NABİ’DE, HİKMETİN HİKMETİ

395
Görüntüleme

17. Asrın sonu 18. asrın ilk yarısında yaşamış Divan edebiyatı şairlerimizden Urfalı Yusuf Nâbî, edebiyat tarihinde Hikmetli şiirlerinden dolayı “Nabi Mektebi” ile anılan bir akımın kurucusu olmuştur.

Günümüzde “Hikmet” terimi vulgarize olması nedeniyle şairimizin gerek şiir poetikası ve gerek hayat felsefesi tam olarak anlaşılamamıştır. Konuya girmeden önce vulgarize kelimesi ve hikmet kelimeleri üzerinde biraz durmamız gerekir. Mukaddes bir kelime olan coğrafî ve tarihî bir anlam da atfettiğimiz “Halilülrahman Gölü” bir zaman sonra bakıyoruz ki “Balıklıgöl” ismiyle anılmaya başlanmıştır. Aynı şekilde “Ramazan” Bayramının da bir süre sonra “Şeker” Bayramına dönüştüğü müşahede edilmiştir.

İşte “Hikmet” kelimesi de bu bahsettiğimiz mecrada gözle görülebilecek şekilde düşmüştür. Günümüzde modern dünya, mukaddesatı yer yüzünde kovma girişimi sonucu bazı kelimeler ya yeryüzünde kovulmuştur. Ya da kimliklerini yitirerek dolaşıma girmiştir. Bu yüzden “hikmet” kelimesine sözlüklerde “kısa öğretici ve öğüt verici söz, yüksek bilgi, Allah’ın insanlar tarafından anlaşılmayan amacı.” Şeklinde manalar yüklenmiştir.

Oysaki hikmetin gerçek manası ya da Nâbî’nin anlatmak istediği hikmet böyle midir? Hayır, Hikmet akılla elde edilemeyen kalbî bir ilimdir. Bu kalbî ilim, insanların karşılaştığı sözün herkesçe anlaşılan anlamının dışında derin bir manasının var olmasıyla açıklanabilir. Hikmet için kutsal kitabımız Kuran-ı Kerimde “Allah hikmeti kime dilerse ona verir, kime hikmet verilirse muhakkak ki ona çok hayır verilmiştir. Denilmiştir. Tasavvufta hikmet kalbî ilim babı altında üçe ayrılır. Söz hikmeti, âlimlerin; ibadet hikmeti, âbidlerin; dîdâr hikmeti ise âriflerindir. Hikmet, Hakk’ın isabetini uygun bulduğu yere konar. O bir kalbe girdi mi aşk ve sevgi menbalarını buldurur. Kalblerin paslarını giderir, parlatır.

Hikmet için ariflerin söylediği şu söz, günümüzde acaba kaç kişide karşılığını bulabilir: “Hikmet kelimesi keramet babından bir gelindir. Dengisini bulamazsa babasının evine döner.” Biz bu söz ışığında Nâbî’nin hikmetlerini anlamaya çalışalım.

Nâbî’de hikmet, evvela onun isminden başlar. Asıl adı Yusuf olan şairimiz şiirlerinde gerçek ismini kullanmaz ve Farsça’da yok anlamında iki olumsuz ön ek olan “nâ-” ile “bî-” “Nâ-bî” mahlasını alır. Burada insanlar, şairimizin kendini yok saydığını düşünebilir. Bu yok sayma ise nihilist felsefesinden gelen bir hiçlik değil, Allah ve hayatın anlamı karşısında bir alçak duruştur. Muhammed Fuzûlî’nin kendine vermiş olduğu “Fuzûlî” mahlası ne ise Yusuf Nâbî’nin de mahlası budur.

Nâbî, şu beytinde insana acizliğin ispatı adı altında kendinden bir örnek verirken hikmetin derin sularında bizi yüzdürürcesine ;

“Bende yok sabr-ı sükun sende vefâdan zerre
İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kere”

Günlük dile çok yakın kelimeleri sarfeder. Bu kelimeler arasında “iki yok” dediği başta da belirttiğimiz “nâ” ve “bî’ olumsuzluk ekleridir. Burada üç anlam katmanı vardır. İlk katmanda olumsuzluk ekleri, ikinci katmanda kendi mahlası ya da müstearı üçüncü katmanda ise sevgilinin vefasızlığı ile kendi sabırsızlığına bir gönderme yapmış oluyor. İşte eskiler bu olaya hikmet derler.

