HÜDHÜD

414
Görüntüleme

   Eşine bağlı olan, yaşlanan anne ve babasına yiyecek getiren, annesi öldüğünde ona uygun bir yer buluncaya kadar başında taşıyan, bu sebepten İslam geleneğine göre başındaki tepeliği anne babasına bu hürmetkâr tavrından dolayı verildiği düşünülen vefalı hüdhüd kuşu birçok yerde karşımıza çıkar. İbn-i Abbas’ın naklettiğine göre Resulullah’ın(a.s) öldürülmesini yasakladığı hayvanlar arasında olan, ebü’l ahbâr, ebü’r-rebî, ebü ibâd, ebu seccad gibi isimlerle de İslam literatürüne geçen hüdhüd kuşu ilk olarak Neml Suresin’de yer alır ve “Murg-i Süleyman” olarak çıkar karşımıza. Kuşların dilini bilen Süleyman Peygamber :
“ Ey insanlar! Bize mantıku’t- tayr ( kuşların dili ) öğretildi ve bize her şeyden nasip verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur. » ( Neml Suresi: 27/16 )
Ve bu ayetin devamında kuşlara baktıktan sonra şöyle dedi:“ Hüdhüdü neden göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? “ Çok geçmeden hüdhüd gelip: “ Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Saba’dan sana çok doğru ve önemli bir haber getirdim .” dedi.
“Kıl hem dem-i Süleyman can hüdhüdünü sa’y Bir murg-ı râz dârı gör sahib-i külehdir”(Hayali Divanı)
Külah sahibi olarak da adlandırılıp Hz. Süleyman’a yakınlığıyla da bilinen hüdhüd, orduya kılavuzluk edip yerin altındaki suyu görmesiyle de bilinir.” Orada orada “ anlamına gelen “hüd hüd “ şeklinde seslenmesi de sırların saklandığı yeri işaret etmesi olarak yorumlanan hüdhüd, bir gün ordudan ayrılıp dolaşmaya karar verir. Vakit kaybettiğini ve Hz. Süleyman’ın tepkisini çekeceğini bildiğinden bari biraz daha dolaşıp faydalı bilgiler toplayarak huzuruna çıkayım, der.
Bu duruma Divan şairi Necati Bey de şu beyitiyle dikkat çeker:“Bir iki gün dideden oldunsa pinhan bari gelBir neşât – âver haberle hüdhüd-i binâ gerek”
Birçok şairin de şiirlerinde Hz. Süleyman, onun postacısı olarak da bilinen hüdhüd kuşu ve Saba Kraliçesi Belkıs kelimelerini bir araya getirerek telmihte bulundukları olayın aslı şöyledir:
Bir sefer esnasında ordularıyla karınca vadisine gelen Hz. Süleyman kuşları bakar ve hüdhüdün orada olmadığını görür. Sebebini sorarak eğer mazereti varsa bunu ispat etmesini, yoksa canını yakacağını veya kafasını koparacağını belirtir. Çok geçmeden hüdhüd gelip Hz. Süleyman›a onun bilmediği Sebe/ Saba ülkesinden haber getirdiğini, bu ülkeyi bir kadının yönettiğini söyler ve onların dinî inançları hakkında bilgi verir. Bunun üzerine Hz. Süleyman hüdhüde bir mektup vererek Saba›ya götürmesini ve oradaki yöneticilerin nasıl bir karar alacaklarını öğrenmesini ister. Mektubunu okuyan Saba melikesi Belkıs, arkadaşlarıyla istişare ettikten sonra Hz. Süleyman›a bazı hediyeler göndermeye karar verir. Hz. Süleyman gelen hediyeleri kabul etmez ve Belkıs›ın iman etmesini ister. Belkıs da memleketin ileri gelenleriyle konuştuktan ve Hz. Süleyman aracılığıyla hakikati öğrendikten sonra iman eder ve şöyle der: “ Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum. “
İlk olarak Kuran’da karşımıza çıkan hüdhüdün, hikâye olarak da karşımıza çıkışı Feridüddin Attar’ın Mantıku’t- Tayr adlı eseriyle olur. Bu tasavvufi esere Mevlana, Yunus Emre, Gülşehri, Ali Şir Nevaî gibi şairler de nazirede bulunmuştur.
