ALİ HAYDAR HAKSAL’IN HİKAYECİLİĞİNE DAİR

277
Görüntüleme

Hikâye, olmuş ya da olması muhtemel konular üzerinde yürür. Hikâyecilerle öykücüleri birbirinden ayırabilir miyiz? Ya da hikâyenin konusu ile öykünün konusu ve işlenişi açısından bir fark var mıdır? Genel itibariyle hikâye, özel itibariyle öykü mü denilmektedir? Ben öykü yazıyorum diyenlerle hikâye yazıyorum diyenler arasındaki kurgu, anlatım farklılıkları ayrım gerektirecek düzeyde midir?
Bu tür sorulara yeni sorular ilave edilebilir. Lakin nasıl bir sonuç çıkacağını kestirmek mümkün gözükmüyor. “Ali Haydar Haksal” yazdıklarının öykü olduğunu söylüyor. Aldığı ödül de ise Hikâye ödülüne layık görüldüğü ilan ediliyor. Birinden birine yaslanmak ya da her ikisini de kullanmak da mümkün. Ben biraz da yazının neyi çağrıştırdığı, hangi kelimede ısrar ettiği ile yetiniyorum. Bu nedenle ayrım beni fazla ilgilendirmiyor. Burada yer yer hikâye, ya da öykü dediğim de kast edilenin aynı şey olduğunu hatırlatmaktan ibarettir.
“Ali Haydar Haksal”ın hikâyeleri bilindik bir tarzda başlamaz. Çoğunlukla bir denemeye başlar gibi girer ve kendisine bir alan belirledikten sonra kavrarsınız ki bir hikâyenin kapısı size aralanacak. Bu başlangıç çizgisi hep kuşkulandırır. Ne yapmak istediği konusunda belirsiz gibidir. Soyut bir başlangıcı çağrıştırır. Bütün hikâyeleri böyle midir elbette değil. Yine de bana hep öyle gibi geliyor. Tek tek öyküleri gözden geçirilse bu tespiti okuyucu fark edecektir. Bir başka husus ise, öyküye girdikten sonra bilindik beylik cümleler kurar. Düşünürsünüz bu cümleye ihtiyaç var mıydı burada diye. Ama “Haksal” hep yapar. Bu cümleler daha çok düşünce ağırlıklıdır. İdeale uygun betimlemelerdir. Öykücü sanki kendisini tutamayıp bu tür cümleler kullanmaya zorlanır gibidir. Zaman zaman yaptığı nakiller de vardır ki bu bizim geçmişten bu güne bildiğimiz hikâyeler, kıssaları da çağrıştırır. Kuran merkezli, peygamber merkezli anlatılardır bunlar. Kahramanın ağzından söyletilmiş olsa daha iyi olmaz mı dedirtmektedir sanki. Salt hikâye yazmış olsa, daha kolay anlatsa, evirip çevirmese, okuyucuyu yormasa diye de düşünürüm. Bu ilk öykülerinden bu yana böyle gelişti “Haksal”da. Aslında kendisinin de bunun farkında olduğunu düşünürüm. Bilinçli bir tercih kullanmaktadır kanaatimce. Öyküye başlıyorsunuz bir müddet debeleniyorsunuz işin içinde, sonra bir çıkış yolu gözüküyor. Bu zorluyor ve okuyucuya direnmek kalıyor. Direnen okuyuculara sahip birazda öykücümüz.
“Haksal” bilindiğin ötesindedir. Bir kuytuda durur ve bekler. Okuyucu tepeyi tırmanabilirse ki tırmanmasını ister yazar artık problem yoktur. Tepe aşılmış ve deniz gözükmüştür. Hafızayıyanıltarak hikâyeler kurar. Bilinmeyen iklimlerden bilinen hayatın içine doğru okuyucuyu taşıyarak kendi çizgisinde okuyucular elde etme çabasıdır. O nedenle bilindik değildir öyküleri ve buna da aldırış etmemektedir. Herkes işini yapsın, herkes evinin önünü süpürsün demektedir. Bu durum geleneksel çizginin biraz içinde dolaştığı hissini verirken, fark ettirmeden dışarıya çıkan kurgusuyla kendi belirlediği dağlarda gezdirmektedir. Ya da kendi düşlerindekişehrin anaforlarında boğuştururken de ara nefes almalar verir öykü diliyle.