Nâbî’nin hikmetinin daha iyi anlaşılabilmesi için evvela Dertli Yunus’un

“Çıktım erik dalına
Anda yedim üzümü”

Şiirindeki hikmeti anlamamız faydalı olacaktır. İnsanoğlu hangi nimeti yiyeceğini beklerken yüce Mevla hangi nimeti veriyor. Bütün bunlar ilmin de ötesinde… Ama Yüce Mevla bir ilimle uğraş veren kulunu daha doğrusu ilmin başlangıcındaki kulunu ilmin bütünüyle memlu edebilir.

Nâbî, bizatihi hikmeti anlamayan cahil cüheladan şikayet eder:

“Kitâb-ı kâinat esrâr-ı hikmetle leb-â-lebdir
Şikâyet cehlden feryad bî-idrakliklerdendir.”

Kainat kitabı hikmetli sırlarla doludur diyen Nâbî’nin bu kitabın hikmetinden nasibini alamamış nadandan şikayetçidir. Nâbî, yeni bir mana doğurmayan kalemi çocuktan kesilmiş yaşlı bir kadına benzetiyor:

Tıfldan münkat‘ olmuş zene benzer gûyâ
Ma’nî-i tâze doğurmazsa eğer şakk-ı kalem

Nâbî’nin şiirlerinde hikmet yoluna girmesi her ne kadar Allah vergisi ise de İranlı şair Sâib’in tesiri büyüktür. Sâib, İran şiirindeki Mevlânâ tesiri olan mistik söyleyiş ve Hâfız’ın yolu olan duygusal şiir anlayışını bırakarak akl-ı selim ve düşüncenin ağır bastığı bir şiir anlayışını getirmiştir. Nâbî de hissetmekten daha çok düşünmeye uygun yaratılışı gereği bu didaktik ve hakimane tarzı benimser. Bununla birlikte o İran şiirinin tercüme yoluyla taklidine veya adapte edilmesine karşıdır. Bu tür şiirleri eski elbiseyi bozup entari yapmaya, yahut değişik yemekler karıştırmaya benzetir. Aşağıdaki mısralar buna örnektir:

Câme-i gayri bozup ‘anteri yapmak gibidir
Nazm-ı Türkî’ye çevirmek ‘Acemin güftârın
Bir nice zarfdan almak gibidir dürlü ta‘âm
Eylemek halt sözünde digerin eş’ârın

Nâbî meşhur Hayriyyesinde oğluna nasihatte bulunurken bile hikmeti ön plana çıkarır.

Hikmet-âmiz gerektir eş‘âr
Ki meâli ola irşâda medâr

Nâbî’nin hikmetli şiirleri arasında hiç şüphesiz haç yolculuğu esnasında söylediği ve Sabah namazında Medine’nin selatin camilerinde yankılandığı meşhur:

Sakın terk-i edepten kûy-ı mahbûb-ı Hüdâdır bu
Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafa’dır bu

Şiirinin kerameti kendinde menkuldür. Bu şiirle eskilerin “Edeb Yahu” çektikleri bir portreyi şairimizde görüyoruz. Gönül ehli Yusuf Nâbî’yi şair yönünden ziyade bu veli kimliğiyle tanır ve tanıtırız. Rivayet bu ya derler ki şarimiz bu şiiri hamisi Baltacı Mehmet Paşa için söylemiştir. İyi ki de söylemiştir. Yaksa Paşa Medine’ye vardığında selâtin camilerde bu şiirin okunduğunu görmeseydi ne o ne de biz bu keramete vakıf olurduk. Paşa hazretleri cami imamlarına bu kerametin hikmetini sorar. İmamlar da gördükleri rüyayı naklederler. Devletlü paşam, dün gece peygamber efendimiz rüyamıza girdi. “Ümmetimden Nâbî adında bir zat beni ziyarete geliyor. Onu bu sala ile karşılayın diye buyurdu.”

