İLKYAZ GÜLÜŞÜ

177
Görüntüleme

Dağ Çiçeği
“Nasıl anlatsam sana bir dağ çiçeğini sevdiğimi
Güvercinlerle haberler saldığımı nasıl anlatsam
Yoruldum artık dağ çiçeğim, yayla gülüm
Güneşe baktığımda seni, denizi gördüğümde seni
Bülbül öttüğünde seni hatırlamıyorsam eğer
Bil ki ölümüm yakındır
Sesimi duymuyorsan, beni arayıp sormuyorsan
Yolun sonundayım..”
Bir Leyla Düşü

Bu baharın sabah vaktinde duyduğum ezan sesi, ruhumu yeniledi. Anladım ki dua vaktidir. Bütün ağaçlar, bütün bir yeryüzü bu vakitte duaya yöneliyor gibi. Her şey kendisini göstermek için bir gayret içine giriyor. İnsanların hallerine benziyor mevsimlerin halleri de. Değişiyor, değiştikçe farklılıkları da beraberinde taşıyor. Doğarken ağlayan, ölünce ağlatan insanoğlu bu ikisi arasında yaşadıklarıyla ne mevsimler barındırıyor içerisinde. Doğduğunda ezan okunuyor kulağına, vefatındaysa salalar veriliyor eşi dostu koşup cenaze de tanıklık etsinler diye. Biri bahardı diğeri ise son bahar yapraklarını döküverdi bütün ağaçlar. Havalar yine ısınıverdi. İnsanın üzerine çullanan kışlıklar bir anda sandıklara, bohçalara, dolaplara gönderilirken yerine bahara uygun cilbaplara çevriliverdi. Çarşı pazar papatyalara dönüşüverdi. Karşı duvarın üzerinde gözüken sincap izlenmeyi hak ediyor artık.
Meydanlarda “gel vatandaş gel, ne alırsan al beş liraya, on beş liraya” çığırtkanlığı gözlerimin önünden bir yıldırım hızıyla gelip geçiyor. Seksen öncesi üniversite yılları, Beyazıt Meydanı’ndaki hareketlilik, Eminönü Cami’inin önündeki koşuşturma bir filim şeridini andırıyor. Bir bahar sevinciyle lalelerin rengârenk dokusu parkları ve meydanları coştururken, menekşelerin, sümbüllerin kokusu çiçekçilerin sepetlerinden evlerimize giriveriyor.
Şimdi kışın hantal yapısı gitti, heyecanlı bir mevsime girdik. Heyecanı insan seviyor. Doğanın kendisinde de anlaşılmaz derecede heyecanlar var. Aslında buradaki benzerlik insanın kuru bir balçıktan olan mayasıyla bir ilgisi de olmalıdır. İnsanın gülen yüzü neyse baharın gülüşü de odur. Baharın muştusu olan çiçekler ailesi, her bir ışıltıya, göze, sese ve harekete gülücükler yağdırıyorsa, insanında öyle bir özelliği olmalı. Her bir adıma karşı, bir adımı, her bir tebessüme karşı bir tebessüm ve her bir tedirginliğe, zulme, savaşa, çığlığa karşı da olanca gücüyle var oluşunu ortaya koymaktadır.
Dağların sert rüzgârları yerini rüzgârgülüne bırakmıştır. Kışın sertliği yüzüne yansımış olan insanın kanı ısınmış ve ayrı bir tebessüm, ayrı bir gülüş, ayrı bir tazelik yansımıştır. Yalçın kayalıkların ucunda açan zambakların vakti gelmiştir. Erik ağaçlarının, zerdali ve bademlerin gülüşleri çocukların aklını başından almış, gencecik liselileri papatya fallarına yöneltmiştir. Bu insan doğasının doğal bir sonucu olarak insanlığın ortak paylaşımlarından olsa gerektir. Ben bu mevsimde okumayı daha çok seviyorum. Resim yapmayı, şiir yazmayı daha çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Her bahar geldiğinde Tolstoy’un “Anna Karanina”sı gözlerime ilişir. İlk yaz girişi olarak liseli yıllarımda büyük bir heyecanla okumuştum. O günlerin taşıdığı bir büyü olsa diye