ÖLÜMÜNÜN 30. YIL DÖNÜMÜNDE NECİP FAZIL VE ŞİİRİNDE FİKİR ÇİLESİ

289
Görüntüleme

1983 yılının baharında “ sonsuz bahar ülkesi ”ne hicret ederek sevgilisine kavuşan Necip Fazıl Kısakürek, “soy kafalar”a atfettiği “fikir çilesi”ni bir aşk kudreti ve yakıcılığında duyan engin ve büyük sanatkâr, fikir ve dava adamlarımızdan biridir.
Bütün bir hayatı “çile” olarak yaşayan Necip Fazıl’a göre “eser vermenin ilk şartı çile çekmektir. Tohum çatlarken ve hayvan doğururken, belli başlı birer oluş çilesi içindedir. Kaldı ki insan…” (1) Bu yüzdendir ki, onun fikrini, sanatını, aksiyonunu, topyekûn şahsiyetini besleyen “ var oluş hummasının biricik ifadesi” olan ıstırap ve çile çekme duyarlılığıdır. “İnsanlar hayatlarında bir kere buluğ acısı çekerler, fakat dehanın çocukları onu birçok kere çeker, zira böylece her defa gençleşirler” diyen Goethe, bu tespitinde ne kadar haklıdır.
“Varlık muhasebesinin sancısını çeken üstün zekânın, meçhulleri yakalamanın cehdi ile kıvranan delici aklın, mutlak doyumu arayan kalbin ve bu yolda her türlü çilenin ağırlığını kaldırmaya âmâde ihtiraslı benliğin tezahürlerini Necip Fazıl’ın ilk eserlerinde bütün nüanslarıyla görmek mümkündür.” (2 )
“Azap, saçlarıma ak,
Yüzüme çizgi serdi.
Ruhumu, çırılçıplak,
Soyup çarmıha gerdi.”
(1928, sh.299)
1934 yılı, Necip Fazıl için hayatının yepyeni ve çok önemli döneminin başlangıcı olur. İslâm dışı bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii’nde vaaz veren Allah dostu Abdülhakim Arvasi Hazretleriyle tanışır ve ondan kopamaz. Bu yeni dönemde meşhur “Çile” şiirini yazar.
Necip Fazıl’ın sanatında zirve olarak kabul edilen “Çile” şiiri, şairin fikir çilesinin hangi aşamadan geçerek kemale erdiğini ve “üstün çile”nin gayesine nasıl ulaştığını göstermesi açısından da çok önemli ve değerlidir.
“Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam/ Gezdirsin boşluğu ense kökünde!” diyerek “Çile”sine başlayan şair, kâinat büyüklüğündeki bir yükü üzerine alıyor. Avcının yukarıdan üstüne çektiği okla “can elması” yanmaya başlıyor.

“Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.”
(1939, Çile, sh.16)
“Artık öğrendiği bütün gerçekler, yaşadığı hayatın dayandığı değerler, eşyanın hakikati ve bütün hükümler tepetaklak olmuştur. Şair, bu acı ile haykırmakta ve böyle görmektense körlüğü tercih edip kalp gözü ile her şekli yerli yerinde bulma arzusunu belirtir.” (3)
Şair N.Fazıl, bundan sonra “cinnet uçurumu”nun kenarında gezinmektedir. Çünkü o, bütün fikirlerinin düğüm düğüm, yumak yumak olduğu beyninin sancısını çekmektedir.
“Aylarca gezindim yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın
Her fikir, içimde bir çift kelepçe.”
Metafizik ürpertiyle yanan beyni, şimdi kâinatı idrak peşindedir. Eşyanın küçüklüğüne, rüyasını gözsüz gördüğüne, zamanın yuvarlaktaki raksına hayret etmekte ve sonunun ne olduğunu merak etmektedir. Bu sebeple şair, yakıcı ve kavurucu bir fikir azabını duymaktadır:
“Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam selam sana haşmetli azap,
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.”
Bilmecesine yol arayan, göğün yedinci katına, annesinin duasına sığınan şair, teselliyi “katillerin çeşmesi” uykuda aramaktadır. Ama o asıl sırrı ararken beyninde gülleler patlamakta ve cinnet geçirmektedir. Fikir çilesi artık en büyük işkencedir:
“Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime geçtim böylece.
Gördüm ki ateşte, cımbızda yokmuş
Fikir çilesinden büyük işkence.”
Akrebin nokta nokta sokarak ruhuna ve kafasına akıttığı zehire karşı şair, bir “panzehir” bulma cehdindedir. Kaçak ve kurnaz ufuklar, yumak olan yollar, karşısında rüyasını bozan sihirbaz “bir mavi ışık” tutmaktadır. Fakat şairin fikir çilesi, beyninde zehirli bir kıymık gibidir.