Öykü dili kanaatimce “Haksal”a göre budur. Bu mudur değil midir sorusunu okuyucu fark edecektir. İkisi de aynı şeydir. İkisi de aynı kurgu içerisinde akışını sürdürür. Dolayısıyla öykü biraz da çağdaş bir kavram olarak edebiyatta karşılığını buldu. Daha cazip geldi. Gerçekle düş arasında gidiş gelişlerin dilidir hikâyeler. Geçmişten de gelecekten de birşekilde beslenir. O nedenle insan hayatının öyküleri yaşanırken sıradan, bayağıolabileceği gibi, zor, yokuş, acı, kahırlı öykülerde vardır. Bu bize hayatın zorluğu içinde zorlukla okunmayı sağlamamalıdır. Daha akıcı bir üslup, daha zevkle okunabilen, bir çırpıda bitirilme arzu ve isteği sağlayan dil de kullanılabilir. Bu öyküyü sevdirir. Her yazar da olduğu gibi “Ali Haydar”da kendi öyküsünün dilini kurmaktadır. Zorun peşinde olduğunu bu nedenle emek verdiğini ve okuyucunun da emek vermesi gerektiğini bize söyler. Tahammüllü bir okuyucu peşine düşmüştür. Maddenin ayrıntıları üzerinde de yoğunlaşarak madde ile metafizik arasında gel gitleri sürdürür. Bu nedenle öykü oradan oraya sürüklenir. Daha çok maddenin hikâyesi vardır. Maddenin çözümlemesi de denilebilecek öyküler birbirinin içine girerek kimi ipuçlarını da kaçırmanızısağlayabilir. Okurken buna da dikkat etmekte yarar vardır. Çünkü hikâye nerde biteceğini size hissettirmeden bitebilir. Sonra kendi kendinize sorarsınız bu öykü böyle mi bitmeliydi, söyle bitse daha iyi olmaz mıydı? Buradan da anlaşılıyor ki hayatın her türlü kurgularından faydalanan yazarımız hayatla okuyucuyu da karşı karşıya bırakmaktadır. Her an bir çıkmaz sokağın olabileceğinden, bir uçurumla karşılaşılabileceğinden, ani dönemeçlerin ihtimalinden, birden bire fırtınanın, yağmurun, dolunun yağabileceğinden de uzak olmadığımızı hatırlatılır. Öykü içinde öykü okumak böyle bir şey olsa gerektir. Zaman zaman da hikâyelerin içinde denemeler denemelerin içine yerleşmiş hikâyelere de rastlayabilirsiniz. Hikâyeler, bir olayın bütün ayrıntılarını vermez aslında. İşin özü verildiğinde öykü tamamlanmış olur. Karakter oyuncu olayın içine girer, yaşar ve çıkar. Bize hayatın kısa filmlerinden bölümler sunulur gibidir hikâyeler. Oyuncunun bütün ayrıntılarınıyakalayamazsınız öyküde. Öykü belli başlı unsurları ele alarak çok ayrıntılarda boğulmadan işi bitirir, bitirmelidir de. Gerçek ve düşten beslenir öyküler. O nedenle ani bitişlere hazır olunmalıdır ki bunu “Haksal” hikâyelerinde bolca yapmaktadır.
Kendi dilini yakalamışedebiyatçıların okuyucu endişesi yoktur. Ne yaptığını bilen, neden yaptığınıbilen, kalemin sorumluluğunu üstlenmiş olan edebiyatçılar işlerini yapmanın peşindedir. Bu nedenle “Haksal”da öyledir. İşini yapıyor ve bunu yaptığının farkında olması da gözlemlenebiliyor. Artık kendi dilini bulmuş bir öykücüdür ve kendi okuyucusunun da farkındadır.
