ÇİLEK, İPEK BÖCEĞİ VE…

106
Görüntüleme

Başlamak için dışarı çıkması gerekiyordu.
Hayat -neresinden bakarsa baksın- gözüne çok kalabalık görünüyordu.
İyi ama dışarı neresiydi? Nereye gitmesi/çıkması gerekiyordu.
Saatlerce düşündü bu sorunun cevabını.
Uzun zaman hareketsiz kaldı oturduğu yerde.
Gökyüzünün çehresini tavan örtüyordu.
Bulutlara bakmak istedi. Uçsuz bucaksız gökyüzüne.Ufuk çizgisine müsavi bir çizgi tasarlamak istedi. Sonra gökle yer arasında dışarıya çıkmak için yürümek.
Kalemliğe baktı. Beş raflı bir kalemlik içinde sayısını öğrenmek istemediği kadar kalem vardı. Sayısını öğrenmek moralini bozacaktı, biliyordu. Onca zaman özveriyle biriktirdiği kalemlerin düşündüğünden az çıkması katlanılmaz bir durumdu. 
Neler yazılmıştı bu kalemlerle? Kim(i) kaç beyaz sayfayı kirletmişti. Kim(i) kelimeleri şiire tebdil etmişti. Kim(i) koskoca paragrafları devirmişti. Sonra müsveddelerin yakın arkadaşıydı kalemler.
 
Bir başlangıcın ve bitişin/tükenişin temsili/faili mimarıydı kalem.
 
Bakışlarını, kalemin olduğu yerden daha sakin bir mecraya kaydırdı.
“İnsan/onları çelenkte ördüğü zaman/Tanrının çiçeklerinin kendisinin olduğunu iddia eder” 
Yıllar önce “Birikim Defterine” not etmişti bu dizeleri.
Çiçekler ve insan… Bu iki varlık arasında yaşanan yakınlık ve uzaklık…
İnsan üzerine yapılan onca çalışma, araştırma, külliyat, kitaplar, şiirler…
Çiçekler üzerine dokunmuş nice el, onlara kıyamayan onca düşünce… 
 
İnsan dünyayı güzelleştirmek için yaşar.
Çiçeklerin var olma sebebi de aynı güzelliklere katkı sağlamak içindir.
Çiçekler kötü olabilir mi peki? Hani şair öyle demiyor mu? “Kötülük Çiçekleri”
“Silah aynı silah kalbim çok iyi biliyor” demiyor muydu Baudelaıre.
Hem öldürür hem yaşatır silahlar bu doğru. Tutsak milletler bunu şairden çok önce yaşayarak öğrenmiştir.
 
Düşünce evreni böyle genişliyor işte: insan çiçek ve silah.
Hepsi birbirinden kuşatıcı, hepsi birbirinden tehlikeli.
Saatlerce öncüller ve sonuçlar üretti.
Bir olayın sonucu bir başka olayın başlangıcı olarak kabul edilir. Mantık bilimini bu verisini boşa çıkarmak istemedi.
Mesela sonuç üretemeyen öncüller var mıydı?
Kalem’e baksa yazı, çiçeğe baksa gezi.
Her nesnede bir düşünce meşgul eder bizi.
 
Vazodaki çiçeklere bakmaktan vazgeçti. 
 
Bütün bunlar dışarı çıkmaya bir çözüm değil diye düşündü.
Kalktı mutfağa geçti. Dolaptan böğürtlen ve çilek çıkardı.
İşçiler oturduğu binanın temelini yeni atıyordu.
Müteahhit elinde binanın projesi işçilere emirler yağdırıyordu.
“Bu bina O taşınmadan bitecek” diyordu.
“O” demekle beni kastediyordu. Ama ben onlar daha inşaata başlamadan taşınmıştım bu binaya. Bana ayrılan daireyi dayamış döşemiş, tek kişilik bir hayatın prosedürünü yerine getirmiştim. 
Anlaşılan o ki ben oturmaya devam edeceğim..
 
