İRAN SİNEMASI VE MEMLEKETİMDEN SANAT MANZARALARI

519
Görüntüleme

   İran yanı başımızda bir ülke olmaktan başka ne ifade ediyor acaba? Kadim ve renkli bir medeniyet olduğu aşikar. Asırlarca gerek politik gerekse kültürel sahada bizlere sirayetleri olduğu da şüphesiz. Özellikle son yüzyılın en gözde sanatı olan sinema, İran topraklarında da oldukça dikkat çekici bir bakışla icra edildi. Abbas Kiyarüstemi 1977’de Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi alınca İran Sineması birdenbire bu sanatın ana vatanı olan Batı’da hayranlık uyandırmıştı. Renkliliğin, görselliğin adeta dokularına işlenmiş olduğu bu toprakların insanları bilhassa ses ve görüntüyle yapılan bu sanatı en mahir düşünceleriyle yoğurdular. Abbas Kiyarüstemi, Muhsin Mahmelbaf, Macid Macidi, Behman Gobadi, Asgar Farhadi gibi dünyaca saygınlık kazanmış yönetmenler çıkardılar. Asgar Farhadi, Bir Ayrılık (A Separation) adlı filmiyle 2012 yılının yabancı dalda en iyi filmi Oscar’ını alarak bu coğrafyanın sinemasının muazzam bir zenginliği olduğunu tekrar kanıtlamış oldu. Özellikle İran’da baskıcı bir yönetimin hüküm sürmesi, devlet olarak sinemada sansürel bir duruşun olması fikir özgürlüğünü sınırlamakla beraber acaba sanatı da tamamen yok ediyor mu? Yoksa baskı, sanatı yeri geldiğinde tetikleyen bir sebep de olamaz mı? Kanaatimce bu ayrımın çok iyi yapılması gerekmektedir. Örnekleri ve delilleri önümüzdedir. Yerkürenin batısında istibdat ve savaşların olduğu dönemlerde dikkat edilirse en parlak sanat eserlerinin de verilmiş olduğu görülecektir. Ortaçağ karanlığının felsefi, tarihi ve edebi eserlerinin kuvveti ve sonraki dönemlere etkisi inkar edilemez. Çünkü sanat aykırılığın, çelişkinin, baskının, şiddetin olduğu yerlerde bu malzemelerden derin derin beslenmektedir. Açıkçası sanatın, insanlarca yeterliliği tüketilen, gasp edilen bir dünyada düşünen, hayal eden birilerinin avunabileceği yegane uğraş olduğunu biliyoruz. Bir bakıma sanata düşmanca görünen bu olgular arka planda sanatı beslemekte ve tetikleyebilmektedir. Ayrıca İran’ın başarısında bu işi yapanların kültürel dokularına sahip çıkmaları, o toprakların efsanelerini, masallarını devşirmeleri, dönüştürmeleri, sinemaya tatbik etmeleri, şiirlerini menkıbelerini, deyişlerini çok mahirce bu sanata uyarlamalarının da oldukça büyük etkisi olduğunu düşünmekteyim. Yani asıl mesele o coğrafyanın kendisi olması, kendi olarak kalması, bu minvalde farklılığını ortaya koymasıdır. Yüksek refahın olduğu coğrafyalar sinemayı aksiyonel ve teknolojik olarak icra ederken ekonomik bakımdan zayıf olan coğrafyalar sinemayı daha çok dramatize eden yönüyle kullanmışlardır. Teknik anlamda iyi filmler çıkmasa da sinema dili olarak bir bütünlüğün olduğu, başı sonu belli olan güzel filmler çıkabilmektedir. Bir yanda parayla insana bambaşka alemleri vaat eden, yeni dünyaların peşine düşen, insanın kendisine yetmeyen nefsi açlığını durmaksızın tahrik eden, daha çok mekanik bir yalnızlığa mahkum doğallık ve samimiyetten uzak bir sinema sektörü öte tarafta çok param olmasa da sizlere anlatacağım hikayelerim, sizleri davet ettiğim medeniyetleri yoğurmuş masallarım, efsanelerim var diyebilen renkli bir coğrafya…
Ülkemize bakacak olursak (ki asıl meselemiz de bu) halimiz pek de iç açıcı değildir. Gerçi son on yılda sinemamızda bir kıpırdanma görülüyor. Açıkçası bizde iyi film çıkarmış yönetmenler var. Fakat dünyanın kabul ettiği bir ekolümüz, misyonumuz henüz olabilmiş değil. Yeşilçam rüyası ise çoktan tarihe gömüldü. Bağımsız güzel film yapmak yeterli olmuyor yani. Memleket olarak sinemanın çıtası epey yükseltilmeli. Ne hazindir ki ödül almış filmlerimizin ülkemizde izlenme oranına bakılınca durum daha da trajik bir hal alıyor. Komedileri bilhassa bel altı saçmalıklarıyla donatılmış filmleri milyonlar izliyorken belki onlarca ödül almış bir filmimizi izleyenlerin sayısı elli, altmış bini bulamıyor. Bütün bunların yanında yerli dizilerin epey revaçta olması, saçma sapan dizilerin büyük kitlelerce takip edilmesi, gençlerimizin bu dizilerdeki egoları yüksek artistlere özenmesi hayli düşündürücü. Ortada olanlar toplumsal bir yozlaşma bir dejenarasyon