TÜRKÇENİN GÜCÜ ÜZERİNE

332
Görüntüleme

   Türkçenin yetersizliğini dile getiren aydınlarımız var. Dilimizin mahiyetini idrak edememiş, ruhunu çözememiş bir aydın tipi. Bunlar, Türkçenin yetersizliği, içine kapanıklığı ve daima başka dillerden ödünç kelime alan edilgen bir dil olduğunu dile getiriyorlar. Bilhassa Meşrutiyetten bu yana süregelen Batı dillerinden yapılan tercümelerde, bazı bilimsel kavramların karşılığının bulunamadığı fikri de yaygındır. Onlara göre bir bilim dili olarak Türkçe yetersizdir. Bazı aydınlar da Türkçenin yayıldığı coğrafyanın farkında değiller. Meşrutiyet aydını Fransızcanın karşısında şaşkındı, şimdikiler İngilizcenin etkisindeler. Bu dillerin çok yaygın olduğunu, nereye giderseniz gidin İngilizceniz varsa iletişim zorluğu çekmeyeceğinizi ileri sürüyorlar. Bu tespiti yaparken, Türkçenin pek yaygın olmadığı fikrini işliyorlar. Çoğumuz bu türden olumsuz tespitlerin etkisinde kalıyoruz. Türkçeyi zayıf, yetersiz ve küçük bir alana sıkışmış dil olarak kabul ediyoruz. Bu sanıyorum şu sebeplerden kaynaklanıyor:

1.Tarihi hafızanın kaybından kaynaklanıyor. Eğer tarihi hafızamızda bir kayıp olmasa, Türkçenin çok değil daha geçen asrın başlarında büyük bir coğrafyada konuşulduğunu görebilirdik. Türkçenin etkisini ve gücünü göstermek bakımından sizinle bir anımı paylaşmak isterim. Geçtiğimiz yıl, Osmangazi Belediyesi’nin ev sahipliğinde Üsküp’e gitmiştik. Sultan Murad Camii haziresinde mezar taşlarını, kitabeleri incelerken dalmışım. Sanki Bursa’da Muradiye Camii’nin bahçesindeyim. Ben mezar taşlarıyla meşgulken hemen caminin yanı başında, köhne ahşap evlerden birinden gelen Türkçe ilahi sesini fark ettim. Bıraktım mezar taşlarına bakmayı, oracıkta bir kenara oturdum, o sesi dinledim. Bir genç hanıma ait olmalıydı bu ses; ince, narin ve edalı bir ses. Hem Türkçenin hem de musikinin hakkını veren bu sesi tanımayı çok isterdim; olmadı. Okunan bu ilahiyi o anda kayda alabilirdim, hayır o da olmadı. Bazı anların kaydını, ancak gönül kamerasıyla alabiliyorsunuz. Kulağımdan gönlüme dolan bu sesi, bu güzel Türkçeyi, bu bozulmamış, eğilip bükülmemiş bu telaffuzu unutmak mümkün mü? Daha evvel yazdığım bu hatıranın başlığı, “Türkçenin Gücü” adını taşıyordu. Fakat acaba aynı isimli bir çalışma yahut program olmuş mu diye, internette şöyle kısa bir gezinti yaptım, gördüm ki aynı adla TDK’nin geçtiğimiz senelerde bir dizi konferansı olmuş. Daha sonra meşhur dilcimiz Doğan Aksan’ın da aynı adla bir kitap yazdığını öğrendim. Demek ki, Türkçenin gücünü genç nesillere ve bazı dil bilmez aydınlara hatırlatmak için bir proje başlatılmış.