Karşı sitenin parkında bir düzine çocuk dünyadan habersiz oyun oynuyordu. Dünyadan haberleri olsa çocuk olmazlardı.”çocukluklar çocuklardan azdır” dizesi dünyayı çocukken tanıyanların önsözü olarak yazılmıştı hayat kitabına
 
Çilek ve böğürtlen kokuları çocuklara kadar ulaşmıştır belki de. Kilerden bir kasa çilek ve bir kasa böğürtlen alarak parktaki çocukların yanına indi.
 
Kasaları bankın üzerine bırakıp eve geri döndü.
Biraz sonra kapı çaldı. Elinde boş kasalar ile iki çocuk kasaları bırakıp, teşekkür edip uzaklaştılar. İpek Böceği gelip dut yapraklarının bittiğini haber verdi. 
“Çocuklarla karşılaştın mı?” diye sordu İpek Böceği’ne.
“Hayır” dedi İpek Böceği.
“Parkın oraya bir dut dikelim de göz önünde olsunlar bundan sonra.”
Kelebeği ve tırtılı düşündü.
Yetişkini ve çocuğu düşündü.
 
Çok yorgundu. Koşsa belki kırıntıları toplayan martıların ardından dinlenebilirdi.
Kararlı bir martı neler yapamazdı ki? “Düşündüğün en son hızda herhangi bir yere uçabilmek için daha şimdiden oraya vardığını kabul etmelisin.”
“Sevgiyi sakın ihmal etme.”
 
Yazar aşkı mı demek istiyordu acaba? Yoksa aşk ve sevgi aynı şey miydi onların dilinde? Biz söylesek: “aşkı sakın ihmal etmeyin” derdik şüphesiz.
 
Nefesini tuttu. Sırası gelince yere çöp atanlara “Edep Ya Hu” demek için
Sokaklar çöpleri değil insanları benimsemelidir.
Karşıdan karşıya geçmek için ışığın yeşillenmesini bekledi.
Ters yönde giden insanlara baktı. Bunlar sese kulak vermeyip kazaya mahal verecek surette ters yönde giden “güm-rah” insanlardı.
 
Dışarı çıkmak için birçok sebebi olduğunu bildiği halde kendini dışarı çıkaracak kapıyı bir türlü bulamadı. Yere nedenini bilmediği çizgiler çizdi. Saçlarını ekvatoral bölge evlerinde çatı olarak kullanmanın adalet anlayışında ölçülebilecek değişiklik yapacağını düşündü.
 
Bir meridyen, bir paralel alarak dünyanın üzerine bir ters, bir düz dokundu. Koordinat desenli elbise bildi bileli dünyaya çok yakışıyordu. Keşfedilmemiş öğrenci yakaları ile gölleri birbirine bağlayan balıklar altın işlemeli bir tabakta gündüz konan bir evde zengin bir aileye sunuldu.
Garsonluktan hiç hazzetmediğini düşünüp işi bıraktı.
 
Aynı vakitte okulun yüksek yetkilileri yeni sezonda öğrenci kıyafetlerinde revizyona gidilmesi için hummalı çalışmalar yapıyordu. Bu çalışmalar histerik veya obsesif çalışmalar da olabilirdi. 
 
Dış cephesi sağlam öğrenciler hangi okulun ne işine yarardı? Sormak lazım. Gazete muhabirliğine bu günlerde başlamıştı. Kimi basın organları halk ne yiyorsa onu pişiriyordu.
 
Çok tirajlı bir gazetenin başköşesinde işe başladı. 
Ah bu inşaat işçileri bu binayı ne zaman bitireceklerdi. Bina bitse de taşınsa buralardan
Çocuklar çoktan evin yolunu tutmuş, martılar ekmek kırıntılarını denizin üzerinde unutmuştu.
Köşesinde hükümetin takım elbisesine pahalı parfümler sıktığı için işten kovuldu.
Ne zaman hükümete giydirecek bir şey bulsa öyle olurdu zaten.
 
Mutfağa geçip çocukların bıraktığı çilek ve böğürtlen kasalarını kilere indirdi. Kilerden İpek Böceği için dut yaprağı çıkardı.
 