Hz. Süleyman’ın postacısı olarak bilinen hüdhüd Mantıku’t Tayr’da Simurg’u bulmak için yola çıkan kuşların yol göstericisi olup mürşid-i kamili simgeleyen kuş olarak çıkar karşımıza.
“Hüdhüd gibi binâ gerek anı arayanlarViraneye bûm olmağıla gencbulunmaz”(Nedim Divanı)
Yürürken sorgucunun salınışına göre Arapça ’da çeşitli kelimelerin yer aldığı külah sahibi hüdhüd kuşu sırları görebildiği gibi mürşit kuş olarak da yol gösterici olur. Mantıku’t Tayr’da bütün yaratılmışlarda bedenleşmiş olan ruh kuşlarının hüdhüd adlı ermiş kuşun yol göstermesiyle Simurg denilen efsanevi kuşla temsil edilen Tanrı’yı arayışları anlatılır. Yolculukları zorludur. Çoğu kuş pes eder. Güle tutulan bülbülü, ab-ı hayat diyen duduyu, mücevherlere bürünen kekliği, mevki ve makam hırsına kapılan doğanı… Yolculuklarına devam etmeleri için toplamaya çalışır.
Hikâye şöyledir:
Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüdhüd, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyik, şahin ve diğerleri vardır. Amaçları, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir.
Hüdhüd söze başlar ve Hz.Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. Kuşların çoğunun bundan haberdar olmamasına rağmen, herkesin padişahının daima Simurg olduğunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinemediğini ve onun “bize bizden yakın, bizimse uzak” olduğumuzu anlatır. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüdhüd’ün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. Kuşlar Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar… Ama menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüdhüd’ün yanına varınca “kendilerince geçerli çeşitli mazeretler üretmeye” başlarlar. Çünkü kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefl eri çok daha basit ve dünyevî’dir (!) Örnek olarak, bülbülün isteği gül; dudu kuşunun arzuladığı ab-ı hayat; tavus kuşunun amacı cennet; kazın mazereti su; kekliğin aradığı mücevher; huma’nın nefs-i kibir ve gurur; doğan’ın sevdası mevki ve iktidar; üveyiğ’in ihtirası deniz hepsi de başka başka özür ve bahanelerdir.
Bu mazeretleri dinleyen hüdhüd, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.
Hüdhüd söz alır ve şunları söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:
‹›Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu? Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu? Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar. Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir. Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatimiz kalmadı. Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil. O, yüce lûtfuyla bir ayna icat etti. O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!››
Hüdhüdün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar. Ama yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır… Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli mazeretler ileri sürerler. Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardır. Hüdhüd hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. Ancak, bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir.
Hüdhüd’ün söylediği, “yedi vadi” şunlardır:
1.Vadi: istek 2.Vadi: aşk 3.Vadi: marifet 4.Vadi: istiğna(sakınma) 5.Vadi: vahdet 6.Vadi: hayret 7.Vadi: yokluk (fenâ)
Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler…
Ama pek çoğu ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur ya aç susuz can verir ya yollarda kaybolur ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur ya ağır hastalıklarla geride kalır ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafi leden ayrılır. Bu sayılan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır. Bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer. Bütün vadileri aşarak menzil-i maksuda yorgun ve bitkin bir halde varan bu kuşlar, rastladıkları kişiye padişah yapmak için aradıkları Simurg’u sorarlar.