2.Bilim anlayışından kaynaklanıyor. XVIII. yüzyıldan itibaren gelişen Batı kaynaklı sosyal ve beşeri bilimler ile sağlık ve fen bilimlerindeki yeni buluşları görüp, bilimin sadece Batı dilleriyle yapılabileceğini sanıyoruz. Bilim evrenseldir. Evrensel olan her düşünce ve buluş yerel dillerle anlaşılır ve anlatılır.
Dil canlıdır; yenilenir, yeniler. Bilimi alırken, kendi dilimizin kelime üretim tekniklerine uygun kavramlar üretilebilirdi. Bunun için II. Meşrutiyette bir dil encümeninin kurulduğunu ve bilimsel kavramları Türkçeleştirme çalışması yapıldığı biliniyor. Ancak bu çaba bazı siyasi mülahazalarla akim kalmıştır. TDK’nin yegâne amacı, bilimsel kavramları Türk ruhuna uygun bir söyleyişle yeniden ele almak olmalıdır. Dolayısıyla, bilim dili zamanla Türkçeleşir. Bunda herhangi bir mânia yoktur. Kaldı ki, bugün bilim anlayışlarında da değişmeler görülmekte; Batı kaynaklı bilimler sorgulanmaktadır. Çünkü Batı kaynaklı bilimler sömürgeci zihniyetle ortaya çıkmış, insanları kendi dil ve kültür dünyalarından kopararak sömürgeleştirdikleri gibi tabiatı da sömürerek çevre sorunlarına sebep olmuşlardır. Bugün herhangi bir korkuya, kaygıya ve endişeye kapılmadan Türk kültürünün temel değerlerinin bilimsel dille yeniden üretilmesi gerekir.

3.Ticari kaygılardan kaynaklanıyor. Uluslararası pazara açılan Türk firmalarının, bu pazarda tutunabilmek için ürünlerini batı dilleriyle markalaştırdıkları görülmektedir. Bazen yurt içinde de yabancı marka düşkünlüğüne bağlı olarak marka isminde Batı kökenli kelimeler kullanılmaktadır. Ticari hayatta dil kaybı yaşanmaktadır. Bu pazar arayışının yanında kendimize olan güvensizlikten de kaynaklanıyor. Kaliteli ürünü, Türkçe bir isimle pazara sunmanın hiçbir sakıncası olamaz. Belki başlangıçta yabancı müşteri telaffuz problemi çekebilir. Ama sunulan ürünün kalitesi, o güçlüğü aşmayı sağlayacaktır. Türkçe güçlü bir dildir. Bu konuya çokça dikkat çekmek gerekir.

Türkçe geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Son iki yüz yıldır yolumuzu şaşırdık, yerimizde duruyoruz. Ama olsun, işçi gibi gidip Batı’da tutunan yurttaşlarımızın bu dili daha geniş bir alana yaydıklarını görüyoruz. Ama bu yayılma Türk diline ilgiyi uyandırmıyor. Bilimde sanatta eskiden olduğu gibi atılımlar yapmalı ve korkmadan Türkçeyi kullanmalıyız. Türkçe gerek fonetik, gerekse de morfolojik açıdan güçlü bir dildir. Doğan Aksan’ın Türkçenin Gücü adlı eserinden yola çıkarak bir iki hususu sizinle paylaşmak isterim.

Evvela, Türkçe kelime türetme yeteneği bakımından zengin bir dildir. Eklemeli dillerin en güzel özelliklerinden biri kelime üretme imkânlarının çok geniş olmasıdır. Kökten kelime türetildiği gibi türetilmiş kelimelere yeniden ekleme yapma imkânı bulunmaktadır. İkinci olarak Türkçede kelimelere vurgu sayesinde anlatım çeşitliliği sağlanabilir. Mesela “Onu buradan atmalıyım.” cümlesinde her kelimeye ayrı ayrı vurgu yapalım, göreceğiz ki hangi kelimeyi vurgularsak o unsura daha fazla dikkat çekmiş oluyoruz. “Kimi buradan atmalısın?” sorusuna cevap; “Onu buradan atmalıyım.”. “Onu nereden atmalısın?” sorusuna ise; “Onu buradan atmalıyım.” şeklindedir. Yine, “Onu ne yapmalısın?” sorusuna cevap; “Onu buradan atmalıyım.” şeklinde olacaktır. Bir de tabi, dilin zenginliği ve gücü kelime sayısıyla ölçülemez. Çünkü bazı dillerde gizli kelimeler de vardır. Nitekim Türkçe gizli kelimeleriyle zengin bir dildir. Deyimler, mecazi anlatımlar, teşbihler, istiareler… Ve bir de arkaik kelimeler. Bugün kullanılmayan ama dilde var olan kelimeler. Mesela, “Sigarasında birkaç içimlik yer kalmıştı.” cümlesindeki içimlik kelimesine yüklenen anlam, başka hangi dilde olabilir? Türkçe kendini ispat etmiş en eski diller arasındadır. Günümüzde Türkçe kadar köklerine bağlı bir dil çok azdır. Avrupa dillerinin geçmişi 400-500 yıllıktır. Dünyada birçok dil yokken Türkçe 1300 yıldır yazı dili olarak kullanılıyor. Türkçe konuşma dili olarak da kullanılmıştır. 5000 yıllık Orhun Abideleri’nde bu tespit edilmiştir. Orhun Abideleri’nde kullanılan dil çok gelişmiş, kuralları oturmuş anlamları ile dikkat çekmiştir. Dünyada 12 milyon m2 de Türk dili çeşitli lehçeleri ile kullanılmaktadır. 200 milyon kişi Türkçeyi kullanmakta olup, Türkçe dünya üzerinde konuşulan 5. dil konumundadır.

