Aşkın Yüceliği

Evrene baktığımızda bir tek istisna dışında var olan her şeyin bir karşıtı olduğunu görüyoruz. Bu istisna, Tanrı’dır. Hem dinlerde hem felsefede Tanrı, zıddı olmayan tek varlıktır. Çünkü O, var edilen değil, var edendir; yaratılan değil, yaratandır. Yaratabilmek için yaratılmış olmamak gerekir.
Eşi, benzeri ve zıddı bulunmayan Tanrı, varlık kazandırdığı her şeyi çift kutuplu olarak yaratmıştır. Bundan dolayı “her şey zıddı ile kaimdir.” Böylece evrende bulunan her şeyin bir karşıtı vardır ve zıddı olmayan hiçbir şey varlığını devam ettiremez. Bu çift kutuplu yaratma, hem varlığın devamlılığı için hem de yaratılmışların evreni anlayabilmeleri için zorunludur. İki farklı cins bir araya gelmeden yeni bir can meydana gelemeyeceği gibi, tek tür varlıklarla da tabiat anlaşılamaz. Sözgelimi beyazın ne olduğunu anlayabilmek için onun karşıtı olan siyaha, gündüzün aydınlık olduğunu anlayabilmek için de gecenin karanlığına ihtiyaç vardır. Yani yaratılmışların birbirlerini anlayıp tanıyabilmeleri ve insan açısından da anlamlandırmanın gerçekleşebilmesi, çift kutuplu olmaya veya zıtların birlikteliğine bağlıdır.
Böyle iyi işleyen bir nizam, rastgele yaratılmamıştır. Çünkü yaratma, özen isteyen bir iştir. Bu özeni sağlayan ise, Yaratıcı’nın zatının/özünün bizzat kendisi olan “aşk”tır. Aşkın bizatihi kendisi olan Tanrı, yegâne varlık olduğu için, aynı zamanda aşkın hem öznesi hem de yüklemidir. Ancak aşkta asıl olan kendine duyulan değil, başkasına duyulan sevgidir. Çünkü aşkın yüklemi, başkası olmalıdır. Başkası bulunmadan veya düşünülmeden aşktan söz edilemeyeceği gibi aşk veya sevgi olmadan da başkasının var olması düşünülemez. Diğer öz niteliklerinden olan düşünme ile “gizli bir hazine olan Tanrı, bilinmeyi istemiş” ve varlık hiyerarşisinde aşkına muhatap olabilecek “eşref-i mahlûkat” mertebesindeki insanı yaratmıştır. Sadece insan değil, yarattığı her varlık, O’nun aşkının bir eseri olarak varlık kazanmış ve Tanrı, yarattığı her varlığa bu aşktan katmıştır. İşte bu nedenle gönüllerin sultanı Yunus Emre,
“Allah benüm dediğine, vermiş verir aşk varlığın
Kimdeki var bir nesne aşk, Çalab varlığı ondadur”

dizelerinde Tanrı-evren-insan arasındaki ilişkinin aşkla örüldüğüne işaret etmektedir.
“Ve nefahtü fîhi min ruhî” ayetinde, yarattığı her varlığa Kendi özünden kattığını belirten Tanrı, aşk’tan da her varlığa vermiştir. Bu bakımdan yerler ve göklerle bu iki arasındaki her varlığın Allah’a secde ettiği bilinmektedir. Bu secde ediş, sevdiğinden ayrılanın sevilene duyduğu aşktan kaynaklanmaktadır. Hiç kuşku yok ki yarattıkları arasında muhatap olarak seçtiği tek varlık olduğu ve ona aşkın yanında akıl da verdiği için Tanrı’yı en iyi tanıyan ve en çok bilen de insandır. Çünkü Allah, birçok varlığa kendisine muhatap olmayı teklif ettiğinde onlar korkarak bunu kabul etmemişler, oysa insan bunu kabul etmiştir.
Tanrı’nın, kapasiteleri nispetinde ve yaratılış niteliklerine göre, yarattığı bütün varlıklara değişik özellikler vermesi ve özellikle de Kendi ruhundan üflediği insana, Kendisine özgü olan akıl ve aşktan katması, O’nun zenginliğinden kaynaklanmaktadır. Bunu bir şiirinde Yunus Emre
“Asılda âşık u ma’şûk birdir
Bu Bir’den gerçi yüz bin göründi” ifadesiyle veciz bir şekilde ifade etmiştir.
Varlık kazanan değişik tür ve cinslerdeki varlıklardan sadece biri olan insan, Tanrı’nın hem aklından, hem aşkından hem de irfanından önemli ölçüde pay almıştır. İşte Tanrı’dan aldığı aşk duygusuyla insanın, O’nun zenginliği karşısında kendisini noksan hissederek bu noksanlığını giderecek bir arayışa gireceğini bilen Tanrı, insanı da bu eksiğini giderecek şekilde birbirinden farklı ve karşıt iki cins olarak yaratmıştır. Böylece insan, yaratıldığı günden bu yana kendisini tamamlayacağını düşündüğü diğer yanını arar durur.
Tanrı’nın Kendi varlığından üflediği ruhunu, yine ondan aldığı irfan ile eğitip olgunlaştıran kimi insanlar, baktığı her güzellikte Tanrı’nın varlığını görürler. Onlara göre evrendeki tüm varlıklar, adeta Allah’ın birer gölgesi gibidir. Asıl varlık olan Allah, mevcut her varlıkta görülebilir. Çünkü asıl olan, Allah’ın varlığıdır ve kâinat, bir anlamda Tanrı’nın kendisini açmasından ibarettir. Nitekim büyük mutasavvıf Muhyiddin İbnü’l-Arabi “varlıkta ancak Allah vardır, O’ndan başkası ise hayali varlıktır” diyerek kendisi de dâhil her varlığın geçici olduğunu belirtmektedir.
Anadolu’nun Türk vatanı oluşunda büyük emekleri olan büyük ozan ve mutasavvıf Yunus Emre de
“Ben bu suretten ilerü, adım Yunus değüliken
Ben olıdum ol benidüm, bu aşkı sunandayıdum” dizeleriyle irfanî bir bilgiyle ayrıldığı asıl varlığa duyduğu özlemi ve sevgiyi ifade etmektedir.
İnsanın böyle bir bilgi düzeyine ulaşması, öncelikle kendini tanıması ve bilmesiyle, buna bağlı olarak da Yaratıcı’ya olan aşkla gerçekleşir. Sokrates’in dediği gibi, kendini bilip tanıma düzeyine ulaşan insan, içindeki sesi duyabilir hale gelir ve Hz. Ali’nin “kim ki nefsini bilir, Rabbini bilir” sözündeki seviyeye yükselir.
Kendi varlığından yola çıkarak hakiki aşka ulaşan arif, Yunus’un
“Gerçek âşık oldunısa, gel aşk kitabından oku
Can gözünü açtın ise, hakikat bulasın Hakk’ı” dizelerinde belirttiği gibi Allah’a ulaşır. Artık Hakk’ın âşığı, aşkından başka hiçbir şeyi arzulamaz ve:

“Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni
Ben yanarım düni güni, bana seni gerek seni.
Ne varlığa sevinirem, ne yokluğa yerinirem
Aşkınıla avunuram, bana seni gerek seni” dizelerinde görüldüğü gibi yalnızca Allah’a kavuşmaya çalışır. Nefsini arıtıp, bedensel isteklerinden arınan sufi, ‘ben’den uzaklaşarak gölge olmaktan çıkar ve kendinden uzaklaşır.
“Beni sorman bana, bende değülven
Suretüm boş yürür tondan içeru” diyecek boyuta ulaşır. Artık kendi varlığından geçen sufi, İçindeki asıl ‘ben’le birleşir ve yaratılışın başlangıcında uzak kaldığı Tanrı’ya tekrar kavuşur. Beden denen maddi varlık, toprağa karışırken ruh denen manevi varlık asıl kaynağına ulaşır. Ama Yunus’un
“Âşık öldü deyu sala verirler
Ölen hayvandürür âşıklar ölmez” dizelerinde belirtildiği gibi aşk da âşık da ölmez, ölen sadece maddedir.
Platon’un aktardığı mitolojiye göre Eros, yani aşk, güzellik tanrıçası Afrodit’in doğduğu günün şerefine verilen şölende, bolluk tanrısı Poros ile yoksulluğun sembolü olan Penia’nın birleşmesinden doğmuştur. Afrodit’in doğduğu günde ana karnına düşen aşk, annesine çeken tarafıyla her zaman yoksuldur, kabadır, korkaktır, açıktadır; babasına çeken tarafıyla da hep güzelliğin peşindedir, tuzaklar kurucudur, yürekli ve atılgandır. Dolayısıyla Tanrısal aşkta hiçbir önemi ve değeri bulunmayan beden ve yüz güzelliği, karşı cinslerin birbirlerine olan ilgi ve aşklarında önem ve değer kazanır.