Kuşlara Simurg tarafından birisi gönderilir… Gelen kişi, otuz kuşa ayrı ayrı birer yazı verip okumalarını ister. Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve yaptıkları yazılıdır. Bu arada, Simurg tecelli eder…
Fakat, otuz kuş, tecelli edenin bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduğunu görüp şaşırırlar. Çünkü kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir. Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır. Bu sırada Simurg’dan ses gelir:“Siz buraya otuz kuş olup gelip göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü burası bir aynadır!”
Çok zorlu bir yola girildi heyhat!
Yedi vadinin hayaliyle kanat çırpıldı. Gâhî yananlar gâhî kaybolanlar oldu. En çok da aldananlar oldu. Sen mürşid-i kâmil olup yol gösterirken gönlünün kıblesini kaybedenler oldu. Maşuk bekledi, mahbup bekledi, mescud bekledi. Âşık ağladı, sevgi ağladı, secde ağladı. Sen yol gösterdikçe gönlünün kıblesini kaybedenler oldu.
Gâhî güle tutulan bülbül gâhî ab-ı hayat diyen dudu gâhî
Yunus Emre gibi “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri İsteyene ver sen anı bana seni gerek seni” diyemeyen tavus kuşuna olanlar oldu. Gâhî mücevherlere bürünen keklik gâhî mevki makam hırsına kapılan doğan oldu. Gönüldeki defi ne dururken viranede defi ne arayan puhu oldu. Neden hüdhüd olunamadı heyhat!
“Hüdhüd gibi binâ gerek anı arayanlarViraneye bûm olmağıla genç bulunmaz”( Nedim Divanı) Binlerce nur ve zulmet perdesi inmiş gönüllere. Göremez oldu gönüller.
Kanat ver ey hüdhüd!
Sen ey Mantık’ut-Tayr’ın Simurg’u bulmak için Kaf Dağı’na doğru yola çıkan kuşların en bilgesi, yol göstericisi, mürşid-i kâmili simgeleyen rehber kuşu, gel de gölgeye bağlanıp aslını bulamayanlara kanat ver. Gözümüzün gördüğünü değil, gönlümüzün istediğini göster. Gel de sil şu gönül pasını. Çıkar bu nefs sokağından gönlü de dolaştır yedi vadide.
Ulaştır aslına.
Neredesin can hüdhüd? Göremez oldu bu gözler seni. Gönül acı çekmede nefs sokağında.Binlerce nur ve zulmet perdesi inmiş gönüllere. Göremez olduk, kanat ver ey Hüdhüd!
Aşkın yedi şehri kilitli mi şimdi?Nerede can hüdhüd’ü, neden küskün?Sokak… Hep sokak… Hep sokak…Çıkmaz bir sokaktayız heyhat!
Bizim hep mazeretlerimiz oldu. İstek var dedik aşka gelemedik. Aşk var dedik marifet gösteremedik. Elindekiyle yetinip vahdete eremedik. Hayrete düşüp yok olmak sonra da Anka kuşu misali yeniden doğmak varken – ama hep ama hiç – savaşımlarımız oldu. Sevgili diye bağlandığımız nefsimiz oldu. Sen, dağılan bizleri toparlamaya çalıştıkça biz hırslarımıza, arzularımıza, velhasıl gönül aynamızı paslandıran gölgeye esir olduk.
Ama sen bizi yine de bırakmazsın. Ümit var gönüllerimizi âşıkla maşukun aşkına, habiple mahbubun muhabbetine, sacitle mescudun secdesine ulaştır ey hüdhüd!
Her müminin içinde olan, pastan dolayı küskün kalan can Hüdhüd, çıkmaz sokaklardan çıkar ki otuz kuş gibi kanat çırpalım yedi vadide, yolun da yolcunun da kılavuzun da bir olduğunu görelim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

YENİ İMZALAR / Ay Vakti
RESİM ALTI ŞİİRLERİ I / Mehmet Ragıp Karcı
SAKLI MEKTUPLAR LXXIII / Şiraze
KİTAPLARLA BAHARI YAŞAMAK II / Recep Garip
ZAMANA SELAM / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster