KİTLENİN GÜCÜ

150
Görüntüleme

Kitlelerin seslerini daha çok duyurdukları bir çağdayız. Bunu şöyle de ifade edebiliriz; 19.yüzyıldan bu tarafa, aralarında bir birlik olduğunu (Irk, din ve fikir birliği… Buna kalıtımsal ve kültürel birliktelik de diyebiliriz.) iddia eden topluluklar, iletişimin de yardımıyla, kendilerini ifade etme gücünü daha fazla bulmuşlardır. Geçmişteki ihtilâllerin, yıkımların, devlet kurup, devlet yıkmaların, sistemleri çökertmelerin tek dayanağı olan kitlelerin, bugün yaptıkları çok kısa zamanda duyulabilmekte ve kitlelerin gücüne herkes şahit olmaktadır. Fransız düşünce adamı Gustave Le Bon’un “Kitleler Psikolojisi” adlı kitabındaki söyleyişiyle; ” ….içine girmekte olduğumuz çağ, kelimenin tam anlamıyla ‘Kitleler Çağı’ olacaktır. ”
Hemen yakın zamanda olan ve bir kısmı etrafımızda cereyan eden olaylara baktığımızda, tespitin ne kadar doğru olduğu bir kere daha anlaşılacaktır. Yıllardır süren iktidarları devirmenin yolu “Kitlenin Gücü”nden geçmektedir. Bunun her ne kadar dış mihraklarca tezgâhlandığını ve o ülkelerde halkın kışkırtıldığını söylesek de, sonuçta yapılanın yine halka dayandığı gerçeğini değiştirmez. Bugün Suriye ‘de devam eden ve Mısır’daki Tahrir Meydanı(Özgürlük Meydanı)’nda henüz sükûn bulmayan olaylara baktığımızda, halkın yani kitlenin gücünün harekete geçirildiğinde neler yapabileceğini, yeni teknolojilerin de yardımıyla çok anında ve çok net bir şekilde görebiliriz.
Halbuki, yüz-yüz elli yıl önce kitleleri, hükümdarlar ve kişiler, kendi istekleri doğrultusunda rahatça yönlendiriyorlardı. Kitlenin yönlendirme ve dediğini yaptırma gücü az olmasa bile, bunu başarabilmesi için çok daha uzun zamana ihtiyacı vardı. Çünkü o yıllarda, “….devletlerin geleneksel politikaları ve hükümdarlar arasındaki yarışlar “, olayların başta gelen sebeplerini oluşturmaktaydı. Bunun için de, yapılacak işler konusunda kitlenin ne düşüneceğinin, nasıl davranacağının hesabı yapılmaz, fikri sorulmazdı.
Bugün ise, özellikle gelişmiş ülkelerde, halk topluluklarının sesi daha fazla dinlenmekte, hatta, milletlerin geleceklerini belirleyici kurallar, sadece yöneticiler eliyle değil, “kitlelerin ruhunda hazırlanmaktadır.” Artık, “Kitlelerin hukuku, hükümdarların hukuku yerine geçmektedir.” Tabii, hâlâ ideolojilerin dikte ettirdiği emirler çerçevesinde yönetilmeye devam edilen ülkeler hariç. Buralarda, hem insan ve hem de toplum iradesinin dizginleri yönetimin elindedir.
Oysa şimdiye kadar medeniyetler (kan, zulüm ve ölüm üzerine kurulan ve binlerce insanın hayatına malolanları da dahil); belli bir “seçkinler” topluluğunun düşüncelerinin pratiğe aktarımı sonucunda oluşturulmuş; kitleler ise, işin gerçekleştirilmesinde yardımcı malzeme olarak kullanılmıştır.
Kitlelerin aktif yapısı, yıkıcılıkta daha çok kendini gösterir. Yapıcılık konusunda, kişilerin teorik olarak ürettiklerini pratiğe aktarma şeklinde bir görev üstlenen kitle, yıkıcılığa gelince, burada, planın ilk elden yürütücüsü konumundadır. Tabii, yine bazı kitle önderlerinin etkisi altında… (Onlar ki, kitabî olarak değilse bile, insiyakî yani kendiliğinden bilgi sahibidirler kitlelerin ruhları hakkında… Bu yeteneklerini kullanarak, mantığı olmayan kitlenin hissiyatına hitap ederek onu ele geçirirler.) Sonuçta da, ” Çoğunluğun kör kuvveti, tarihin biricik felsefesi haline gelir.”
Ne var ki, belli bir amaç etrafında toplanmamış kişilerin matematiksel büyüklüğü ne kadar olursa olsun, bunlar bir psikolojik kitle oluşturmaz. Ortak bir psikolojiye sahip olabilmeleri için, bir araya geliş sebepleri aynı olmalı bunların… Ve böyle bir toplulukta ise; ” Her duygu, her hareket bulaşıcıdır; hem o derece bulaşıcıdır ki, kişi, kendi çıkarını, topluluğun çıkarı için kolayca feda eder.”