mu? Yoksa çağın gereklerini yerine getirmeliyiz nutukları atan insanlar haklı mı? Bir taraftan bu bir sanat ve kurgusal olaydır kolaycılığı ardına gizlenip tarihimiz ayaklar altına alınıyor, öte tarafta devlet eliyle bu sektöre çeki düzen verilmeye çalışılıyor. Bir de bakıyoruz ki dizinin sonraki bölümünde padişahın karısı başını örtüyor, namaz kılıyor. Ahlak ve etik lügatlarında bunun adına ne denir acaba? Bir kere dizilerin tamamen ticari amaçla ve reyting kaygılarıyla çekildiğini bilmeyen yoktur. Böyle bir düşünceyle sanat endişesi olan ürünlerin mevcudiyeti mümkün görünmüyor. Dünyada bir haftada doksan dakikalık dizilerin gösterildiği başka bir ülke yok. Hele bir de başlamadan önce önceki bölümlerin uzun uzun tekrarlarının verilmesi işin ne kadar sulandığını ortaya koymaktadır. Amaç süreyi uzun tutmak, araya olabildiğince çok reklam koymak olunca izleyicinin tarihi, mukaddesatı önemsediği veya önemsemediği kimin umurunda? Bunun çetrefilli bir mesele olduğu ortada. Sorunun, devlet eliyle-zoruyla sansürel yaklaşımlar ya da dayatmalarla düzeltilmeye çalışılması hem riskli hem de meseleyi çözeceği yaklaşımının da pek inandırıcılığı kalmıyor. Tamam çağın gereklerini elbette göz ardı etmeyelim. Fakat nasıl ve ne biçimde yapmalıyız? Ortada yanlış bir yöntemin olduğu açık. Bu yöntemle bu zihniyetle mi muasır medeniyetler seviyesine çıkacağız, onlarla yarışacağız? Buna, vicdanı olan insanlar karar versin. Özellikle muhafazakar sanatın olup olmayacağının hararetle tartışıldığı bir dönemde herkes kendi telinden ha bire çalıp durmaktadır. Herkes beyninin içinde bulunduğu sınırların zaviyesinden meseleye bakmakta ve meseleyi kendince yorumlamaktadır. Oysa sanatın bir ideolojiye bir görüşe ihtiyacı yoktur. Ve sanat asla kimsenin tekelinde olamaz. Sanat bir mesaj verir o ayrı mesele. Shakespeare, tutku ve hırslarımızın bizleri sürüklediği trajik akıbeti sergilerken Şirazlı Sadi, kainata hikmetle bakma telakkisi aşılayan derin kıssalarını sunar bizlere. İşte her ne hikmetse bu evrensel ve insanlığa mal olabilecek ortak zemine, bir bakış açısını bir ideolojiyi dayatmak, vicdanı ve aklı berrak olan insanların kabul edebileceği bir şey değildir. Artık herkesin bir tarafından tutup kendi zaviyesine çektiği bu hassas mevzunun kişisel argümanların çok ötesinde olduğunu idrak etmesi gerekmez mi? Sanat bir derdi bir rüyası bir hülyası olanların sığındığı dünyadır şüphesiz. Fakat hiç kimsenin bu derdin bu rüyanın nasıl dile geleceğini başka insanlara dayatması söz konusu olamaz. Ticari kaygı ve reyting pazarlığıyla ortaya konan bir ürünün milletin nazarında geçici bir popülaritesi olabilir; fakat onun hakkında en adil hükmü zaman verecektir. Tüketim toplumu olma yolunda dört nala gittiğimiz doğru; ancak hala vicdanlı duruşu ve hakkaniyeti tükenmeyen şuurlu insanların olacağı ümidini kaybetmemek elzemdir. Bir zamanlar bu memlekette sol jargon sadece ben sanat yapıyorum diyordu. Bugün bütün tabular bir bir tarihe gömülmüyor mu? Şimdi aynı şeyi sağ cenah yapmakla büyük bir hatanın içine düşecektir. Sanatkâr bir insanın derdi, kaygısı, tasası yaptığı işin mükemmel olup olmayacağı, muhatabının muhayyilesinde etki adına bir nokta bırakıp bırakamayacağı sıkıntısını çekmek değil midir? İdeolojiye yaslanan kim olursa olsun tarih onun üzerine kalın bir çizgi atar. Attı da… Artık herkesin çenesini tutup öncelikle bu memlekette sahiden sanatın olup olmadığını düşünmesi gerekmiyor mu? Ya da sanat adına bir mirasımız varsa bunun hakkını ne kadar verebiliyoruz, bunu akli ve mantıki melekelerimizle gözden geçirmemiz icap etmez mi? Şüphesiz ister sanatkar ister politikacı ister hukukçu ister sinemacı, kim olursa olsun mesleğini tabulaştırıp ve döneminin hakim siyasi görüşüne yaslamaya kalkanların, hakkaniyetten uzak olanların ensesinde bir gün İbrahim’in keskin baltası adilce hüküm verecektir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

TEMSİLCİLER / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR LXXVI / Şiraze
CEZADA ELİF ŞEHRİ / Naz Ferniba
UZAKLARA BİLET / A.Vahap Akbaş
SABRA DAĞ DAĞ DUMAN KAYDOLMAK / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster