YARIM KALAN OYUN

215
Görüntüleme

Alacakaranlık ağırdan ağıra ilçenin üstünü örtmeye başlamıştı. Hendesi bir şekilde sıralanmış sokak lambalarının loş ışıkları birer birer yanıyor, ortalık bambaşka bir hüviyete bürünüyordu. Cemal omzundaki boya sandığıyla taş döşemeli caddenin kaldırımından ağır adımlarla ilerlerlerken yorgunluğun etkisiyle sandığın ağırlığı daha da artmıştı. Cadde boyunca dükkânlarını kapatmaya başlayan esnaflar üşüyen ellerini soğuktan ovuşturuyor, indirilen darabaların sesleri kulak tırmalıyordu. Sinan çarşının bittiği yerde, sandığının üzerine oturmuş, boyalı elleriyle günün hâsılatını sayıyordu. Cemal onu görünce yorgunluktan solmuş yüzüne ince bir tebessüm belirdi:
“Sinan hadi yine iyisin… Yarın bir maçı hak ettin yine…”
Kışı çetin geçen bu yerlerin sonbaharı da soğuk olurdu. Yerlilerin adına deniz dedikleri devasa göl şehrin yanı başındaydı. Gölden toplanıp gelen rüzgâr şehrin içine dağılıyor, ortalık buza kesiyordu. Sinan, Cemal’in sesiyle başını kaldırdı. Dondurucu soğuktan akmaya başlamış burnu sokak lambasının ışığında kıpkırmızı görünüyordu:
“ Cemal sen misin? Hoş geldin..”
“Sinan kalk hadi geç oldu. Eve gidelim.”
“Ben biraz daha duracağım Cemal. Belki iş çıkar”
“Ha unutmadan Cemal yarın pazar. Bizim günümüz”
“Bilmemi Sino, seni çarpma günüm yarın”
“Yok ya… Kim kimi çarpacak göreceğiz Cemal!”
“Yok ya”
“Yarın…”
“…”
“Bir yere kaybolma ha.”
Cemal ile Sinan iyi arkadaştı. Aynı sınıfta, aynı mahallede, kapı komşulardı. Maddi darlığın cenderesinde kıvranan ailelerine bir nebze de olsa katkıda bulunmak için okul çıkışı ayakkabı boyuyorlardı. Birbirlerini bu kadar sevmelerine karşın her seferinde fındık kabuğunu doldurmayacak sebeplerle kavga eder, tekrar barışırlardı. Cemal karanlığın şehre çökmesiyle ailesinin de merak edeceğini düşünerek adımlarını hızlandırdı. “Ablam yine yolumu gözlüyordur” dedi içinden. Cemal okusun diye okulu bırakmıştı. Her akşam Cemal’in yolunu gözlüyor, yemeğini pişiriyor, boyalı elbiselerini yıkıyordu. Annesinden daha fazla üzerine titriyordu. Bütün hayalini boya sandığına sığdırmış Cemal’in gönlünde ablasının yeri başkaydı.
Zihninde ablasıyla ilgili düşünceler geçerken, üşüyen elleriyle cebindeki paralara dokundu. Aylardır para biriktirmişti. Bu gün ona sürpriz yapacaktı.
Kapıyı çaldığında Zeliha mütebessim bir çehreyle onu kapıda karşıladı. Öbür odadan babasının sesini duyunca gözleri parladı. Hızlı adımlarla televizyonun bulunduğu odaya koştu.
“Baba hoş geldin. Kaç gündür özlemişim seni.”
“ Hoş bulduk. Nasılsın oğlum, nasıl gidiyor?”
“İyi baba. Bildiğin gibi. Öğlene kadar okul ondan sonra da çarşıda… Böyle işte.”
“ Oğlum kendini yorma bu kadar! Hem bundan sonra akşamları çok geç kalma”
“Tamam baba. Şey, baba bir şey soracağım. Yarın burada mısın?”