Her fırsatta kendi ‘ben’ini öne çıkaran insanın psikolojisine terstir bu yapılan. Ancak bu durum, kitleyle birlikte hareket ettiğinde, yani kişi kendini kitlenin bir parçası olarak gördüğünde ortaya çıkar. Ve bu durumda; Gustave Le Bon’un özetlemesiyle; bilinçli kişiliği kaybolur, bilinçaltıyla hareket eden kişiliğin hâkimiyeti üste çıkar; düşünceleri, başkalarından bulaşma yoluyla aynı yöne yönelir ve kısa zamanda, telkin edilen düşüncenin uygulamasına geçmek ister. Öyle ki; yalnız başına olduğu zaman, terbiyeli, aydın bir kimse olan kişi, kitleyle beraberken, içgüdüleriyle hareket eden bir yaratık, bir vahşi olmuştur. Artık ilkel adamın davranışına, şiddetine, merhametsizliğine, heyecanlarına ve kahramanlıklarına sahiptir.
Oysa ki; “….kitlelerin ne geçmişte ne de gelecekte yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. Özgürleştirilebilecek gerçek bir enerjileri ve yerine getirmek istedikleri bir arzuları yoktur. Onların kuvveti günceldir. (…) Kitle: Toplumsalın içinde kaybolduğu kara bir deliktir.(…) Kitleler, üstlerine doğru gelen ışık enerjisi ve ışık dalgalarını yakalayarak eğen, büken ve yok eden muazzam bir deliğe benzemektedirler. (…) Kitle bütün toplumsal enerjiyi yuttuğu gibi, onu yansıtmamaktadır. Bütün göstergeleri ve bütün anlamı yutup geriye iade etmemektedir. Kendisine sorulan tüm sorulara aynı yuvarlak cevapları vermektedir. Hiçbir şeye katılmamaktadır. (…) Kendisine yapılan yakıştırmalar umrunda bile değildir. Kitlede bilinç ve bilinçaltı yoktur. Onun için de kitlelerdeki cevap verememe gücü ölçülemez. Politika ise, kitleleri cevaplar alabileceği bir toplumsal simülasyon ve yankılanma odasına sokmaya çalışırken (Kitle İletişim Araçları, haber), kitleler tam tersine toplumsalın içinde simüle edildiği ve yankılandığı muazzam bir mekâna dönüşmektedirler. (…) Bugün bu savaşı kimin kazandığını söyleyebilmek imkânsızdır. İktidarın kitleler üzerindeki simülasyon gücü mü? Yoksa, kitlelerin iktidarı çökerttikleri ters simülasyon mu? (…) Çünkü onun neyi, nereye doğru sürüklediğini tam olarak söyleyebilmek imkânsızdır. Zira hiçbir çözümleme bu darmadağınık, merkez dışı, moleküler gerçekliği açıklayamaz.”(Sessiz Yığınların Gölgesinde, J.Baudrıllard)
Bilgisiz ve bilgin, bir kere kitle içinde bulununca, olayları tarafsız bir gözle değerlendirmek açısından kitleyle aynı yetenek seviyesine inerler. Zihinleri ele geçirmek isteyen kişilerin telkinlerine uyarak, beyinlerine hükmedilen kişiler, kitlenin mensubu olduklarında, bir dava (ya da dava diye yutturulan bir belirsizlik) uğrunda kolayca ölebilirler. Ki; ” Her inancın zaferi için istenilen kan selleri tarih boyunca kitlelerin sinesinden akmıştır. ” Çünkü, ” Kitle halinde bulunan bir insanda imkânsızlık mefhumu kaybolur. ”
“Aldatıldıklarına göre, kitlelerin, kendilerine özgü davranışları olamaz. Onlara zaman zaman içlerinden gelen devrimci bir ‘arzunun rasyonelliği’ bahşedilebilir.(…) Ama yine de ‘…Tanrı bizi onların sessizliklerinden ve tepkisizliklerinden korusun!”
Yine yazarın (Gustav Le Bon) tespitlerine göre; “kitleler, zayıflamayan muhafazakârlık içgüdülerine sahiptirler ve bütün iptidaîler gibi, geleneklere puta taparcasına saygı duyarlar. Bir inanç, bir dava ve sevilen bir lider uğruna ölmekten hiçbir zaman kaçınmamışlardır.” Şüphesiz onlar, bu faziletleri ya da zarar verici inanışları bilinçsiz olarak taşırlar.
Fakat, insanlık tarihi ve uygarlığı açısından düşünülürse, bu durumun faydalı yönleri de vardır. Eğer kitleler, akıllarına ve yargılama yeteneklerine danışsalardı, insanlık bugün, uygarlık ürünü birçok eserden mahrum kalırdı.
Burada arzu edilen, çağımızda giderek ağırlığını hissettiren kitlenin, bu gücünü, bir ideal etrafında toplamak ve insanlığın yararına kullanmaktır. Bir ideal etrafında toplanınca, barbarlıktan medeniyete doğru giden yolu açan ana unsur olur kitlenin gücü.
Bir idealin etrafında topladığı gücünü, şişirilmiş kahramanların eline verdiğinde ise, kitle, yıkıcılığa ve gericiliğe alet olur; gücünü kaybeder, çözülür ve ölür.
Bir milletin hayat seyri ise, bundan ibarettir zaten.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

AY VAKTİ, YENİ AJANSLA YÜRÜYÜŞE DEVAM… / Ay Vakti
İNŞİRAH / Şeref Akbaba
İSTANBUL / Mehmet Baş
ESTETİĞİN ANLAMI II / Necmettin Evci
RUHUN ÇÖKÜŞÜ / Üzeyir Süğümlü
Tümünü Göster