Lügatten, eski esvaplardan ve aynalardan asıl kimliğini soran şair, dev sancılarının kaynağını keşfetmiştir. Dağların, taşların bile yüklenemediği “kutsal emaneti” taşıma görevine insanoğlunun talip olduğu hakikatini kendi ruhunda hissetmeye başlamıştır: “Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim/ Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,/Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,/ Dev sancılarımın budur kaynağı!”
Bunca çile ve ıstıraptan sonra şair, gerçeğin kucağına düşer; geçmiş ve gelecek zamanın “çetin bilmecesi”ne erer. Böylece açılan kapıdan “mavera dede”ye ulaşan Necip Fazıl, bin bir avizeyle yanan maddenin “sırça sarayı”ndan uzaklaşır ve “bilinmez meşhur” diye tavsif ettiği Rabb’i bulur ve ona yönelir. Artık içindeki ukdenin kaynağı da bulunmuş olur. Bilinmez meşhuru bildikten sonra “gölge varlık” ta barınamayacağını anlayan sanatçı, gözünü “ büyük sanatkârlığa” dikmiştir. Şimdi onun tek bir meselesi vardır: Sonsuzluğa varmak.
Bundan sonra o, “öz benliğini dişleyen” ve “beyni zonk zonk sızlayanlardan biri”dir. Çünkü o, “cemiyetin rahminde doğum sancısı” ve “mukaddes emanetin dönmez davacısı”dır. Artık o, “üstün çile”yle “cüce sanatkârlıktan” kurtulmuştur. O, artık “entelektüel kriz”ini “soylu bir çile”ye dönüştüren büyük bir dava adamıdır.
“Evet, kafam çatlıyor, güya ulvi hastalık;
Bendedir, duymadığı dertlerle kalabalık.
Büyük meydana düştüm, uçtu fildişi kulem;
Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem.
Üstün çile, dev gibi gelip çattı birden: Tos!!!
Sen, cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos!”
(1947, Muhasebe, sh.403)
Necip Fazıl ; “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak,/ Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak!” diye fildişi kuleden meydanlara inip “mâsum Anadolu’nun saf çocuğu” olan Müslüman Türk milletinin haykıran gür sesi, “hor, öksüz ve büyük bir dava”nın yılmaz savunucusudur artık. “Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,/ Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!” (Sakarya Türküsü)
Büyük mütefekkir Necip Fazıl, “ kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemine ciğerinden kan çekerek yırtınan, paralanan” bir sanatçıdır. O, “fikrin ne fahişesi, ne de zamparası” olmuştur. “ O, inkâr selinin karşısında aşılmaz bir kale, zulmün bütün zorlamalarına karşı geçilmez bir engel, küfrün bütün yaygarasına rağmen susturulamayan bir ses ve Yunus’lardan, Mevlana’lardan bir nefestir.” (4) Yüzyılda bir eşine rastlanan bir deha olarak, açtığı Büyük Doğu bayrağıyla “altın bir nesil” yetiştiren Necip Fazıl, bu milletin gözünde artık “şairler sultanı”dır. Anadolu’yu kürsü yapan Üstad Necip Fazıl, “Surda bir gedik açmak” ve “dava taşını gediğine koymak” için Büyük Doğu’yu “mektep” haline getirir.
O, sözünün dostu olanlardan fikir sancısı çekmelerini beklemektedir:
“Lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı,
Yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?..”
(1980, sh. 433)
Şairin kalbi ise, “zıpkın düşünceler”den dolayı “iğne yastığı” gibidir. Yanıp tutuşan kalbinin ve çileli başının tek tesellisi ise “mutlak hakikat”e ulaşma ümidiyle secde etmektir: “Zonklayan başım benim, kan pıhtısı cerahat./ Ona yastıkta değil secde yerinde rahat…”
Üstad Necip Fazıl Kısakürek, ölünceye kadar bu büyük ve soylu fikir çilesini çekmeye devam etmiştir. O, adeta çileyle yoğrulup pişmiştir. Hakk’ın rahmetine kavuşmadan bir sene önce, çilesini “Hâlim” isimli şiirinde şöyle terennüm etmektedir:
“Bilemem hangi âlemden bu toprağa düşeli;
Yataklara serildim, cam kırığı döşeli,
Kafam bir cenk meydanı, kokusu kan ve barut;
Elindeyse düşünme, gücün yeterse unut!” (5)
(1982, sh. 306)

DİPNOTLAR
1- Necip Fazıl Kısakürek, Başmakalalerim 1, Büyük Doğu Yay., İst. 1990, sh.33
2- Erdem Bayazıt, Mavera Dergisi, 1983 Temmuz, Ağustos-Eylül, Sayı: 80-81-82, sh.49-50
3- Yrd. Doç.Dr.Hasan Çebi, Bütün Yönleriyle Necip Fazıl Kısakürek’in Şiiri, K.T.B.Yay, Ankara 1987, sh.286
4 – Osman Nuri Ekiz, N.Fazıl Kısakürek, Meşale, Mayıs 1979, sh.32
5- N.Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yay, 10. Baskı, İst. 1985
Şair, yazar, fikir ve dava adamı Necip Fazıl Kısakürek, 26 Mayıs 1904’te İstanbul’da doğar. Amerikan ve Fransız kolejleriyle Bahriye Mektebi’nde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirir. Sorbon Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde bir yıl okur. Paris’te kumara aşırı düşkün oluşundan dolayı, şair tahsiline devam edemez.