Babanın saçları şakaklardan yukarıya doğru beyazlamaya başlamıştı. Yüz çizgileri derinleşmiş, avurtları çökmüştü. Oğlunun sorusu karşısında durakladı. Bakışlarını çevirdi:
“Oğlum yarın bir inşaata işim çıktı. Biter bitmez hemen gelirim.” dedi.
Cemal sekiz çocuklu ailenin sonuncusuydu. Babası onu çok seviyordu. Ablaları evlenmiş, iki abisi de askerdi. Bir anda evin erkeği konumuna düşmüştü. Yaşını aşan olgunlukla, karınca misali büyük bir gayretle çalışıyor, boşa zaman geçirmiyordu. “Abi boyayayım mı?” “Abi parlatayım mı? Dediğinde hiç yüksünmüyor, boyadığı bir ayakkabının ardından birkaç kuruşu boyalı avucuna aldığında kara gözlerine tatlı bir mutluluk yayılır, günün yorgunluğunu unuturdu.

Ablası Zeliha fazla eşyaların yığılı olduğu odada kendi dünyasına gömülmüş, kitap okuyordu. Cemal kapıyı açınca ablasıyla göz göze geldi.
“Abla sana güzel haberlerim var”
“Hayırdır Cemal”
Cebindeki kırışmış kâğıt paraları ile bir torbaya doldurduğu madeni paraları ablasına uzattı
“ Abla bunları okul ihtiyaçların için biriktirdim. Sen de okula başla…”
Zeliha, Cemal’in bu hareketi karşısında şaşaladı. Gözlerinde her an için hazır bekleyen yaşlardan birkaç damla süzüldü.
“Hayır Cemal… Hem sen okuyasın diye okulu bıraktım. Babamın maddi durumunu biliyorsun…”
“Abla o zaman ben okumayım. Diğer ablalarımın hepsi evlendiler. Bari sen oku!”
Zeliha, Cemal’in bu duyarlılığı karşısında yaşlı gözlerini kaçırdı:
“Hadi Cemal… Zamanın yok senin. Yorgunsun zaten. Git dersine çalış. Derslerinden geri kalma …” Dedi.

Uyandığında babası çoktan çıkmıştı. İlçenin semalarına biriken kara bulutlar kah dağılıyor kah toplanıyordu. Güneş tepeye doğru tırmanmaya başlamış, evdekiler pazar uykusunu uzatmıştı. Eliyle pencereye vuran Sinan’ı görünce yatağından fırladı. Bu pazar onların pazarıydı. Okul yok, boya yoktu. Oyun, hep oyun vardı… Mutfakta lavaş ekmeğinin arasına aldığı iri dilim otlu peyniri ile dış kapıya yöneldi. Kapı sesleriyle uyanan Zeliha sofadan seslendi.
“Hayırdır Cemal! Nereye böyle?”
Hızlı davranamaya çalışan Cemal, Zeliha’nın sesiyle adımlarını yavaşlattı. Yüz ifadesi değişti.
“Abla şey… Sinan gelmiş de…”
“Cemal şu internete gitmesen diyorum. Hem dışarıda istediğiniz kadar oynayabilirsin, olmaz mı?
Cemal ablasını dinledi. Fakat cevap vermedi. Az sonra Sinan’ın sesi tekrar duyuldu.
“ Hadi be oğlum ya! Ağaç olduk şurada…”
Aynı yaştaki bu iki çocuk mahallenin arasından süzüldüler. Mahallelerine, tabelasında “Göl Cafe” yazılı yeni bir internet kafe açılmıştı. Sinan kafenin yanından geçerken Cemal’in kolundan tutup yönünü oraya çevirmeye çalıştı:
“Cemal hadi bu hafta da buraya gidelim. Hem bu kafenin bilgisayarları da çok yeni daha.”
Cemal’in morali bozuktu.
