ÖLÜMÜ TANIYINCA HAYAT

224
Görüntüleme

   Yaşamak ve yaşatmak için uğraş verenler yok mu? Şu yaz sıcağında, bahçede, toprak üstünde ters dönen böcek ve onu titrek elleriyle düzeltmeye çalışan ihtiyar. İkisi de epeyce bir zamandan beri uğraşıyor. Böcek ters döndüğünden beri… İhtiyar da böceği gördüğünden beri; acılarını- ağrılarını, nereden-nereye ve nasıl geldiğini düşünmeyi bırakıp, güçlükle yerinden kalkmak için uğraşıyor. Elinden tutan biri olsaydı, ama bahçede kimse yoktu. Sağlıklı bir insan için son derece kolay bir işti yerinden kalkmak. Ama onun için, onun gibiler için değildi. Güçbelâ kalktı. Bastonuna iyice yüklene yüklene aradaki kısacık yolu zorlukla kat etti. Bir de çömelmek vardı, böceğe ulaşmak için. Ayakta, bastonun ucuyla düzeltemezdi. Oldukça fazla titreyen kolları ve elleri ile değil ayakta, yanı başında otururken bile düzeltmek için, bayağı uğraşması gerekecekti. Düşmeyi de göze alarak –çünkü çoğu zaman birilerinin yardımı ile oturup kalkıyordu- ve azami dikkat göstererek eğildi. Çömelmek isterken hafif düşer vaziyette toprağa oturdu. Bu onun iş yapabileceği en iyi pozisyondu aslında. Çömelerek dengesini sağlayıp da kolayca iş yapamazdı. Bu yüzden düştüğüne aldırmadı. Hatta yarı memnun bile oldu. Az daha yakınında olsa…
Tersyüz olan böceğin ayakları kıpır kıpırdı hala. Dönmek için uğraşıyordu.
“Bilirim senin de hayatın değerlidir,’’ dedi ihtiyar. “Sen de hayatını seviyor, yaşamak istiyorsun. En kanlı-canlı hadi diyelim delikanlı zamanında insan hayatının değerini pek bilemiyor. Daha doğrusu neye sahip olduğunu tam bilmiyor. Neye sahip olduğunu bilse… Göğsünden çıkan her soluğun dönmeyeceğini… Geçen zamanın onu harap ederek geçtiğini bilse… Belki de yalnız ölümü tanısa yetecektir. Çünkü ölümü tanıdıkça tahtında yükselecek-yücelecektir hayat. O zaman değil insana kıymak- insanı kırmak, bir böceğe bir çiçeğe kıyamayacak artık. Bir gülün rüzgârda dağılışı-savruluşu bile dokunacaktır ona. Kimi yârine gül demeyecektir, gülün ömrü az olur diye… Kimi dünyanın vefasızlığına yoracaktır bu kısa ömrü. Kimi kelebek ömrü diye teşbihlerde bulunacaktır. Bakmaya kıyamayacak, dokunmaya korkacaktır üç-beş günlük ömürlere.
Bir eve ya da bir kente gelip-gitmek gibi değildir hayata gelip, gitmek. Anlamı da bu kadar değildir. Anlamına yeryüzüne geldiğinden beri kafa yorar da insan, her sonradan gelen de bir şeyler eklemiş veya çıkarmış olduğu halde yine de tam bir mutabakat sağlayamazlar. Mutabık olunan yerler var elbet. Hem de çok. Ama dediğim gibi tam değil. Hiçbir zaman da olmayacak. Ve hep sonradan gelenler önce, eskileri beğenmeyecek -Hani evladın önce ebeveynini beğenmemesi, ama yaşlandıkça onları anlayıp-onlara hak vermesi, ya da ister istemez benzemesi gibi. Mesela ben hiç anneme benzemiyordum. Hiçbir şeyimle benzemiyordum. Ama kırk küsur yıl sonra bir gün annem soru sorarken fark ettim ki, ben onun gibi soru soruyormuşum. Tabii daha sonra ne benzerlikler buldum-ama sonunda onlardan pek farklı bir şey de bulamayacaklar. Belki ifade ederken biraz farklı-dolaylı-süslü cümleler kuracaklar. Hani biraz tarz değişikliği yapıp… Yani dönüp dolaşıp sonuçta aynı kuyuya belki başka iplerle inecekler. Bir de aynı kuyuya ışıksız inenler olmuş ve olacak ki… Bunlar da tıpkı Mevlana’nın hikâyesinde, karanlıkta file dokunup da; filin kulağına dokunanın onu yelpazeye, ayağına dokunanın onu sütuna, hortumuna dokunanın da onu büyük bir hortuma benzetmesi gibi, yetersiz benzetmeler yapacaklar. Kendilerinden emin, kesinlikle bu, budur diyecekler. Kesinlikle bu… Fil hangisi mi? Gel de işin içinden çık bakalım.
Bu, budur veya şu, şudur denilen ama yine de kırk bin tane farklı izahı bulunan ve hayatımızda esaslı yer tutan şeyler ise ne kadar çok. Mesela ucundan- kulağından bir şeyler açıklar adamın biri, hayat budur der. Bir başkası ruhu dondurmuş gibi ruh budur der. Hatta sevdiklerine ya da sevmediklerine kendi kafasına göre ruhlar uydurur ve onların ruhu budur der. Sevgi budur, aşk budur, şiir budur, vefa budur, gözyaşı budur, ayrılık budur, vuslat budur, doğru budur. Ve sair bölük-pörçük, ucundan-kulağından, tam ifadeden yoksun şeylerdir hepsi. Ama…
