötü mü olduğunu bilmeyecek. Benzetmeye çalıştığı şey de her halde halka ve bilgisizlere güzel gelen neyse o olacak.”(23)

‘Ateş ve Güneş’ isimli hacim olarak küçük ama içerik olarak son derece ileri, yoğun eserinde Murdoch, sanat üzerine Socratik felsefeyi son derece yerinde ve tutarlı kritik eder. “Platon formlar’a bir yandan ışıltılı, ancak gizemli son bir rol verirken görkemli bir mitte imgeyi içtenlikle kucaklamakta ve sanatçıyı kutsallaştırmaktadır. Tek bir gerçek sanatçı vardır, O da Tanrı’dır; tek bir gerçek sanat yapıtı vardır, o da ‘Evren’dir.”(s.66) Platon’a göre, “Sanat, erdemli ölçülülük taşıyan bir yaşamda alçakgönüllü, dingin yerini almalıdır.”(s.22) Platon “şiir sanatına karşı yumuşak bir tavır alır, çünkü iyi şairin tanrısal esin taşıyan bir deli olduğunu kabul etmektedir. Bununla birlikte, tanrısal deliliğin en yüce biçimi güzellik sevgisi, yani, aşık olmaktır”(s. 249) “Güzelliği severiz, çünkü ruhumuz doğumundan önce formları örtüsüz gördüğünden güzelliği anımsamaktadır.”(s. 49)(24) “Platon müzikle ve Pytagoras’ın ölçü aralıklarının sayısal olarak ifade edilebileceğini savunan buluşuyla ilgileniyordu. Sık sık müziksel metaforları kullanıyor ve işitilebilir armoniye kozmik düzenin öğretici bir görünüşü olarak bakıyordu. Platon müziğin simgesel rolünü hiç tartışmadan kabul etmektedir. (Sözgelimi Devlet’in 400 numaralı paragrafında. s. 90) Platon’un kendisi de şiirler yazmış bir kimseydi.(25)

Platon’un görüşlerine anlam vermekte zorlanacağımız tarzda sanata ve sanatçıya karşı çıkması, onları toplumsal düzenin dışına itmesi bizce yanlış anlaşılan bir konudur. Platonun sanat görüşü yeni, farklı değerlendirme biçimlerine konu olmalıdır. Yaklaşık 2500 yıllık değişme ve gelişme aralığında sanatın, felsefenin kazandıkları yeni anlam ve içerikler bizce yanılgının ana temelini oluşturuyor. Zaman içinde kavramlar anlam değiştiriyor. Günümüzdeki karşılıklarıyla farklı dönemlerin kavramlarını açıklamak mümkün değil. O dönemin sanatçısı aşkın boyutları ile hakikati sanat dili ile arayan bir ermiş değildi. Bu tanım üç aşağı beş yukarı o dönemin filozoflarına daha bir uyuyordu. Hatta duruma göre sanatçı yaptığı eserlerle ahlaki düşüşe ortak oluyor, hatta düşüşü sevimli bile gösteriyordu. Bu manada o, güzellikten çok çirkinliklerin aracı olabiliyordu. Anlaşılıyor ki, O, malayaniliğe, boş uğraşlara; çirkinleştiren, çürüten, yabancılaştıran hazlara karşıdır. Denis Huısman Platon’un safsataya dayalı konuşmayla, “göz boyamayla, sahtecilikle, şaşırtmacayla ilgili olan hiçbir şeyin sanat eseri olarak nitelendirilemeyeceğini belirtmiştir. Bu yüzden Platon’a göre tüm sanatlar içinde en tehlikeli olanı resimdir.”(26)

Sanat tensel hazlar karşısında tinsel yüceliği savunmak yerine, tensel hazlar uğruna tinsel duyarlıkları körelten bir faaliyetin temsilcisi olamaz. Bu yanlışlığı sadece sanatçı değil filozof da, siyasetçi de yapsa, Platon onlara da karşı olurdu. Hakikat arayışının zorunlu uğraklarından iyi ve güzel ideasının, en azından Aydınlanmaya gelinceye kadar felsefenin ve sanatın ortak genel amaçları olduğu göz ardı edilmediğinde, Platonik yaklaşım, daha anlaşılır olacaktır diye düşünüyorum. Aslında Platon’un sanata felsefeninkine benzer bir işlev, hatta doğrudan felsefi bir işlev yüklediği söylenebilir. O felsefe ve sofist için uygun görmediklerini sanatçıya da yakıştıramıyordu. Değil mi ya, sanatçı için, hoş görülmeyen kimi davranışlar, felsefeci için hoş mu görülüyordu? Görülmüyordu.