İki gün önce postacının bıraktığı zarfı açması gerektiğini hatırladı. İki günlük zaman zarfı içinde açılması gerekiyordu. Zarftan bir davetiye çıktı. 
Sicim gibi bir yağmurda ıslanmak için “Yağmur Park’ta” bekleniyorsunuz.
 
Hatırladı. Uyandığı yerden kalabalığa bakıyordu. Nerdeyse tanıdıklarının hepsi oradaydı. 
En sevdiklerinin gözlerinin nemli olduğunu anladı. Uzanıp teselli etmek istedi. Artık ne seslenebiliyordu ne de hareket etme kabiliyeti kalmıştı. Sonra yakınları, tahta bir atı yerinden oynatır gibi yola koyuldular. Toprağa yaklaşabildiği kadar yaklaştı. “Telkin” ne demekti acaba? 
O dev kalabalık kum tanesi gibi mezarlığın olduğu bölümden başka bir hazneye döküldü. 
 
Şiddetli bir ses duydu. Bu dünya da duyduğu seslere hiç benzemiyordu. Sonra iki melek gelip göğsünün üzerine oturdu. Soru sormaya başladılar.
 
Bekleniyordu. Kapı ulaşamayacağı bir yerdeydi. Davet sevdiği bir kişiden geliyordu. Hafıza mükemmeli barındırdığını ve kullandığını zannederdi.”Ol” kelimesini düşündü.
 
Sicim gibi bir yağmurda ıslanmak için “Yağmur Park’ta” bekleniyorsunuz.
 
Geçmişi hatırladı. Bu davet dev bir binanın kilit taşını yerinden oynatır gibiydi. Ayna da gözlerinin büyüdüğünü fark etti. Aynayı kırmak istedi ama kıramadı. Evinin her odasında farklı ebatlarda ayna bulundurmayı alışkanlık edinmişti. Yüzüyle problemi mi vardı? Yoksa kalbinin aynasını mı kastediyordu? 
 
Geçmişi hatırladı. “Yağmur Park” onunla ilk karşılaştığı yerdi. İlk karşılaşmanın ardından gözyaşı yağmuru daha şiddetli yağmaya başladı. İki yılı sıcak havada soğuk su içer gibi bakışarak geçirdiler.
 
İşçiler günün yorgunluğunu üzerinden atıp karkas örmeye devam ediyorlardı. Çocuklar iki farkla karşı sitenin parkında ve  sekiz kişiydiler. Kilerden çıkardığı dut yapraklarını İpek Böceği’ne verdi. Akşama börek yapması için yufka alması gerekiyordu. Yeşil ışıktan sonra karşıya geçti.
 
İki yıl sonra “Yağmur Park” onun için hayatından çıkarılası bir mekân halini aldı.
Şimdi aynı kişi “gel” diyordu. Yaşanan ayrılık yıkımının enkazını “Kitap İş Makineleri” yeni kaldırmıştı. Kalbinde halen “Siyah Taş Bakım ve Onarım Birimi’nin” çalışmaları sürüyordu.
 
Sabrı, beklemeyi ve yazgıyı aklının askısına astı.
Sabrı, beklemeyi ve yazgıyı kalbinin duvarına çaktı.
 
Gözlerinin büyüdüğünü fark etti. Parkta oynayan çocuklardan birine seslendi. İnşaat işçileri nedense kulak kabartmadılar.
 “İnşaata Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır!” 
Uyarılara aldırmayan bir tavırla geçti yanlarından.
Ulaş çocuklardan biri, ona seslendi.
“Ulaş, Yağmur Park’ı biliyorsun değil mi?“
“Biliyorum efendim”
“Sana bir zarf vereceğim. Zarfı “Beşeri Aşk’a” götüreceksin.
“Anladım…”
“Zamane çocukları zekâlarını kitle iletişim araçları ile yıkamasalar daha da aksiyoner olacaklardı. 
 
Ulaş çocuklar içinde en yaşlı olanıydı. Ciddiyetten hiç taviz vermeyen bir çocuktu. İki yıl önce yaşadıklarını bir o biliyordu.
“Beşeri Aşk’ı” az çok tanıyordu.
Zarfı alıp uzaklaşırken “yarın size börek getireceğim, bugüne yetişmez” ünlemini işitti.
İnşaat işçileri O’nun oturduğu kata kadar ilerlemişti. Üstü başı sıva içinde bir işçi, sırtında elli kiloluk çimento torbası çocuğun yanından geçip gitti.
 
