THE MATRIX GERÇEK Mİ SANAL MI?

132
Görüntüleme

“Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal…”
İbn Arabî

Larry ve Andy Wachowski kardeşler tarafından 1999 yılında çekilen üçlemenin ilk filmi The Matrix’in, dünya sinema tarihinde gelmiş geçmiş en iyi üçleme filmlerden biri olduğu vizyona ilk girdiğinden beri epey tartışılmıştı. Şehirlerin, kasabaların ve modern yaşam kalıplarının ruhsuz enerji kaynakları olarak kullanılan makinelerce yaratılmış bir yanılsama olduğunu görsel bir şölenle anlatan filmin, gerçek/sanal bağlamı üzerinden izleyenlere varoluş sorununu sorgulatması, içinde yaşadığımız dünyayı bir sanal dünya olarak gören/inanan her toplumdan olumlu dönüşler almış, hemen her inanç kesiminden birçok insan, Matrix’i gerçeği sorgulayan en önemli başyapıt ilan etmişti.

Kısaca konusuna değinecek olursak, bir bilgisayar programcısı olan Thomas Anderson, aynı zamanda Neo nickname’li çok usta bir “hacker” dır. Ancak bambaşka dünyalardaki ajanların yakın takibindedir. Bu takibin nedenini ise sanal dünyadan gerçek dünyaya geçerek Morpheus’dan öğrenecektir. Neo, birden kendini gerçek dünyayı kurtarmaya çalışan bir grup lideri Morpheus’un anlattıklarına güvenmek zorunda kaldığı büyük bir komplonun içinde bulacaktır. İçinde yaşadığımızı sandığımız bu dünya tamamıyla aldatıcıdır ve tüm insanlık aslında makinelerin köleleridir. Neo, kendisini bu düzeni yıkmaya adayan grubun içine katılarak Sezai Karakoç’un “Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır” mısrasındaki gibi kaderin ne olduğunu gerçek dünyada daha iyi sorgulayacak, kaderin üzerinde bir kader olduğunu farkedecektir. Neo, kaderini gerçekleştirerek hem gerçeği keşfedecek, hem de kendisine inanan toplumların kaderini etkileyecektir.

Filmin statükoya karşı bir savaş açması, izleyiciye varolan güçleri nasıl yıkmalı ve sonra dünyayı nasıl inşa etmeli gibi işin felsefî yönünü görsellikle sunması, şüphesiz sinema sektöründe algıların değişmesine müthiş bir ortam hazırlamıştır. Filmdeki imgeleri Platon’un mağara metaforunda gölgeleri izlemek zorunda kalan insanların durumu ile Matrix’te yaşananları aynı kılıfa koyanlar senaryoyu Antik Yunan’a kadar götürürler. Tek fark burada mağara yerine rahim benzeri, içi sıvıyla dolu bir evrende vücutlarına bağlı kablolar aracılığıyla yaşamışlık sandıkları bir düşü görmeye devam eden insanlar olmasıdır. Neo, bedensiz bir mevcudiyet içinde insanoğlunun farkında olmadan yaşayıp gittiği, kendisini köleleştirdiği;yani kölesi olduğu yapay zekâdan kurtarmak için Matrix’i çökertir. Matrix aslında bir illüzyondur, yaşamışlık sanma halidir. Jean Baudrillard’ın tanımıyla bir simülasyondur Matrix. Gerçek dünyayı daha iyi anlamlandırabilmek, daha keskin sınırlar içinde düşleyebilmek için bir araçtır. Biz Thomas Anderson’ın henüz bir hacker iken tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu öğrenmek için deliğe düşerek bir rüyaya, bir masala dönüşmesine değil, Neo’nun kaybetmiş olduğu gerçekliğe erişmesine aldanırız. Çünkü Neo, bizlerin yaşadığımızı sandığımız dünyanın aslında sadece bir metafor olduğu gerçeğini anlatarak, aşkın olana “ben” bilinci idrakiyle ulaşılabileceğine dikkatler çeker. Peki, izleyicinin gerçek hayatta izlediği haberlerin dahi yanlı ve yalan olduğu bir Matrix’te yaşadığını sorgulaması, Baudrillard’ın 1970’lerde simülakr olarak tanımladığı görünümler dünyasından bir çıkış olabilecek midir? Baudrillard bir röportajında “Gerçek ve sanal üzerine görüşleriniz ‘matrix’in yaratıcılarının önde gelen referansları oldu. Serinin ilk filminde sizin görüşlerinize açık göndermeler vardı ve hatta 1981 tarihinde yayımladığınız ‘Simulakrlar ve Simülasyon’ kitabınızın kapağı bir sahnede görünüyordu. Bu sizi şaşırttı mı?” sorusuna:
“Bir yanlış anlaşılmanın olduğu kesin, zaten bu yüzden Matrix tartışmalarına katılmaktan çekindim. Wachowski’nin adamları ilk filmden sonra benim de ikinci filmde görünmem için aradılar ama bunun münasip bir fikir olmadığını kendilerine söyledim! (gülüyor.) Aslında 1980’li yıllarda New York’lu simülasyoncuların yaptıkları hatayı tekrarlıyorlar. bu sanatçılar sanal olanı bir olgu olarak alıp görünür bir fanteziye çeviriyorlardı. Ancak bir sanal kâinat yaratıyorsan, bunu tekrar kategorilere ayırıp üzerinde konuşamazsın.” cevabını vererek aslında Matrix’in o gerçek dünyaya ulaşabilmek için bir araca dönüşmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Matrix, hakikatler dünyasına gidebilecek yolu gösteriyor ve fakat ileriki aşamada inşa edilen dünyada oluşturduğu normlarla algıları yine sanal bir dünyanın içerisine hapsedebiliyor.

The Matrix, görüntü sanatının ve düşüncenin böylesine kuvvetli bir şekilde birleştiği en önemli filmdir. Sinemaya algıları değiştiren, bilim-kurgu’yu hikmet ve felsefeye yaklaştırabilen ama aynı zamanda algı olarak popülerleşmesinin de önünü açan bir filmdir. Bir şey popülerleşirse anlamını yitirir. Matrix’in kültü bir film olduğuna kendisinden sonra çekilen Avatar, Inception bilim-kurgu dünyasından düşünsel dünyaya ve hakikati aramaya ilerleyen süreç filmlerindeki metotlara bakarak daha iyi anlayabiliriz. Matrix’te gerçek dünyaya geçiş süreci, Avatar’da Pandora Dünyası’na, Inception’da rüya alemine geçiş sürecine ilham vermiştir. Matrix, insanoğlu’nun hakikat arayışı devam ettikçe, daha birçok filme hem metot olarak, hem teknik ve ahenk olarak, hem de düşünsel zemin olarak ilham vermeye de devam edecektir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

AY VAKTİ, YENİ AJANSLA YÜRÜYÜŞE DEVAM… / Ay Vakti
İNŞİRAH / Şeref Akbaba
İSTANBUL / Mehmet Baş
ESTETİĞİN ANLAMI II / Necmettin Evci
RUHUN ÇÖKÜŞÜ / Üzeyir Süğümlü
Tümünü Göster