Güzellik karşısında ortaya çıkan aşk, mutlak güzelliğe duyulan aşk ise buna Platonik aşk denilir. Adını, Platon’un ideal aşk anlayışından alan bu tür aşkta, üç basamak vardır. Birinci aşamada farklı iki cins arasında bir aşk doğar. Sevgililer birbirlerine kavuşabilmek için her türlü fedakârlığı yapmalarına rağmen, araya giren engellerden dolayı kavuşamazlar ve bu durum giderek marazi bir duruma yol açar. Buna ‘karasevda’ denilir. Birbirlerine kavuşamamanın ikinci aşamasında sevgililerin birbirlerine duydukları aşkın yönünün değişerek insanlığa duyulan bir aşka yöneldiğini görmekteyiz. Artık âşıklar, beden ve yüz güzelliğinin yerine ruh güzelliğini ararlar. Bu, bir anlamda yaratılmışların, yaratandan ötürü sevilmesidir. Üçüncü aşamada ise insanlığa duyulan aşk, yerini ideal formlara duyulan aşka, ruhun bir zamanlar bilip de kaynaktan uzaklaştığı için unuttuğu gerçek varlığa, yani Tanrı’ya duyulan aşka bırakır. Son aşamada ulaşılan güzellik, artıp eksilmeyen, hep aynı kalan salt güzelliktir. Çünkü Tanrı değişmeyen varlıktır. Platon’un aşka yüklediği bu anlam, insanın Tanrı’dan aldığı aşkla yeniden onu bulmasıdır ki tasavvuftaki ilahi aşka tekabül etmektedir.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığım aşk türlerinde hep bir yücelik ve kutsallık vardır. Çünkü hepsi önünde sonunda Tanrısal aşka yönelmektedir.
Eğer güzellik karşısında duyulan aşk, Platon’un anlattığı aşkın birinci basamağında kalır ve daha ileri aşamalara geçmezse, buna da beşeri aşk adı verilir. Bu tür aşkta da, eğer bayağılaştırılmazsa, yine bir yücelik vardır. Beşeri aşkın en önemli yönü cinselliğe de yer vermesidir. Bu, doğal bir olaydır. Karşı iki cins arasında başlayan aşk, eğer evlilikle taçlandırılır ve cinsellik, evliliğin doğal yasaları ile ahlak çerçevesinde yaşanırsa, bu türden aşk kutsallığını korur. Ama aşk, evlilikle biter gibi bir yanlış anlayışla gayr-ı meşru bir yola taşınır ve hele bir de beşeri aşkın gizliliği olan cinsellik, alelade bir tarzda yaşanır ve bunun adına da aşk denirse aşk, kutsallığını ve saygınlığını yitirir. Çünkü bunun adı aşk değildir, bayağı bir anlamı vardır, sadece süfli duyguların tatminine yöneliktir ve aleladedir. Bu tür ilişkilere aşk adının verilmesi bile aşkın yüceliğine ihanettir; aşkı kirletir.
Günümüzde beşeri aşkı kutsallık sınırları içerisinde yaşayanlar bulunduğu gibi, adına asla aşk denemeyecek derecede ahlak dışı ilişkiler de azımsanmayacak kadar çoktur. Üstelik bu tarz ilişkiler, televizyonlar ve internet aracılığıyla adeta teşvik edilerek, evlilik dışı cinsel birliktelikler, toplumu yozlaştırarak bir ahlak erozyonuna da yol açmaktadır.
Oysa aşk, toplumda ahlaki çöküntüye değil, aksine ahlaki yükselişe zemin hazırlayabilecek bir niteliğe sahip olmalıdır. Nitekim geçmişte bu tarz aşklar yaşanmış ve efsaneleştirilmiştir. Aşk, kutsal sayıldığı için alelade ve her yerde söylenmemiştir. Bazen bir mendille, bazen bir mektupla, bazen bir bakışla anlatılmaya çalışılan o eski aşklar maalesef artık yok. Şimdi bir arada bulunan farklı cinsler tarafından, birbirlerine alelusul bir şekilde ‘aşkım’ diye hitap edilerek aşkın yüceliği ortadan kaldırılıyor. Cinsel ilişkinin adına aşk denilerek de aşk, adeta ayaklar altına alınıyor.
Aşka yeniden o eski anlamını kazandıracak yüce aşkların tekrar yaşanabileceği umuduyla aşımızda, işimizde, eşimizde aşk olsun.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

141. SAYI / KASIM – ARALIK 2012 / Ay Vakti
“Aydını Dergi Yetiştiriyor” / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -74 / Şiraze
Estetik’in Anlamı-I / Necmettin Evci
Mevlânâ’nın Aşkı mı? Bizim Aşklarımız mı?... / Sezai Küçük
Tümünü Göster