düşünsem de bende ki varlığı sürekli hale gelmiştir. “Anna” okunmalıdır hele hele bu bahar mevsiminde. Ilık günler kapının eşiğinden içeriye girerken. Aşkın anatomik bir romana çevrilişini kırıla döküle yaşanılışını, vazgeçtim denildiğinde vazgeçilemezliğini, kendisini sürgünlere tabi tutsa da sürgüne gitmekle aşktan kaçılamazlığını daha bir dizi yaşamöyküsünü okursunuz. Hislenmiş yüreğinizle kıskanılacak düzeyde olduğu kadar kızdıran, tedirgin eden, olmaz böyle şey dedirten bir tren yolculuğuna benzer. Okumayı alevlendiren bir romandır. Bahara uygun düşer. Sanki yazın alevine tutuşturur okuyucuyu ve ardından “Karamozof Kardeşler” gelir avucunuzun içine konar ki bir kelebek konuşu kadar kutlu, heyecanlı, ince ve zarif dokunuşlarla artık vazgeçilmeziniz oluverir. Dostoyevski’ye ait olan bu roman hayatınız boyunca önemseyeceğiniz dönüp dönüp okumanız gereken büyük insanlığın romanlarındandır.
Fedor Pavloviç Karamazov’un esrarengiz ölümü yalnızca okuyucuyu meraklara sürüklemez, o dönemde uğultu halinde yayılır toplumun içine ve merak insanların en tedirgin oldukları unsurlardan biridir. Akıl almaz oyunların kurgulandığı roman yazarına güç verir. Bir düşünürün kaleminden çıktığını haber eden bu roman hayatın bütün unsurlarını içinde barındırır ki ölüm, aşk ilişkisi ile para ve ün vazgeçilmezliği belirlerken hayata estetik bir örtü halinde müdahale edense sanat, edebiyat, felsefe, fikir ve şiir devreye girer. Bu güne değin bu romanı aşan bir roman koyulmadıkça en baş eserlerden biri olma hakkını her daim elinde tutmaktadır. Birinci kitabın ilk sözleri Yohanna İncili 12. Baba ait şu cümlelerdir; “Size gerçek, gerçeğin ta kendisi olarak diyorum ki: Toprağa düşen bir buğday tanesi yok olmazsa, sadece bir buğday tanesi olarak kalır; fakat yok olursa, o zaman bereketli ürün doğurur.” Bu cümleler aslında gelecek için de şunları söylemek durumunda bırakır yazara; “nezaketimden ve kurnazlığımdan” yazdım.
Bahar demiştik ya içimde uçuşan kelebeklerin çeşitliliğine inanamazsınız. İnsanı büyüleyen kanatlarındaki ahenk, eşsizlik, gözlerindeki çekicilik bir şairin hayatını altüst edecek düzeydedir. Ali Nar’ın “Arılar Ülkesi”ne girmiş gibi hissetmenin adımlarını bahçenin çitisini kaldırıp içeriye dalınca idrak ediyorum. Toprağın buğulanmış yüreğine Anadolu’nun yemyeşil ekin tarlalarının bir güven duygusu içerisinde burçak sesini andıran hışırtısı, kısa zaman sonra ağustos böceğinin ötüşünü haber veriyor ki çekirgelerin sıçrayışları ağır çekimle ele alınması gereken ibretlik sahnelerden birisi gibi geliyor. Havva ablam, evimizin önünde ki domates çitilleri, fasulye ve soğanların diplerini kazmakla meşgulken “bana bir tas su getir” nidasıyla ona doğru yöneliyorum. Fuzuli’nin “Leyla ile Mecnun”u, Şeyh Galip’in “Hüsnü Aşk”ı gözlerimin önüne düşerken Toros Dağları’nın ünlenmiş aşığı Karacaoğlan’ın atının kişnemesi köyümüzün üst tarafındaki “Kaş”tan hissedilir gibi gelince gayrı ihtiyari dönüp bakmak durumunda kaldığımı da hatırlıyorum.
“Ala gözlerini sevdiğim dilber
Sana bir tenhada sözüm var benim
Kumaş yüküm dost köyüne çizildi
Bir zülfü siyaha nazım var benim
 