Yer yer cümlelerin uzun olmasıdikkat çeken unsurlardandır. Uzun paragraflara sıklıkla rastlıyorsunuz okurken. Bu daha da dikkatli okumayı, yeniden bir daha almayı da gerektiriyor. Noktalamalardan kaçınma ya da konuşuyor gibi hikâyesini yazma da denilebilir. Kendi dilidir bu. Konuşurken yazar, yazarken konuşur öyküde. Bu durum yabancısıolduğumuz bir durum değildir. Ustalaştıkça böyle gelişir, böyle bir kimliğe bürünür. “Haksal” öykülerinde de taraftır. Yaşadığı çağda, hayatta kendi tarafını belli eden bir yazardır. Tarafsızlığa tahammülü de yoktur. Uğraşı alanı olarak belirlediği edebiyat alanı kendisinin ahiret azığıdır. Bu bilin hiç kaybolmaz. Endişesi, sancısı,kavgası aslında budur.
“Ali Haydar Haksal”ı tanıyanlar bilirler ki çok sakin bir yaratılışa sahiptir. Telaşsızlığı, ses tonuyla da teyit edilir. Bu genel anlamıyla böyledir. Onun da kızgınlıkları, sertlikleri, başkaldırışları vardır elbette. Kudüs, Afganistan, Afrika, Çeçenistan, Bosna ilgilendirdiği kadar, İran, Irak, Suudi Arabistan, Libya ve bütün bir yeryüzü de ilgilendirir. Doğu, batı düşüncesi içinde yeri hep doğudur “Haksal”ın. Bunları otuz beş yıla yakın tanışıklığımızdan çıkarıyorum biraz da. Her bir edebiyatçının da kişiliği, hayatı, yaşadıkları, acı ve sevinçleri yazılarında kendisini gösterir. Bir şekilde yazıya, öyküye, şiire, romana yansır yaşanılanlar, inançlar, kültürel miraslar. İnanç düşünceye dönüşürken, hikâyede yerini alırken daha da diri duruyor. Savsaklamayı, boş vermeyi iptal ediyor yazarımız. Hangi şartlar altında olunursa olunsun kalem erbabı görevini asla ihmal etmemelidir. Geçmişle, gelecek arasındaki çizgi belirgindir. Silik değildir. Dişi ve diri durmaktadır. Düşüncenin, inancın, denemelerde de, öykülerde de varlığı önde durur. Konuşulması, üzerinde durulması gereken noktalardan birisi de budur.
İlk öykülerinden itibaren “Haksal”ın dili Doğunun ve Asya’nın dilidir. Doğunun mistisizmi ile İslam’ın tasavvuf terbiyesi birbiriyle perçinleşir. Bütün kültürlerde de az çok böyledir. Geçmişinsanlığın peşini bırakmaz. İnsanlık geçmişini bıraksa da geçmiş insanı asla bırakmaz. Yazar öykünün dışına çıkmayı kendine ilke edinmiş gibidir. Öykünün dışındadır hikmet. Onları dışarıdan alır öyküye yerleştirir ve sonra tekrar döner öyküye. Bunu yapar sanki hiçbir şey yapılmamış gibi umursamadan yapar. Dersler verir, nasihatler eder.
Burada yapılanla okuyucu ne duruma getirilmiş olur? Öyküden kopup gitmemiş midir? Hafızası dağılmamış mıdır?
Dağılır okuyucu, budur söylemek istediğim. “Haksal”, hikâyelerinde önce okuyucuyu alabora etmek ister ve bunu başarır. Sonra hikmetle buluşturarak toparlanmasına yardım eder gibidir.
Aslında bu gün insanlığın önüne sürülen Fantastik hikâyeler geçmiş yüzyılların halk edebiyatında anlattıklarımasallardan oluşmaktadır. Temel kaynağı onlardır. Bu masallar zinciri insanlığın da masalıdır. Her ne kadar hep eski Yunan’a bağlansa da romanların, masalların, fablların kaynağı, buna itiraz ederek ilk insanın peygamber olduğunda ittifak eden insanlık ve dinler tarihini merkeze koyduğumuzda bu söylemlerin temel kaynak sayılamayacağı da ortadadır. Göksel dinlerin (vahiy dinlerinin-semavi dinlerin) bize bıraktıkları insan öyküleri Habil ile Kabil’le başlamaktadır. Bunu insan zekâsı dilden dile dolaştırırken masallaşır, fıkralaşır, hikâyeleşir ve romanlaşır. Bu hep göz ardı edilerek Yunan işin menşei olarak gösterilir ki bu bir yanılgıdır. Haksal’ın öykücülüğü bu ilk insanla başlayan hakkın öykücülüğüdür.