Amaçları, yöntemleri bakımından Platon felsefesi ile sanat alanı, birbirine en kolay geçişler sağlayıcı mahiyette sahip gözüküyor. Bir bakıma Platonik tarz, felsefenin sanat duyarlığı ile yapılmasıdır. Her ikisi de sezgiye ve saf duyumsamaya dayanır. Oysa diğer geleneklerde ampirik unsurlar daha fazla öne çıkar. Aristo, Platon okulunun diyalektik retoriğine, gözlemi, gözleme dayalı mantığı ve ölçülebilirlik kıstasını ekleyerek, neredeyse bilimsel disiplinin ilk ciddi temellerini attı. Aristo sanat ve estetik konularına belki müstakil olarak yer veren ilk filozoftu. Ancak O, işaret ettiğimiz nedenlerle, konuları öncekilere göre daha nesnelleştiriyor, daha dışarıdan bir bakış ile ele alıyordu.

Aynı felsefi gelenekten gelen Aristotales, genel anlamda mimesis teorisine ve idealar şemasına karşı değildir. Belki de siyasal yapının üst seviyesinde görev almasının kimi mecburiyetleriyle mevcut felsefi şemayı daha yumuşatmış, genişletmiştir. “Aristotales, bir ‘sanat değerleri’ kuramı ortaya atmıştır; bu kuram, ‘Sanatsal hakikat’ kavramının özgün bir yorumuna dayanır. Bu kurama göre sanat yapıtının göreli bağımsız, kendine özgü yasaları, ahlâksal bir amacı vardır ve sanat yapıtına temel oluşturan düşünce, çelişkisizdir.”(27) Ünlü filozof, mimesisi inkâr etmiyor olmakla beraber, ona içerik ve amaç olarak kimi eklemeler yapmıştır. Ona göre sanat toplumdan uzak tutulmamalıdır. Bu mümkün de değildir. Aristo’nun bu düşüncesini Platon’a eleştiri olarak anlamamalıdır. Platon sanatçıyı toplumdan uzaklaştırmıyor, sadece siyasal örgüte almıyor. Aristo, bir araç olarak sanatın iyilik için olduğu kadar kötülük için de kullanılabilecek mahiyetinden yola çıkarak, onu birinci amacı gerçekleştirmenin vasıtası olarak görüyor. O’na göre sanat, insanın iyileştirilmesinde, vazgeçilmez bir işleve sahiptir, sahip olmalıdır.

Aristotales için sanat, normal şartlarda insanın yaşamaya tahammül edemeyeceği ya da çıplaklığıyla görmeye katlanamayacağı gerçeklere katlanabileceği bir alandır. “Bu açıdan ‘Katharsis’ olarak bilinen kuramı, aslında sadece arınma ve ruhsal bunalımlardan kurtulmanın bir yolu değil, epistemolojik bir kuram olarak da görülebilir. Zira ancak sanat yoluyla birçok gerçeği kavrayabiliriz.”(28)

Aristo başta şiir ve tragedya olmak üzere (o dönem için bu iki türün birbirinden ne ölçüde bağımsız oldukları da ayrı bir konudur. n.e) sanatsal faaliyetleri toplumsal iyilik için etkili bir araca dönüştürmekten yanadır. Poetika’sında yine ‘katharsis’ kavramıyla şu yalın düşüncesini dile getirir: “Tragedyanın ödevi, uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu tutkulardan temizlemektir.”(29)

Katharsis teorisiyle içerik ve amaç olarak sanat yeni baştan düşünülmekte, bir anlamda felsefeye yaklaştırılmaktadır. Sanata ve sanatçıya daha yüksek amaçlar gösterilmektedir. Sanatçı, belki de Hıristiyanlıkla birlikte ruh ve kişilik olarak bu yüksek amaçlara daha bir yaklaşacak, ruhunu daha dolaysız saran aşkın dalga ile kendi sesini, rengini, biçimini bulacaktı. Böylece “din ile sanatın yolu kesişmekte, hayatı anlamlandırıp tanzim eden din, sanatı da etkilemektedir”(30) Bu nokta, Hıristiyan Avrupa’sında dini temelde felsefenin de, sanatın da sükûn buldukları ortak zemini oluşturacaktır. Felsefenin sanat gibi, sanatın felsefe gibi yapıldığı o dönem, tatmin olmuş her nefsin cezbeyle zikre durdukları dönem olacaktı.

