İĞNELİ ZARF

227
Görüntüleme

   Askeri cemse, köyün öbür tarafından gelip hızlıca Ahmetlerin evinin önünden geçti. Evraklar muhtara teslim edilmiş, askerlik yolu gözükmüştü.
Titrek bakan gözler onun üzerinde geziniyor, Ahmetsiz bu ev nasıl olacak diye düşünüyorlardı. Tor top olmuş ayrılık hüznü, yüreklere oturmuştu. Ağızları bıçak açmıyordu. Bu yörede evde bir erkek evladı çok şey demekti. Kaygıları evin tek erkeği Ahmet’in gidecek olmasıydı. Behiye Ana bin bir zorlukla büyütüp bu yaşına getirdiği Ahmet’ine gözü gibi bakmış, bir an olsun yanından ayırmamıştı. Şimdi de uzun bir süre ondan ayrı kalacaktı. Ne kadar süreceğini kimse de bilmiyordu. Dört yıl dahi askerlik yapan oluyordu. İzinler hemen alınamaz, alınsa da kısa zamanda bitiyordu. Bu ayrılık Behiye Ana için uzun bir zaman demekti. Evin bir köşesinde, kendi ördüğü seccadesi her an seriliydi. Ahmet’in gidecek olmasını kabullenemiyordu. Uzadıya kıldığı namazlarının ardından hıçkırıkları duyuluyor, oturduğu yerde öylece kalakalıyordu. Ahmet’ini bağrına basıyor, kokusunu hissetmeye çalışıyordu. Ayrılık vakti yaklaşınca metaneti daha da azalıyordu.
“Ahmet’im döneceksin oğlum, kavuşacağız ” dese de, kendine söz geçiremiyordu.
Evleneli daha iki ay olmuştu. Eşi Şemse’nin utangaçlığı daha geçmemiş, aileye alışmaya çalışıyordu. Ahmet biricik eşini öylece bırakacaktı. Boğazında düğümlenmiş ayrılık acısıyla onu düşünüyordu:
“Şemse ola ki sende çocuk emaresi belirirse bundan nasıl haberim olacak?” dedi.
Son zamanlarda bu soru zihinlerinde geziniyor, bir çare düşünüyorlardı.
Tek iletişim aracı mektuptu. Uzadıya sıralanan satırlarda; hasretler, sevgiler, hüzünler canlanır, mektuplar kâğıt olmaktan çıkar, efsunlu bir yapıya dönüşürdü. Köyde okuma yazma bilen bir kişi vardı. O da askerde öğrenmişti. Asker mektupları ona yazdırılır ve ona okutulurdu. Ahmet ile Şemse, bu mahrem durumu ona yazdıramazlardı. Bir yolu bulunmalıydı. Sonunda çaresini buldular. Böyle bir durumda Şemse zarfa bir iğne koyacaktı. Ahmet de baba adayı olduğunu böylece anlayacaktı.
Ayrılık vakti gelip çattı. Merkebin sırtında şehre, oradan da uzun bir tren yolculuğu başlayacaktı. Ablaları eşi ve ihtiyar babası Ahmet’i köyün çıkışına kadar uğurladılar.
Gözlerde yaş, gökyüzü kurşuni, duygular coşkundu.

