MUHABBET ÇEŞMESİ

238
Görüntüleme

Geçen güz budanan koca söğüdün altında gölgelenirken, karşı yamaçtan vadiye dökülen gümüş köpüklü çağlayanın sesi işitilirdi. Siyah sert taşlardan yığma olarak yapılan yayla evlerinin bir yanı, mutlaka bir sarıçama yaslanırdı. Yaz sıcağında bile kalın giyinirdi buralarda ahali. Kekiklerin ve ısırgan otlarının kokusu, esen rüzgârla bir yelpaze gibi sallanan bu sarıçamların kokusuna karışırdı. Hele akşamları aya karşı o enfes koku tüm dağları kapladığında odun közünde demlenen kaçak çayın tadı bambaşkaydı.

Perşembe akşamları üç beş ev toplanır, sabahtan kesip dinlenmeye bırakılan kekikle beslenmiş oğlağın etinden bir ahbap döneri takarlardı ki; ne o muhabbeti ne de lezzeti anlatmak kolay değildi.

Ben, Celal dayıdan kiraladığım bir göz odada kalıyordum. Peş peşe tren vagonu şeklinde dizilmiş, toprak damlı üç göz odadan oluşurdu bu ev. Diğer odayı, kar kalkınca yaylacılarla gelip, kar düşünce memleketine dönen imama kiraya vermişti. İmam, sessiz, fukara bir adamdı. Nedense kimse ismiyle hitap etmezdi, Çavdar İmamı derlerdi ona. On beş günde bir, iki günlüğüne memlekete kaçar, çoluk çocuğuyla hasret giderip geri gelirdi. Birkaç ay sonra o da helalleşip gitti. Bir ben kalmıştım hanede.

Celal dayı hesabını iyi bilirdi. Bir göz odada aldığı üç beş kuruşla geçinip giderlerdi. Hiç çocukları olmamıştı.
“Vermedi gurban olduğum, bir bebeye layık görmedi bizi” der, dertlenirdi.

Hanımına ne zaman “Ebe nasılsın?” diye sorsam,
“Kuru öksürükle beslediğim bir alımlık canım var. Gün olur ben canımı sürürüm, gün olur canım beni sürür.” derdi. Adı neydi bilmezdim. Ebe derdim geçiştirirdim. Konuşurken yüzüme bakmaz, önümden geçmezdi. Süpürürken benim kapının önünü de süpürürdü. O da benim adımızı bilmezdi, ya da söylemeyi ar bilirdi. “Hoca” derdi.

İki koca inekle, üç beş tavuk kalmıştı ahırlarında. Aslında tavukları çokmuş ama her sene olduğu gibi, boynu altında kalasıca bir sansar dadanmış kümese, birer birer götürmüş tavukları. Kalanları da kar düşmeden satmış. Yoksa onca tavuğa ne darı yetişirmiş ne de arpa.
“Fukaranın kümesteki tavuğu, bir elin parmaklarını geçmemeli. Geçerse yediği darı gözüne batar. Ama az olursa onlardan aldığın üç, beş yumurta kışı yaz yapar.” derdi.

Celal dayı hemen her akşam yatsı namazını kıldıktan sonra evden kendini dışarı atar, benim odaya damlardı. Sonradan anladım ki, çay kaşığının sesini duyunca çıkıyordu evden. Gelmeyecek olsa bilirdim, o akşam mutlaka bir hasta var evde. O zaman ben çıkardım, penceresinin küçük camını tıklatırdım. Sonra her daim açık olan kapıyı aralayıp hatırlarını sorardım. Nasıl da sevinip dua ederlerdi bana.