______________________

1 -Osman Polat, Sanat ve Estetik Üzerine Notlar, s.39, Akdeniz yay. Antalya 2003.
2 -DabneyTownsend, Estetiğe Giriş, s.12,çev. Sabri Büyükdüvenci, İmge yay. Ank. 2002.
3 -TitusBurchard, Aklın Aynası, s.76, çev. Volkan Ersoy, İnsan yay. İst.1997.
4 -Umberto Eco, Günlük Yaşamdan Sanata, s.181, çev. Kemal Atakay, Adam yay. İst. 1991.
5 -Afşar Timuçin, Estetik, 3. bas. s.93, İnsancıl yay. İst.1998.
6 -Afşar Timuçin, age, s.78.
7 – Şükran Kurdakul, Şairce Düşünmek, s.25, Gerçek Sanat yay. İst. 1990.
8 -Hegel, Mantık Bilimi,2. bas. s.9, çev. Aziz Yardımlı, İdea yay. İst 1986.
9 -bkz. H. Nur Erkızan, A. Kadir Çüçen, Felsefe Tarihi I, -Antik Çağ ve Orta Çağ Felsefesi Tarihi, s.216-222,
Sentez yay. Bursa 2013.
10-(Bilmiyorum hangi eleştirmeci, yeni bir kitabın yapraklarını açarken biraz sızlanıyordu: Gene bir Balzac! Artık Brunetiére’in görüşünden ne kadar uzağız: Elli yıldan beri iyi bir roman her şeyden önce Balzac’ın bir romanına benzeyendir.” Şimdi aksine olarak, bir roman Balzac tipinden uzaklaştığı ölçüde, bizi sarıyor, diyeceğimiz geliyor.” s.41, François Mauriac, “Roman”, Burhan Toprak, Din ve Sanat, Hece yay. Ank.2004)
11 -Paul Klee, Modern Sanat Üzerine, 3.bas. s.43, çev. Rahmi Er Öğdül, Altıkırkbeş yay. İst. 2007.
12 -Jacques Maritain, “Pratik Zihnin Bir Erdemi Olarak Sanat”,Felsefe Logos,Y:1, S:4, s.100, İst.1998,
Daha geniş bilgi için bkz. Richard Sennett, Zanaatkâr, çev. Melih Pekdemir, Ayrıntı yay.İst.2009.
13 -Larry Shiner, Sanatın İcadı, s.202, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı yay. İst.2004.
14 -Lev Kreft, “Sanatın Siyaseti ve Siyasetin Sanatı” s.18-39, Sanat Siyaset –Kültür Çağında Sanat ve Kültürel
Politika- 3.bas. Ed. Ali Artun, İletişim yay. İst. 2011.
15 -Ken Baynes, Toplumda Sanat, 2.bas. s.67, çev.Yusuf Atılgan, YKY yay. İst.2004.
16-Kaan Özkan, “Felsefileştirilmiş Bir Din”in Olmazlığı”, Felsefe Logos, s.134, Yıl:1, S.4, İst. Eylül 1998.
17-Jacques Ranciére, Estetiğin Huzursuzluğu, s.69, çev.Aziz Ufuk Kılıç, İletişim yay. İst.20012.
18 -John Berger, Şiirin Saati, s.13, çev. Gönül Çapan, Adam yay. İst.1988.
19 -Remo Bodei, Güzelin Biçimleri, s.74, çev. Duru Kundakçı, Dost Kitabevi yay. Ank. 2008.
20 -Iris Murdoch, Ateş ve Güneş, s.27, –Platon Sanatçıları Niçin Dışladı?- çev. Serdar Rifat Kıroğlu,
Ayrıntı Yay, İst. 1992.
21 -Remo Bodei, age, s.34.
22-Eflatun, Devlet, s.294, Çev. Sabahattin Eyyüboğlu, Sabahattin Cimcoz, Remzi Kitabevi Yay. İst. 1980.
23 -bkz. Devlet, 602-b, s.288, 289.
24 -Iris Murdoch, age’den.
25 -Iris Murdoch, age, s.24)
26 -Denis Huısman, Estetik, s.20, çev.Cem Muhtaroğlu, İletişim yay. İst.1992.
27-Manfred Buhr, Alfred Kosıng, Bilgi Kuramı- Sanat Kuramı, s.42, Çev. Veysel Atayaman,
Birim Yay. İst. 1984.
28 -Jale Nejat erzen, Çoğul Estetik, s.89, Metis yay. İst.2011.
29 -Aristotales, Poetika, s.22, Çev. İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi Yay. İst. 1987.
30 -Yılmaz Can, Recep Gün, İslâm Sanatına Giriş, s.22, Dem yay. İst.2009.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇÖZÜM / Ay Vakti
YANKI / Mustafa Özçelik
SANAT GİBİ FELSEFE, FELSEFE GİBİ SANAT / Necmettin Evci
YUSUF’UN DÜŞLERİ / M. Ragıp Karcı
İLKYAZ GÜLÜŞÜ / Recep Garip
Tümünü Göster