“ Sinan oraya gidemeyiz. Çünkü bizim eve yakın. Hem ablam görse hiç iyi olmaz…”
Her zamanki kafeye gittiler. Bir binanın zemin katındaki bu kafe dolup taşıyordu. Genelde Sinan’la beraber gelir, futbol müsabakası yaparlardı. Çoğu zaman sonu tatlı bitmeyen bu maçlardan bir türlü vazgeçemiyorlardı. Kafenin sahibi Kerim ağabeyleri ile muhabbetleri epey koyulaşmıştı. Cemal bilgisayarın başına oturduğunda iki eliyle Cemal’in gözünü kapadı. Cemal minicik ellerini Kerim abisinin ellerinde gezdirince iri kol saatine dokununca “ Buldum buldum… Kerim abi sensin” dedi. Cemal klavyenin tuşuna basıp ”Başla Sinan” dedi. Sanal oynanan bu oyun gerçekmiş hissini veriyordu.
Her zamanki gibi ilk golü Sinan atmıştı. Bir an için morali bozulsa da oyundan düşmemeye çalıştı. İkinci golde gelince Cemal iyice oyundan koptu. Sinan’a çatmak için bahane arıyordu. Sinan isedurumu fark etmiş durumu idare etmeye çalışıyordu:
“Golden sonra niye bekletiyorsun Sinan? Başlatsana oyunu hemen”
“Cemal bence boş ver artık, oynamayalım”
“Hayır Sinan oynayacağız. Maç daha bitmedi”
“Cemal ben oynamak istemiyorum…”
Kafenin içinde seslerin daha fazla çıkmaması için Sinan’la kapının önüne çıktılar. Bir araba dükkânın önünden hızla geçince az ötedeki göletin suyu ayaklarına kadar sıçradı. Soğuk rüzgâr keskin bir bıçak gibi yüzlerini yaladı.
“ Niye mızıkçılık yapıyorsun Sinan. Oynayalım işte. Oyun bitsin”
Sinan ikna olmamıştı. Cemal daha da hiddetlendi. Hafiften Sinan’ı iterek
“ Defol git buradan tamam mı? Defol diyorum sana …”
Sinan gitmiş, Cemal tekrar bilgisayarın başına dönmüştü. Biraz daha oyalanmak istiyordu. Aradan on dakika geçmişti ki birden monitör gidip gelmeye başladı. Daha neler olup bittiğini anlayamadan altındaki zemin bir beşik gibi sallanmaya başladı. Duvardaki tablolar düşüyor, duvarlar bir kâğıt gibi yırtılıyordu. Çığlık ve imdat sesleri korkunç sarsıntının sesine karışıyor, içeriyi bir toz bulutu kaplıyordu. Dükkânın ortasındaki kolonun kırılmasıyla duvarlar yıkılmaya başladı. Saniyelerle ifade edilen bu olay geçmek bilmiyordu. Bir süre sonra korkunç gürültü durmuştu. Cemal gözünü açtığında belden aşağısını hissedemiyordu. Ayağını oynatmaya çalıştı. Bir türlü olmuyordu. Belden aşağısı büyük bir duvarın altında kalmış uyuşmuştu. Daracık yerde sadece ellerini ve başını oynatabiliyordu. O bitmez saatlerde ölüm ile hayatın arasını belirleyen o ince çizgi üzerinde hayata tutunmaya çalışıyordu. Başını sağa çevirdiğinde kaskatı bir cisme çarpmıştı. Ne olduğunu anlamak için dokununca bunun bir el, donmuş, kaskatı kesilmiş bir el olduğunu fark etti. Kolundaki saate dokununca daha da ürperdi. Bu gün dokunduğu Kerim abisinin eliydi. Sarsıntı anında Cemal’e siper olmuş üstünde yığılı kalmıştı…
Zaman, mekân her şey anlamını yitirmişti. Tek isteği bir an önce buradan kurtulmaktı. Arada nerden geldiği belli olmayan ışık huzmeleri yanına düşüyor tekrar kayboluyordu. Az ötede patlamış kalorifer peteğinden akan su yağmur sularına bulanmıştı. Elleriyle küçük bir gölet oluşturup içmeye başladı. Tadını hissetmeden titreyen dudaklarını bu şekilde ıslatmaya çalışıyordu. Titrek ses tonuyla Kerim abisine seslenmeye başladı:
“Dayan be abi! Kurtulacağız. Hadi Kerim abi ne olursun. Konuş, konuş, be abi!…” Hıçkırık seslerini bir kendisi duyabiliyordu. Gözlerindeki ürkek bakışlarda yaşama isteği okunuyordu.