Türkçenin en önemli avantajı, okunduğu gibi yazılan-yazılabilen bir dil olmasıdır. Bir sesi ifade ederken tek bir harf kullanılmaktadır. Bu açılardan okuma yazma öğrenimi ve bilimsel isimlendirmelerde üstünlük taşımaktadır. Her dil etkiye açıktır; ödünç kelimeler alır, kelimeler verir. Türkçeye Arapçadan ve Farsçadan pek çok kelime girmiştir. Bu doğru; ama bu dilimizin zayıflığına işaret etmez. Kelimeyi almışız, fakat ona yeni bir ruh, yeni bir anlam da kazandırmışız. Mesela müsaade kelimesine bakalım. Bu kelimeyi birinci anlamıyla izin, ruhsat; ikinci anlamıyla elverişlilik, uygunluk ve üçüncü anlamıyla yardım anlamında kullanıyoruz. Genellikle ilk iki anlam için kullanıyoruz. Oysa kelime Arapça kökenlidir; isimdir, bu dilde asıl birinci anlamı, yardım etmektir. Herhangi bir Arap’a, “Müsaadenizle yemek yiyeceğim.” deseniz şaşırır kalır; “Kocaman adamsın, ben sana nasıl müsaade edebilirim?” der. Bazı aydınlar Türkçenin mantığını kavramadan asırlardır kullandığımız ödünç kelimeleri sözlüklerden çıkarmak istediler. Dilde bir ikilem yaşandı. Doğu kökenli kelimeleri dilden söküp atmak büyük bir tarihi, kültürü, sanat, edebiyat ve bilimi atmaktı. Hafızayı silmek! Peki, silindi de ne oldu? Boşluğu kim doldurdu? Tabiat boşluk kabul etmez. Nitekim İngilizcenin istilasına uğradık. Şimdi de aynı aydın zümre, Türkçeyi korumaktan ve geliştirmekten söz ediyorlar. Bu bir ikilemdir. Kimse korkmasın; tarih ve coğrafya bilincinden yoksun aydınlar müdahale etmedikçe bizim dilimize bir şey olmaz. Dil, bir zihniyet işaretidir. Kullandığımız kelimeler zihniyetimizi, kültür seviyemizi, ilgilerimizi ve değerlerimizi ele verir. Mesela eskilerin kullandıkları, ama bizim unuttuğumuz bazı deyimler var. Deyimler tamamıyla zihniyetin aynasıdır. Eskilerin şöyle bir deyimi var: Nahoş hadiseleri fâl-ı hayır addetmek. Bu bugün yok. Hüsn-i ta’lil sanatı var. Ama şiiri, şiir dilini kaç kişi biliyor? Hoş bakış var; şimdilerde içi boşaltılan hoşgörü tabirinden çok daha yüce bir deyim. Burada bir hususa tekrar işaret etmek isterim; dili korumak, yabancı kelimelere savaş açmak değildir. Kelimeleri yerli yerinde kullanmakla dil korunur. Neden, yoğun, adına, hani, artı gibi her yerde ve her zaman kullandığımız kelimeleri şöyle bir düşünelim. Bunları kullanırken onca kelimeyi nasıl tedavülden kaldırdığımızı da düşünelim.