Celal dayı geldiğinde kapıya pek vurmazdı. Mandala basıp omuzlardı kapıyı. Ama ben her defasında arkadan sürgülediğim için kapıyı açamazdı. Kalkıp kapıyı açınca, mahcubiyetinden giremezdi içeri. Önce kapı aralığından konuşurdu. Sonra:
-Korkma hoca, buralarda yabancıya kimse dokunmaz. Sürgüleyip durma kapını. Yine de sen bilirsin. Hilafsız lafa geldim. Gadını gocalığında çekmek pek zor. Oturduğu yerde gene uyuyup gitti gadın. Var mı bana müsaade, gireyim mi? İki laf etsek.

-Olmaz mı Celal dayı. Çayı daha yeni demledim. İlk bardak dudağıma değmişti ki sen geldin. Kaynanan da seni ne severmiş hani!
Hemen yüzü güler, “Valla severdi. Benim gibi damadın hasını bulmuş da sevmez mi?” deyip içeri girer, keyfe gelip başlardı eskilerden anlatmaya.

Gençliği hep gurbette, el işinde geçmiş. Yüzündeki derin çizgilerde ve nasır tutan kocaman ellerinde çektiği acıların izleri hâlâ vardı. Ağzında hiç diş kalmamıştı.

“Hoca, çektiğim bir şey değil de şu güzelim cağ kebabını kazın buz yuttuğu gibi yutuyorum ya, en çok ona yanarım. İki dişim olaydı da şu çebicin hakkını vereydim.” Sonra “Şu çay var ya şu çay!” Anlardım. O, böyle isterdi çayı. Hemen doldururdum kırmızı gül motifli büyük çay bardağına. O yine gülerek;
“Açık çayla kandıramazsın beni hoca. Dem koy, dem koy. E hoca bu bardağın yarısı boş.”
“Dudak payı Celal Dayı!”
“Babana rahmet. Kimde var bu kadar dudak! Sen dem koy, dem koy…”
Hem biliyon mu? Seni bize Allah gönderdi. Yalnızlığımıza yoldaş etti. Bu dağ başına sekiz on talebe için hükümet muallim göndermezdi. Gönderse, bu sefer de gelen durmaz giderdi. Bu tek göz mektep bu yüzden baykuş yuvasına döndü. Dağıldı talebesi. Ama söz, bu kışı bir geçirelim, ikimiz bir olup bu okulu gülistana çevireceğiz seninle.

Neredeyse her akşam buna benzer konuşmalar olurdu odada. Sonra başlardı anlatmaya. Kış geldi mi yaylada kimse kalmazmış üç beş haneden, beş on ihtiyardan başka. Ola ki yolda biri kalır, bir avcı tipiye tutulur, o zaman duyarmışlar yabancı bir insanın sesini. Yoksa akşam olunca kurt ulumasından, baykuş çığlığından başka bir şey işitilmezmiş. O zor zamanda yolda kalmışı bırak, yoldan geçen arabaya bile, şu bir göz hanede yanan ışık umut olurmuş. Yolcunun ürküntüsünü çekip alırmış alnından.

Celal dayı cemreler birbiri ardına düşüp de tabiat canlandığında çevreden topladığı biçimli taşları yolun kenarına yığmaya başladı. Göçerlerin yaylaya çıkma zamanı geldiğinde, Celal dayı, ne olduğu anlaşılmayan yapıyı yarılamıştı bile. Ağzını bıçak açmıyordu. Yaptığı iş hakkında bir tek kelime etmiyordu ama alabildiğine neşeliydi. Akranları;
-Celal, sen akıllı adamdın, bu kış aklını kurda, kuşa mı kaptırdın. Nedir bu yol kenarına yaptığın. Ne eve benzer, ne mezara, dediler.

O, duyduklarını kulak arkası edip hiç cevap vermedi. Taşları nakış nakış işleyerek şekil verdi. Sonradan anlaşıldı ki, Celal dayı yol kenarına bir çeşme yapmaktaydı.
Bu seferde,
“İyice gitmiş bu adamın kafası. Su olmayan yere çeşme yapan bir tek bu köyden çıkardı, o da çıktı”, demeye başladılar. Çeşme bittiğinde gerçek bir sanat eseri çıkmıştı ortaya. Gurbette çalışırken, İstanbul’da gördüğü çeşmenin benzerini hayalen zihninde canlandırıp bu dağ başına yapmıştı Celal dayı.