Buradan kurtulacağına inanmak istiyordu. Baygın gözleri yukarıya bakıyordu hep. Bu hayat kokan bakışlarını diri tutmak için gözlerini neredeyse hiç kapatmıyordu. Yarısını hissetmediği vücudundan kan çekilmişçesine hareketsizdi. Bir film şeridini andırıyordu gözlerinde beliren görüntüler. Ablası Zeliha, eve uğrayamayan babası ve Sinan’la yarıda kalan son oyunları…
Zaman kavramını yitirmişti. Yağmur suları beton bloklardan, yer yer beliren demirleri yıkaya yıkaya iniyordu. Yanına kadar düşen ışık huzmeleri kaybolmaya başladı. Korkunç sarsıntının üzerinden saatler geçmişti. Karanlık ilçenin üstünü örtmeye başlıyordu. Ümidini yitirmeye başlayan Cemal başını öne eğmeye başladı. Az sonra başının üzerinde bir hareketlenme hisseti. Göz bebekleri iri iri açıldı. Kalp atışları hızlandı. Sevincini kaskatı kesilmiş ellere dokunarak paylaşmaya çalıştı:
“Kurtulacağız Kerim abi! Demiştim sana. Kurtulacağız”
Bir görevli bağırıyordu:
“Kimse yok mu? Kimse yok mu? Beni duyan var mı?”
O anda, hayatta kalmanın refleksiyle dudakları kıpırdamaya başladı.
“İmdat! İmdat!” Diye bağırıyor bir türlü sesini duyuramıyordu. Bir aralık bütün gücünü toplayıp yanı başındaki kolondan çıkmış demiri elleriyle kavrayıp tekrar bağırdı:
“Buradayım… İmdat! Ben buradayım…”dedi
Bu sefer sesini duyurmuştu. Sağanak yağış altında saatlerdir çalışan yardım ekibi bir cana daha ulaşmanın heyecanıyla çalışmaya başladılar. Hassas bir çalışmayla mahsur kaldığı yere ulaştılar. Cemal masumiyetin süslediği yorgun ve çaresiz bir bakışla görevlileri karşıladı. Üstündeki kütleleri bir bir kaldırıp onu çıkardılar. Tedirgin bir yüz ifadesiyle:
“ Saat kaç abi..” dedi
“Saat on “
“Abi geç olmuş babam bana kızacak” dedi.
Saatlerdir enkazın başında bekleyen babası koşar adım geldi. Baygın düşmüş Cemal’i kucakladı. Yağmur suları gözyaşlarına karışıyor, herkes panik halde sağa sola koşuşturuyordu. Acilen ambulansa aldılar. Zamanla yarış başlamıştı. Ambulans Cemal’i en yakın ile yetiştirmek için hızlandıkça hızlanmıştı. Daha yolun yarısına yetişemeden, babasının kucağında son nefesini verdi. Yağmur şiddetini artırmış, yağdıkça yağıyordu…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

AY VAKTİ, YENİ AJANSLA YÜRÜYÜŞE DEVAM… / Ay Vakti
İNŞİRAH / Şeref Akbaba
İSTANBUL / Mehmet Baş
ESTETİĞİN ANLAMI II / Necmettin Evci
RUHUN ÇÖKÜŞÜ / Üzeyir Süğümlü
Tümünü Göster