Etimolojik kökeni ne olursa olsun, kelimeyi doğru telaffuz edip yerli yerinde kullanmak… Budur dil bilinci. Bakın eskiler, “Kelimeleri zevki selîm ile kullanmaktan” söz ederler. Nedir zevk-i selîm? Zevk ne? Selîm ne? Zevk kelimesini kullanıyoruz; zevk aldım, zevkli, zevklenmek, zevksiz diyoruz. Zevk; tad alma duyusu, tad, lezzet, haz, hoş vakit geçirmek, hoşa giden şey gibi anlamlara geliyor. Zevkine varmak, zevkini okşamak, zevkten dört köşe olmak, zevk sahibi, zevk duymak gibi deyimler de var. Ama estetik kavrayış anlamında zevk-i bediî ifadesi artık yok. Zevk-i tahattur; hatırlama zevki de yok. Neden? Bediî de tahattur de artık kullanılmıyor.

Zevk-i selîme gelelim. Selîm; kusuru, noksanı olmayan, doğru anlamlarına gelir. İkinci anlamıyla tehlikesiz, zararsız ve habis olmayan anlamları da var. Bir üçüncü seviyede temiz ve samimî anlamları da var. İmdi, zevk-i selîm derken noksansız, kusursuz zevkten, temiz duygulardan söz ediyoruz. Dilde kusursuz, dilin zevkine ermiş bir şekilde konuşmak! Peki bu nasıl olacak? Efendim, nutuk çekerek dil korunmaz, dil bilinci inşa edilemez. Dil, o dille yapılan bilim, sanat ve edebiyatla gelişir. Dili iyi kullanan yazarların eserlerini okuyarak dil bilincine erilir. Dikkat ederseniz, “okumak” demiyorum, “dili iyi kullanan yazarların eserlerini” okumak diyorum. Ben Ahmet Haşim’i, Yahya Kemal’i, Tanpınar’ı, Samiha Ayverdi’yi öneriyorum. Niçin? Çünkü bu yazarlar, tarihinden ve dilinden korkmayan, ürkmeyen, çekinmeyen yazarlardır. Listeyi daha da uzatmak mümkün; ama asıl başucu kitabı, Yunus Emre Divan’ı olmalıdır.

Dil kelimesi, biliyorsunuz, sadece lisan anlamına gelmez; aynı zamanda gönül anlamı da vardır. Türkçe, Yunus gibi gönül adamlarının elinde incelmiş ve gelişmiş bir dildir. Türkçe Yunus’un dilidir. Yunus aşk ve gönül adamıdır; çelebidir, efendidir. Çelebidir; çünkü bilgedir. Efendidir; çünkü insana ve doğaya saygılıdır. Türkçe, insana ve kâinata saygılı bir dildir; insan merkezlidir, çevrecidir. Yunus’tan uzak düştükçe Türkçeden de uzaklaşıyoruz. Mesela, Yunus’un dünyasından gelen ecdadın kullandığı iki tabir var; birisi koku hakkı ve ötekisi de cumalık. Bu iki tabir bugün şehir hayatı içerisinde kayboldu gitti. Ne demek koku hakkı? Ne demek cumalık? Koku hakkı, pişirilen lezzetli bir yemeği komşularla paylaşmaktır. Cumalık ise cuma akşamı yani Perşembe günü evde pişirilen akşam yemeğinden mahallenin yoksul, dul ve yetimlerine bir tabak da olsa ikram etmektir. Türkçe, bu dili iyi kullanan insanı çevresine karşı duyarlı hale getiriyor, gönül adamı ediyor. Kim ne derse desin, bizim dilimiz güçlü bir dildir; gönlümüz zengindir, kültürümüz engindir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇÖZÜM / Ay Vakti
YANKI / Mustafa Özçelik
SANAT GİBİ FELSEFE, FELSEFE GİBİ SANAT / Necmettin Evci
YUSUF’UN DÜŞLERİ / Mehmet Ragıp Karcı
İLKYAZ GÜLÜŞÜ / Recep Garip
Tümünü Göster