BİR HÜZÜN MELTEMİ BİR ESRİK BAKIŞ

135
Görüntüleme

Kime gönül verir isem, benim ile yâr olmadı
Halim bilip derdim sorup bana vefadâr olmadı
Yunus Emre

Ben her akşam giderken seni burada bırakıyorum. Bir hüzün meltemi bir esrik bakışla birlikte… Üzgün bir eda ve kırık bir yürekle baş başa… İçinde yıldızlar kopuyor, yolculuklar başlıyor hayatın kırık dökük yanlarından uzun endişelerin hüküm sürdüğü karanlığa doğru… Derin bakışlarıyla hayatın diğer yüzünü anlatanların hikâyeleri geçiyor zihninden… Uzun muhabbetler, umutsuz sevdalar çektikçe ellerinden, darmadağın bir manzara ortasında, dargın gönüllere, hicranlarıyla meşhur büyük aşklara mısra üstüne mısra diziyorsun. Kanattıkça zamanı, kanattıkça gerçeği ve hayali, parçalanmış bir coğrafyadan yeni ülkeler kuruyorsun.
Hüzünleri dağlar gibi büyük gövdeleri; mavzerleriyle kurşun yağdıran eşkıyalara terk ediyorsun. Yüreğin ülken gibi; çelişkiler, endişeler, kopuşlar ses veriyor her bir köşesinden… Ufka doğru yürümenin büyük cesaret istediği yolculuğu bir türlü yapamıyorsun. Savruluşlar elinde oyuncak olmuş sarhoşlar gibisin; düştükçe bir o yana bir bu yana, bir kırmızılık sarıyor ortalığı ve hançerenden yükselen feryat, değdiği sinelere kendinden bir iz bırakıyor.
Ayrılıklardan ve terk edilmişliklerden arta kalan acıların eseri olarak… Üzerinden yıllar geçse de unutamadığın, hep hatırladığın ve üzüldüğün, bazen yaşın yaşın ağladığın anılarınla birlikte… Kendi içinde sürgün bir hayata tanıklık eden sen, akşam olunca belki dinlenirsin ve belki ertesi gün beni güleç bir yüz takınarak, mutlu olduğuna inandırır ya da aldatırsın diye… Gün gün uzaklaşan yürek yangınlarına duyarsız, sadece kendileri için yaşayan ve bencillikleri cihanı tutan insanların yaptıklarına bakıp da şaşıran birilerinin hâlâ yaşadığına inanmak için yaptıkların, ruhuna her gün yeni çentikler atıyor.
Sen böyle vurdukça başını taştan taşa… Sen böyle düştükçe kendinle kavgalara… Kavgalar çoğalttıkça saklamaya çalıştığın ama bir türlü beceremediğin yürek yaralarını… İncecikten bir kar yağar geceye… Bir aldanışa mahkûm edersin kendini… Gece bütün koyuluğu ve bütün ıstırabıyla çoğaltır oyuncağı olduğun kelimeleri…
Kelimeler ateşten bir hüzünle yakar kavurur ellerine düştüğün anda bütün bedenini… Bir nar-ı aşktır ki; ne önü vardır ne de sonu… Umut bir hayal bile değildir ve ucu bucağı yoktur bu düşüncenin… Zalimler dertleriyle baş başa bıraktıkça mazlumları, dertleri yeri göğü sarıp incittikçe yaralı yürekleriyle onlara bakıp duranları… Aşk; bir eski zaman masalı, sevgi; filmlerle, dizilerle anlatılmaya çalışılan bir hikâye ki, sadece seyrettikçe ağlatan ve bitince ardından hemen unutulan… Dünyada tek geçer akçe; para, güç ve savaş tamtamları…
Ve çocuklar… Tenleri beyaz, tenleri siyah, tenleri sarı… Afrika’da, Asya’da; Türkistan’da, Afganistan’da, Irak ve Suriye’de, Filistin’de ve kim bilir daha nerelerde… Hak etmedikleri bir mahşeri yaşarlar büyüklerin ellerinden… Ve yüzlerinde bir hayret ifadesiyle terk ederler; vahşiliklerin, zulümlerin, haksızlıkların hükümferma olduğu dünyayı… Elleri birer narçiçeğidir onların, dudakları kan kırmızı bir gül ve bedenleri ipinceciktir.
Ağlasınlar şimdi samimiyetin terkisine binmiş gönül ehli canlar ki, belki boğar gözyaşının gücüyle kötüleri ve kötülükleri…
Bazen oluruna bırakıyorsun her şeyi, bazen öfkeyle dolduruyorsun içindeki boşluğu… Dalgalanıp durdukça içindeki deniz, uykuların haram oluyor, bir bıkkınlığın çaresizliği içinde, gideni unutmamak için ancak inatla tutuyorsun kendini… Kimin neyi yaşadığı kimin neyi yaşattığı tartışması, bir keder yumağı şeklinde çöküyor beynine… Bir kahrediş, bir isyan eşliğinde çıkagelen, ” Beni anlamıyorsun” sözünün ne anlama geldiğini çözememek delirtiyor seni… “Neyini anlamıyorum ben senin; suskunluğunu mu , mahzunluğunu mu?.. Hayatında bana dair bir şeyin, benimle alakadar bir cümlenin kalmayışını görürken hâlâ benim anlamadığım ne anlamıyorum…” diyerek haykırışın, birer ateş topu gibi düşüyor ellerine… Ve bir seslenişe veriyorsun sırayı; gözyaşı, melal ve bir sürgün eşliğinde… Git… İçimden yüz bin kere “gitme” desem de git… Git… Giderken beni de götürmeyeceğin belli yanında… Bana düşen ardından bakmak… Her adımına binlerce “hayır” sığdıracağım “gitme” diyerek… Nasılsa duymuyorsun yüreğimin sesini artık, onun seslenişi senin anlamayacağın bir dilde, duymayacağın bir şiddette olacak… Bütün bunları sana göstermeyeceğime söz veremesem de, yine de hapsedip kendimi bir ayrılık şarkısına, diyeceğim ki:
Yorgun bir bakış dalar gider uzaklara
Elde kalan şimdi eski bir hikâyedir
Bir bir çözülmekte sırlar her şey fani olmakta
Hayat düz bir çizgiye dönüşmektedir (İ.B)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÇÖZÜM / Ay Vakti
YANKI / Mustafa Özçelik
SANAT GİBİ FELSEFE, FELSEFE GİBİ SANAT / Necmettin Evci
YUSUF’UN DÜŞLERİ / M. Ragıp Karcı
İLKYAZ GÜLÜŞÜ / Recep Garip
Tümünü Göster