“İstanbul’a götüremedim ama İstanbul’un çeşmesini senin ayağına getirdim goca gadın”, dedikçe karşılıklı gülüşürlerdi hanımıyla. Sözü varmış Celal dayının; “Bir gün seni İstanbul’a götüreceğim”, diye. Fakat hem yokluktan, hem kocalıktan nasip olup da gidememişler.
Ebenin aklına İstanbul deyince bir deniz, bir de çeşme gelirmiş. Şırıl şırıl akan sebilleri, şadırvanları İstanbul bilirmiş. Hem de rüyasına bile girermiş, “Ölmeden oralardan bir su içsem.” dermiş.

Çeşme bitince, o güzergâhtan geçen arabalar su içmek ümidiyle durur olmuştu. Ama ne musluğunda, ne de şadırvanda bir damla su yoktu. Bu kadar emeğin karşılığı, suyu akmaz kuru bir çeşme mi olacaktı? Celal dayıya bir tek bizim ebe inanmıştı. “Benim herifim yapmışsa elbet vardır bir bildiği. Ona çeşmeyi yaptıran mutlaka suyunu da verir. Bakarsınız Kadir Gecesi abdestinizi bu çeşmeden alırsınız.” diyordu, sorana.

Bir sabah namazını kıldıktan sonra hanımıyla helalleşti Celal dayı. Sırtında bir kürek, bir de kazmayla vurdu kendini karşı dağa. Günlerce gelmedi. Sonra yolu karşıdan gören dağın yamacında gece gündüz çalışıp yolun kenarına getirdi Ağ pınarın suyunu. Akşam ezanı okunmazdan az evvel şadırvandan şırıl şırıl sular akmaya başladı. Suyun sesi öylesine güzel yankılanıyordu ki köyün içinde, bir taraftan gümüş köpüklü kalyona dökülen çağlayanın sesi, diğer tarafta muhabbet çeşmesi.

Günler sonra, demedik laf bırakmayan köyün ekâbirleri bakırdan musluklar yaptırıp takmak istediler çeşmeye, Celal dayı izin vermedi
Öfkelenip, söylendi ötekiler:
-Bizim de azıcık tuzumuz olsun çorbada, inat etme Celal.
-Elbette sizinde tuzunuz olsun çorbada. Ama böyle değil. Dağdan akan pınarın başına, bırakın bakırdan musluğu, tenekeden bir boru taksanız, bulaştırırsınız elinizdeki haram kirini şu güzel suya!
Hepsi şaşırıp kaldı.
-Aklın başında mı, kulağın duyuyor mu ağzının söylediğini?

O ana kadar susan Celal dayının hanımı lafa girdi.
-Sizler, zamanın efendileri, diyeceklerimi anlamayacağınıza eminim. Bu adam Allah’ın rızası için yaptı bu çeşmeyi. Abdestsiz taş koymadı taş üstüne. Bu çeşmeden yoldan geçen sabi sübyan, kurt kuş su içecek. Onların kursağına bir zerre haram girse hayrını görür mü?

Sizin paranızda fukaranın hakkı var. Para dedim mi banka banka gezersiniz.
Hem bakır musluk ancak hırsızın gözünü kamaştırır. Ama helalinden bir yudum su zakirin hem dilini, hem de kalbini çalıştırır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

“AYDINI DERGİ YETİŞTİRİYOR” / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -72 / Şiraze
ESTETİĞİN ANLAMI I / Necmettin Evci
MEVLANA’NIN AŞKI MI? BİZİM AŞKLARIMIZ MI?... / Sezai Küçük
AŞKIN YÜCELİĞİ / Ömer Özden
Tümünü Göster