Ama fil, hepsi. Ya biri çıkıp da, hepsi desin şunların, hepsi. Hayat hepsi… İnsanlar sayısınca, kavramalar sayısınca, ifadeler sayısınca, neyi yaşıyorlar- neyi yaşamışlarsa- yaşayanlar-yaşanacaklar sayısınca hepsi. Canlılar- cansızlar, gök-bulut, taş-toprak, kum sayısınca hepsi. Ancak hepsi yukardan bakınca sonsuz bir tabloyu tamamlıyor. Mesela diyelim aşk: Aşk adına bütün sözler, sayısız farklı ifadeler, bütün yaşanmışlıklar ve yaşayanlar toplanınca aşk, aşk oluyor. Böyle büyüdükçe, tariflere sığmadıkça daha göz kamaştırıcı oluyor. Yeniden âşık oluyoruz aşka.
Hadi bir tek Leyla’yı çıkardık diyelim, Mecnun’un mecnunluğundan söz edilemiyor artık. Mecnun kalmıyor ortada. Ve Kays düşmüyor çöllere, efsaneleşmiyor. Şiirlerde, türkülerde, misallerde geçmiyor. Aşk bahsi Kays ismiyle pek alakadar olmuyor. Aşk bahsinden düşelim mi Mecnun’u -düşmek zorundayız, çünkü Leyla yok-. Bak şimdi onu çıkarsak o zaman da:
‘Mende Mecnun’dan füzun âşıklık istidadı var.
Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var.’
Diyen Fuzuli’ye yazık olmaz mı? Bu mevzuda kiminle kıyaslasın kendini? Yine bu hususta yeteneklerinin kimden üstün olduğunu ispatlamaya çalışsın. Fuzuli’yi de düşelim mi? Olmaz artık, bu silsile akıp gider böyle. Demek ki, söylenmiş-söylenecekleriyle, yaşanmış- yaşanacaklarıyla-yaşayanlarıyla aşk hepsi. İşte fil, yelpazesi-sütunuyla ve sairesiyle hepsi. Ve hayat…
Sıkma boğazımı. Sıkboğaz etme. Bir genişlik lazım, daralıyorum. İlla da şu veya bu değil. Biraz daha geniş tut yüreğini. Ve de ki, hepsi. Yok yok, biliyorum, senin bir itirazın yok. Ne atalarından, ne senden olmuş, ne de gelecek nesillerinizden olacak. Yalnız insan kendi başını dara sokuyor, sonra da kurtulmaya çalışıyor. Bağlıyor, sonra çözmeye çalışıyor. Kırıyor, yapmaya çalışıyor. Dağılıyor-dağıtıyor, toplanmaya-toplamaya çalışıyor. Yani insan işte…
Ama ne olursa olsun en çok insana yakışmıştır hayat. Diğerlerinin ve kendinin hayatına tanık olduğundan belki de. Böyle çok düşüp kalktığından, değerini bulunca, değer verdiğinden… Düşündüğünden yani. En çok insana yakışmıştır. Çok şeyle alakadar olduğundan… Derdime ortak bütün âlem… Alakadar olduğum ve benimle alakadar olan her şey. Ya senin derdine ortak ya da senin derdini dillendiren? Yine bir insan değil mi? Bak şimdi kendimi bırakmış seninle uğraşıyorum. Üstelik ben yaş yetmiş iş bitmiş kabilinden biriyim -yaş da sorun mu? Asıl belimi çökerten hastalık-. Var diğerlerini de sen düşün. Neyse ya… Sen düşünme… Sözgelimi ağzımdan çıktı işte. Zaten ben senin yerine de düşünüyorum.
Söz aramızda ölüm de insana yakışmıştır ve mezarlar da… Ağır başlı mermer kavuklarıyla… Unutulmuş garip de olsa, hani başında dikili taşı bile kalmamış olsa, saygın ölüleriyle. Böcekler ve diğer hayvanlar için mezarlıklar mı? Olmadı hiç. Evet, küçükken ölen kuşumu toprağa gömmüştüm. Kim bilir daha kaç çocuk ölen köpeğini, kedisini toprağa gömmüştür. Bir böceği gömen var mı, bilmiyorum. Ben hiç gömmedim. Belki oyun olsun diye yapan çocuklar olmuştur. Bir de salgın hastalıklarda kireçli kuyulara gömülmüş hayvanlar var tabii. Şu son saydıklarımda bir saygınlık yok galiba.
Evet, evet mezarlıklar da insana yakışıyor. Ya da insan toprağı şereflendiriyor. Hatta cesedinin eliyle… Eşref-i mahlûkat mı? Bir kez daha amenna. Duyuyorsun ya, neye elini değdirse bozabileceği gibi, neye elini değdirse güzelleştirebiliyor.
Şu sana uzanan parmağım, seni öldürebileceği gibi hayatını da kurtarabilir.
Yo, korkma. Ölümü tanıyorum ben. Dolayısıyla senin hayatının da ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum. Hem şimdiye kadar ki çabamın neden olduğunu artık bilmen gerek.
Korkma. İşte bu kadar.
Sen sağ ben selamet.’’

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇÖZÜM / Ay Vakti
YANKI / Mustafa Özçelik
SANAT GİBİ FELSEFE, FELSEFE GİBİ SANAT / Necmettin Evci
YUSUF’UN DÜŞLERİ / Mehmet Ragıp Karcı
İLKYAZ GÜLÜŞÜ / Recep Garip
Tümünü Göster