“Beşeri Aşk” parkın sahile bakan köşesinde, her zaman oturduğu bankta oturuyordu. “Aşklar istisnaları olmakla birlikte sosyal, girişimci, geleneksel karakter özelliğine sahiptir.” diye düşündü çocuk. 
 
Tek kelime etmeden zarfı “Beşeri Aşk’a uzattı.
“Beşeri Aşk” başıyla onaylayan bir işaret yaptı.
Ulaş uzaklaştıktan sonra zarfı açtı.
 
“Ebedi olarak kazandığın/meyve/senin kabul ettiğindir”
Ölmüş yapraklar/kendilerini kaybettiklerinde, toprakla/ormanın hayatına katılırlar”
 
Denize baktı “Beşeri Aşk”
Ufuk çizgisi gittikçe uzaklaştı..
Saçlarının ağardığını fark etti. Yüz çizgileri belirginleşti. Üzerinde asırların yorgunluğunu hissetti. Kafasında tasarladığı evi ayrılık selinin dev dalgalarıyla yerle bir etti. 
Demin/zamanla yüzüne vuran güneş şimdi bulutların arasına saklanmıştı.
Bir daha bu parka uğramamak üzere uzaklaştı.
 
Ulaş “Beşeri Aşk’ın” gittiği haberini getirdiğinde uykudaydı.
Ertesi gün huzurlu bir ruh hali ile güne uyandı.
Börek için hazırlıklara başladı.
Böreği fırından çıkarıp, üç dilim kendine ayırdıktan sonra tepsiyi parka bırakmak için çıktı.
İlk etapta çocuklara gözükmek istemedi. Köklerinde toprak olan bir dut fidanını önceden belirlediği “Gölge Meydanı’na” dikti.
 Bu ismi ağaçlar ile kaplı yeşil alana kendisi vermişti.
 
O gün bulutlar güneşi serbest bırakmıştı. Çocuklar büyük bir iştahla böreği yediler.
Ulaş arkadaşlarını toplayıp yeni dikilen dut fidanını tanıttı. Çocuklar artık “İpek Böceği’nin” denetiminde olacaklardı.
 
İnşaat işçileri binanın dış cephe kaplamasını yapmak üzereydiler. Gitme vaktinin geldiğini düşündü. Çocukları sevindirmenin huzurunu yaşıyordu. Kilerde kalanları, özveriyle dağıtması için düşünen adam heykelinin avucuna bıraktı. 
Anaokulu çağındaki çocuklar keskin boya fırçaları ile “Resmi Tarih” adlı tabloyu boyuyorlardı. Çocuklar boya-dıkça tablonun foya-ları ortaya çıkıyordu.
 
Sivil ve resmi sözcükleri üzerine deyim bazında tematik bir tez hazırlamayı düşündü. Yalnız bavulunda akademik bir teze yer bırakmayacak kadar masal kitabı vardı.
Dışarı çıkması gerekiyordu. Fakat dışa çıkmak gitmek kadar zor bir eylemdi.
Bir elinin parmaklarına baktı. Hızla akan bir nehirde benliğini yıkadı.
Kalbinde bir duygu filizlendi. Sonra onu, büyümesi için “Gül Ormanı’na” dikti.
Kapıyı açıp efektleri/kurguyu zorlayacak bir hayal gücüyle gökyüzüne düştü. Yerçekimi bağlayıcılık özelliğini yeniden kazandı. Gözlerini açması gerekiyordu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

HAKİKAT ÖNE ÇIKACAKSA, BİZ GERİDE YÜRÜMEYE HAZIRIZ... / Ay Vakti
“KIRBAÇLANAN AĞITLAR GİBİ”* / Şeref Akbaba
SANAT VE ESTETİK ÜZERİNE / Necmettin Evci
CEZADA ELİF DİRENCİ / Naz Ferniba
DAĞ GAZELİ / Mustafa Özçelik
Tümünü Göster