Ak ellere al kınalar yakınır
Ala göze siyah sürme çekinir
Dostu olan dost yoluna bakınır
Dosta giden yolda izim var benim”
Bir dağ çiçeğini o zamanlarda sevmiş olmalıyım. Çiğdemlerin bahar fısıltısı, tespih ağaçlarının bembeyaz büyüleyici muştusunu takip edense Çukurova’nın vazgeçilmez Portakal çiçekleri, bir aşkı çağırıyor olması “Dadaloğlu”nu hafızalarımıza getiriyor. Yunus Emre’nin her daim baş konuk olduğu imam odasında İmamı Gazal’inin “İhya-ı Ulumiddin” dersleri derinleştiriyor. Dadaloğlu yerinde duramıyor ve
“Ilgıt ılgıt seher yeli esiyor,
Gavur dağlarının başı dumanlı.
Gönül binmiş aşk atına aşıyor,
Bre beyler, cünunluğun zaman mı?
 
 
Aşağıdan iskân evi geliyor,
Bezirgânla koç yiğide gülüyor.
Kitabın dediği günler oluyor,
Yoksa devir döndü ahir zaman mı?
 
Dadaloğlu’m sevdası var başımda,
Gündüz hayalinde gece düşümde.
Alışkan tüfekler dağlar başında,
Azrail’den başkasına aman mı?” diye şiirini söylüyor.

Annemin ilahileri yüreğimin ilk türküleriydi sanki. Yunus’a ait olan bu ilahileri sonraları fark ediyorum. Yukarı cağıldaki üzüm bağlarını, üzümüne budayan Abdullah emmimin ustalığını da sonraları anlayabiliyorum. Gülüşmeler eşliğinde çeşmeden su doldurmaya giden köy kızlarının esenliği, şenliği baharın tülbentlere düşüşünü en iyi gösteren ögelerden olmalıdır.

Kuşluk sonrası beni büyüleyen dut ağacının altındaki sedire uzanıyorum, kız kardeşlerim Asiye ve Halime gezintiden çaktırmadan beni izliyorlar. Onların izleyişlerini görmezlikten gelerek elimdeki kitapları karıştırıyorum. İlk kitabım “Fususul Hikem”, sırasıyla “Fıkhı Ekber”, “Çağdaş Şiir Antolojisi”, “Huzur”, “Yitik Cennet” ve “Herkes İçindeki Dünya Kadardır”. Kitaplara olan düşkünlüğümü “Dürdane” ablam biliyor. Ablamın arkadaşı, Haçça ablamın da kızıdır. Beni kızdırmaktan zevk alıyor. Sonra bir bardak çayım geliyor ve okumaya başlıyorum. Havanın sükûneti, mis gibi kokan nanelerin yemyeşil yaprakları narçiçeklerinin fıkırdayarak gülüşlerini haber veriyor.

Bu mevsim kitabın doğayla daha da yakınlaştığı bir mevsimdir. Kitapla ağaç arasında var olan beraberlik, bir ağaç altındaki kitap okuma tutkuma ne kadar anlam katıyor fark etmesem de biliyorum ki sayfalar kendiliğinden biterek bir diğerine doğru çağırıyor. Okuyorum ve okudukça büyüyorum. Her kitabın içindeki sırrı her okuyucu elde edemiyor lakin kimi okuyuculara bu sırrı aktardıklarından da kuşku duymuyorum. O nedenle birçok sırrı, bilgelerden elde etmenin yolunun da okumak olduğunu söylüyorum.

Şimdi baharı okuyorum, dağ çiçeklerini, ebegümeçlerini, develikleri, fesleğenleri, turaçları, keklikleri, bıldırcınları okuyorum. Okumanın farklılıklarını da idrak etmiş olmanın eşsizliği içerisinde gelincik ağaçlarının İstanbul’da erguvanlaştığını görmenin mesrurluğunu da düşleyerek derin bir nefes çekiyorum. Üzerime baharın uykusu çöküyor, göz kapaklarıma bir ağırlık biniyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇÖZÜM / Ay Vakti
YANKI / Mustafa Özçelik
SANAT GİBİ FELSEFE, FELSEFE GİBİ SANAT / Necmettin Evci
YUSUF’UN DÜŞLERİ / M. Ragıp Karcı
İLKYAZ GÜLÜŞÜ / Recep Garip
Tümünü Göster