Harflerin, kelimelerin, dillerin, gerekli eşya isimlerinin öğretildiği ifade edilen Adem Peygamber aslında bize bunların da kaynağını haber vermiş olur. Sadece baktığımız yeri değiştirerek bir kez daha bakmayı denemeliyiz. Şunu da göz ardı edemeyiz elbette; 19. Yüzyılda karşımıza çıkan gerçekçilik akımı romantizmin edebiyat alanına girişinin de işaretidir. Edgar Allan Poe’nin Grotesk ve Arabesk öyküleri sadece Amerika’da yaygın hale gelmedi Avrupa ülkelerinde de takip edildi. Buna ilaveten söylemekte yarar gördüğüm Almanya’da Heinrch von Kleist ve E. T. A. Hoffmann psikolojik ve metafizik sorunları öykülerinde kullanmakla kalmadılar, masalsıbir yönün açılmasını da sağlamış oldular. Bu bize bugünün Fantastik boyuta nasıl erişildiğini de işaret eder.
20. Yüzyıl öykücülüğü gazetelerin hayatın içine yerleştirdiği öykülerdir bir bakıma. Direnişin, grevlerin, kuyrukların, üniversite öğrencilerinin, işçi hareketlerinin, ırgatların öyküleridir ki geleceğin romanına yataklık etme hazırlığı taşımaktadır. Bret Harte’nin öyküleri Ruyard Kipling’in Hindistan’daki var olan hayatın çeşnisini anlatan öyküleri ile Mark Twain’in Missisippi öykülerini zikretmekte fayda görmekteyim. Dünya edebiyatının önemli belleklerinden olan Rus edebiyatında Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov’un öyküleri öykücülüğün sesi, nefesi ve güçlü temellerini oluşturmuştur. Burada söylediklerimiz kendi geçmişimizin kökeninde var olan kadim kültür değerlerinin ayrı başlıklarda değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Daha önceleri de bazıyazılarımda bahsettiğim üzere romanın da, hikâyenin de, masalların da temeli biz kaynaklıdır. Sadece emperyalist anlayışlarla bizler bunu göz ardı etmişiz. Bunun üzerinde oturumların yapılmasına, tartışmaların yapılmasına, kendi coğrafya değerlerimiz açısından çok kıymetli olacağından şüphe etmiyorum.
Sonuç olarak öykü ya da hikâye yazarımız Ali Haydar Haksal, kendi yazı dilini kadim kültürün zenginliğinden besler ve çağdaş anlayış ve algıları da göz ardı etmemektedir. Bütün hikâyelerinde söylediği her eylemin hakkın dili haline dönüşmesidir. Tanıklıklar içinde geçen insan ömrünün edimleri mutlak surette gerekli olacaktır. Emaneten yürüttüğümüz ömrümüzün heybesini kıymetli hediyelerle donatmamız gerektiğine özenle dikkat çeker Haksal.
Haksal’ın öykücülüğü aynı zaman da bir medeniyetin çözülen yerlerinin yeniden onarılmasına katkı veren öykülerdir. Her bireyin üzerinde olması gereken sorumluluk bilinci Haksal’da fazlasıyla mevcuttur. Bütün meselesi, inşası içinde mevcut bulduğu dilin, öyküsüyle geleceğe tanıklık etmek, sevap defterini zenginleştirmektir.
Nice yeni öykülerle, yeni eserler dileğiyle kutlu bir eylem adamının izleyicileri, bu izin kadimliğini asla göz ardı etmeyeceklerdir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

“AYDINI DERGİ YETİŞTİRİYOR” / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -72 / Şiraze
ESTETİĞİN ANLAMI I / Necmettin Evci
MEVLANA’NIN AŞKI MI? BİZİM AŞKLARIMIZ MI?... / Sezai Küçük
AŞKIN YÜCELİĞİ / Ömer Özden
Tümünü Göster