Nâbî’nin hikmetini pek anlamayan günümüz bazı edebiyat tarihçileri onun bazı şiirlerinden yola çıkarak kendisinin toplumdan uzak, her ne kadar kültürlü olsa da sosyal meselelere karşı kayıtsız, dış dünya ile ilgisini kesmiş rahatından başka bir şey düşünmeyen insan tipine has davranış tarzının makbul bir örnek haline geldiğini söylemekten kendilerini alamamışlardır Bunu da “Nâbî ve Orta İnsan Tipi” diye edebiyat tarihinde bir dönem de anlatmışlardır.
Bu zevatın eleştirilerinin çıkış noktası Hayriyye’deki şu beyitlerden dolayıdır.

Çıkma aylarca der-i hânenden
Taşra meyl eyleme kâşâneden
Al kitabın ele setr eyle derin
Olmasın hâric-i derden haberin
Oku âyâtı vü hikâyât u kasas
Verir insâna mezâyâ-yı hasas

Nâbî’ye tuttuğu eleştiri oklarını daha da ileriye götüren eleştirmen Hayriyye’yi Tevfik Fikret’in “Haluk’un Defteri”yle kıyaslar. Bu kıyasında Nâbî’nin oğlu şahsında gençlere “Divan Efendisi”ni Fikret’in de oğlu şahsında Promete’yi örnek alarak gençlerin elektrikçi olmasını arzu ettiğini vurgular.

Eleştirmen, başta Nabi’yi eleştirmekle taraf tuttuğunu belirtir. Kanaatimizce Nâbî’nin döneminde elektrik bulunmuş olsaydı Nâbî de oğlunun elektrik mühendisi olmasını isterdi. Bizce burada eleştirmenin elma ile armutları toplamasında elde ettiği sonuçta hata vardır.

Bu eleştirinin haksız olduğunu, Nâbî’nin toplumsal olaylara ne kadar alakalı olduğunu şu beyitlerle ispata çalışalım.
Halep’teki evi elinden alınınca;

Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
Biz neşatın da gamın da ruzigarın görmüşüz

Kötü adamların hep iktidara geldiğini gören şairimiz,
Bir devlet için çarha temennadan usandık
Bir vasl için ağyara müdaradan usandık

Bir devrde geldük ki ‘azizan unutulmuş
Tutmış yirini hurd büzürgan unutulmuş

Burada bu beyitlerle birlikte Nâbî’nin Hayriyye ile birlikte diğer bazı eserlerinde devrinin göze batan bazı kusurlarını, düzen bozukluğunu, kendinden öncekilerin görmediği veya görmek istemediği bazı haksızlıkları eleştirmiş, gerektiğinde kötülemekten de çekinmemiştir. Hayriyye bir baba nasihati olduğu kadar, çağının ideal insanı için gerekli ahlak kurallarını, günlük hayat düzenini dünya görünüşünü de içine alır. Ancak onun telkin ve tavsiye ettikleri inanç ve ibadet bakımından önemlerini daima koruyabilecek değerde olmakla beraber çeşitli meslekler hakkında görüşlerinin isabetini kendi çağı ile sınırlı görmek daha doğrudur.

Sonuç olarak Nâbî bir hikmet şairidir ve Asr-ı Saadet dönemini tahayyül eden bir Müslüman’dır. O, hikmeti şiirlerinde bir ideal uğruna kullanmıştır. Bu yönüyle onun bir ideolog olduğunu söyleyebiliriz. Onu, pasif hayatın savunucusu olarak karşımıza çıkaranlar Asr-ı Saadetten sonra sahabelerin yaşadığı çileleri bilemediklerindendir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

AY VAKTİ, YENİ AJANSLA YÜRÜYÜŞE DEVAM… / Ay Vakti
İNŞİRAH / Şeref Akbaba
İSTANBUL / Mehmet Baş
ESTETİĞİN ANLAMI II / Necmettin Evci
RUHUN ÇÖKÜŞÜ / Üzeyir Süğümlü
Tümünü Göster