Paris dönüşü bankalarda müfettiş ve müdür olarak çalışır. Necip Fazıl; Robert Koleji, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakülteleri gibi okullarda hocalık yapar.
Şairliğe ilk adımını on yedi yaşındayken annesinin arzusuyla atan Necip Fazıl Kısakürek, “Kaldırımlar” isimli şiiriyle çok büyük bir şöhrete kavuşur.
1934 yılı, Necip Fazıl için hayatının yepyeni ve çok önemli döneminin başlangıcı olur. İslâm dışı bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii’nde vaaz veren Allah dostu Abdülhakim Arvasi Hazretleyle tanışır ve ondan kopamaz. Bu yeni dönemde meşhur “Çile” şiirini yazar. “Bilinmez meşhur” diye tavsif ettiği Rabb’i bulur ve ona yönelir. “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış./ Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış!”
Necip Fazıl, artık “beyni zonk zonk sızlayanlardan biri”dir. Çünkü o, “cemiyetin rahminde doğum sancısı” ve “mukaddes emanetin dönmez davâcısı”dır.
Üstad Necip Fazıl,“üstün çileyle cüce sanatkârlık”tan kurtulmuştur. Ama daha önce onu göklere çıkaran devrimbazlar, manevi dönüşümünden sonra ona vebâlı ve cüzzamlı muamelesi yapmışlardır.
Necip Fazıl 1943’te “Büyük Doğu” dergisini çıkarmaya başlar. Hocalıktan istifa etmek zorunda kalır. Elli kişilik sınıflar yerine bütün Anadolu’yu kürsü yapan Necip Fazıl, “Surda bir gedik açmak” ve “dava taşını gediğine koymak” için Büyük Doğu’yu “mektep” haline getirir.
İsmet Paşa ve tek parti yönetimine muhalefet etmesi yüzünden çok sayıdaki dâvâda yüzlerce yıl hapsi istenen Necip Fazıl, üç buçuk yıl zindanlarda çile çeker. Hemen hemen bütün Anadolu şehirlerinde (Terme’de bile) verdiği konferanslarla cemiyete Büyük Doğu adını taşıyan İslâm davasını anlatan Necip Fazıl, aynı zamanda da bir fikir, dâva ve aksiyon adamıdır. “Sakarya” isimli meşhur şiirinden sonra Üstad Necip Fazıl “cemiyet” ve “dâvâ” ağırlıklı şiirlerle tiyatro, tarih, siyaset, din, tasavvuf, fikir, kültür, sanat, edebiyat dallarında çok önemli eserler verir.
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak,/ Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak!” diye fildişi kuleden meydanlara inip “mâsum Anadolu’nun saf çocuğu” olan Türk milletinin haykıran gür sesi olmuştur.
“Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,/ Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”
Necip Fazıl, “fikrin ne fahişesi, ne de zamparası” olmuş, namuslu ve cesur bir fikir adamıdır. O, zulmün karşısında susturulamayan bir ses ve Yunuslardan, Mevlânâlardan bir sestir. O, “şairler sultanı”dır.
Yüzyılda bir eşine rastlanan bir deha olarak, açtığı Büyük Doğu bayrağıyla “altın bir nesil” yetiştiren Necip Fazıl’ın gençlere bıraktığı vasiyetten bir bölümle yazımı bitiriyorum: “Allah’ı, Allah dost ve düşmanlarını unutmayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız.”
26 Mayıs 1904’te doğan ve 25 Mayıs 1983’te, ardında yüze yakın eser ve yüz binlerce gençlik bırakarak “canların canı“na kavuşan şairler sultanı, fikir ve dava adamı Üstad Necip Fazıl’a Allah’tan rahmet dileğiyle…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇÖZÜM / Ay Vakti
YANKI / Mustafa Özçelik
SANAT GİBİ FELSEFE, FELSEFE GİBİ SANAT / Necmettin Evci
YUSUF’UN DÜŞLERİ / Mehmet Ragıp Karcı
İLKYAZ GÜLÜŞÜ / Recep Garip
Tümünü Göster