Okuma yazmayı ve dili askerde öğrendi. Erzurum’un serin havası ağustosta dahi iyice hissediliyordu. Gözleri yuvalarına iyice çekilmiş, uzaklara dalıp dalıp gidiyordu. Rengi soluk haki elbiseleri içinde bakışları nizamiye kapısındaydı. Yoldan geçen otobüslere bakıyor, memleketine gideceği günü düşünüyordu. Üç ay geçmişti. Ahmet’in birkaç mektubu gelmiş, beklediği iğne bir türlü gelmemişti. Askerlerin enselerinde bitler eksik olmuyor, haftalarca banyo yapamadıkları olurdu.
Güneş tepeye tırmanmıştı. Hafif yel yüzleri yalıyordu. Bu vakitte bütün askerler ağaçların arasına dağılırlardı. Yaprakların arasından seyrekçe düşen güneşin cılız ışınları etkisizdi. Yapraklar söyleşiyor, askerler uzandıkları çimenlerin serinliğini iyice hissediyorlardı. Ahmet uzanmış dinleniyordu. Nizamiye girişinde hızlı adımlarla hemşerisi Hüseyin’in sesi duyuldu. Bir taraftan koşuşturuyor, diğer yandan bağırıyordu.
“Ahmet, müjdemi isterim. Sana mektup var…”
Asker ocağında birine mektup gelse, diğerlerine gelmişçesine yüzler güler, gözler ışıldardı.
Ahmet mektubu açar açmaz silkeledi. Ellerinin arasından bir iğne çimenlerin arasına düşüverdi.
İğneyi eline aldığında dünyalar onun olmuştu. Yüzlerce kilometre öteden, Şemse’nin eli değdiği iğneye tekrar tekrar baktı. Sevinçle Hüseyin’e sarıldı:
“Hüseyin; baba oluyorum, biliyor musun, baba oluyorum” dedi
İğneli zarftan sonra, karmaşık duygularla yerinde duramaz olmuştu. İzin gününü iple çekiyordu
Ülke genelinde katı bir yoksulluk hâkimdi. Asker ocağında da bu yoksulluk iyice hissediliyordu. Koğuşlarda basık bir hava herkesi bezdiriyordu. Askerler, yastıklarını yeşil otlarla doldururdu. Günler sonra otlar kurur, hışırtılı, kulak tırmalayıcı sesler rahatsızlık verirdi.
Bir gece, askerler yorgunluğun etkisiyle derin bir uykuya çekilmişlerdi. Bir anda bütün alay silah sesleriyle irkildi. Askerler yataklarından fırladılar. Silah sesleri korna seslerine karışıyor, sokaklarda insan seli kaynıyordu. Seçimleri demokrat parti kazanmıştı. Ülke tek parti yönetiminden kurtulmuştu. O gece, coşku sabaha kadar sürdü.

Gün içinde askerler birkaç defa içtima alanında toplanırdı. Güneş ikindiye doğru seğirmekteydi. Yüzlerde, ip gibi dizilecek olmanın gerginliği ile günün yorgunluğu okunuyordu. Herkes yerini ezberlemişti. İçtima alanı, bir uzman çavuşun tok ve buyurgan sesiyle inledi:
“Ahmet ay… Ahmet ay, kimse buraya gelsin!”
Ahmet’in kalp atışları hızlandı. Göz bebekleri irileşti. Merak korku karışımı duygular boğazında düğümlendi. Şimdiye dek bu şekilde çağrılmamıştı.
“Komutanım seni istiyor Ahmet. Hızlı adımlarla. Haydi, arş…”
Komutan bir kâğıdı imzalıyordu. Ahmet’i uzun uzun süzdü.
“Asker, bir aylık izin çıkardım. Gidebilirsin.” dedi
Ahmet, sorgusuz sualsiz kağıdı aldı. Sorusu olsa da soracak cesareti kendinde bulamadı.
İzin zamanına daha iki ay vardı. Komutanı da bir şey dememişti. İyice işkillendi. “ya… ” ile başlayan senaryolar ardı ardına zihnine hücum etmeye başladı. Huzursuzluk ve telaş her yanını sarmıştı. Aile fertleri gözünün önünden geçip geçip duruyordu. Acaba ne olmuştu? Eşi, ablaları, anası…
İlk otobüsle memleketine yollandı. Köy yoluna girdiğinde karanlık çökmüştü. Köyün içine henüz giren sürülerin arkalarında bıraktıkları katı toz bulutları daha dağılmamıştı. Burnunda hissettiği koku tanıdıktı. Bu kokuyu dahi özlemişti. Yolda, komşuları Salih’le sımsıcak kucaklaştılar:
“Ahmet’im hoş geldin.”
Ahmet, Salih amcanın gözünde bir şey arar gibiydi.
“Ahmet’im ne diyebilirim ki? Eve gidiyorsun işte…”
İçinde kaynayıp duran volkan gittikçe harlanıyordu. Kerpiç evin tahta kapısını usulca açtı. Şemse’nin kucağındaki bebeği gördü ilkin. Göz göze geldiler. Gözler çoğaldı: ablaları, ihtiyar babası herkes Ahmet’e bakıyordu. Gözleri annesini aradı sonra. Köşede serili seccade artık yoktu. Koca ev tokat olup yüzüne çarptı sanki. Bütün vücudu karıncalandı. Gözleri yuvalarına sığmıyordu.
“ana dedi, anam nerde?” Sesi boşlukta yankılandı.
Sulu gözlerden ses çıkmıyordu.
“Anam nerde, söyleyin! …Anaaaam”
Evin sofasında öylece yığıldı kaldı.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇÖZÜM / Ay Vakti
YANKI / Mustafa Özçelik
SANAT GİBİ FELSEFE, FELSEFE GİBİ SANAT / Necmettin Evci
YUSUF’UN DÜŞLERİ / Mehmet Ragıp Karcı
İLKYAZ GÜLÜŞÜ / Recep Garip
Tümünü Göster