SAHİB-İ YETİM

204
Görüntüleme

   Aklı başında olduğu zamanlar “Ne zor günlerdi onlar” diyerek başlardı. Bir evladın annesiyle aynı kaderi paylaşıyor olması bir alışılmışlık mı, yoksa katmerli bir acı mıydı? Babası da annesini karnında bir kızla tek başına bırakıp gitmişti savaşa. Hem de düğüne gider gibi.Rahmetli anası gelince aklına, dudakları kıpırdar, ağlar, anlatır yürekleri yakardı. Gözyaşlarını namaz bürgüsünün ucuyla kurulardı. Uzaklara bakardı.“Sakın yetimim diye mahzun olma, yetimin sahibi Allah’tır” der, kıbleye döner, iki avucunu açıp göğe uzun uzun dua ederdi. Sonra kapanıp yere şükür secdesine giderdi. Benim babamla emmim beraber gitmişler harbe. Bir evden iki yiğit vermişler o gün. Babam anamın karnında bırakmış beni, emmimse kocaman bir horanta bırakmış arkasında. O zaman daha on yedi, on sekiz yaşındaymış babam. Tam olarak ne zaman doğduğunu bilen de yok ama arpaların başağa durduğu vakitmiş. Bir yaz çocuğu yani. Ama emmimden gürmüş bıyıkları, güçlü kuvvetli, pehlivan adammış. Anam kendi herifinin gidişine değil, en çok emmimin horantasından ayrılışına yanmış, ağlamış. Daha on altı yaşındaymış. Bir sabah namazı helalleşmişler.  Omzundan tutmuş büyük oğlunu, silkelemiş, “Anan da bacın da sana emanet, bu ocak senden tütecek” deyip basmış bağrına, yere çömelip biricik kızına kucak açmış. Sonra ortanca oğlan koşup boynuna dolanmış… O kapıda ağızlarından dökülen son anlamlı cümle “Nasip olsa da kavuşsak. Yazımızda kavuşmak bir daha yoksa dua edin de ahirette bir olalım.” Olmuş. Kınalı saçlarını örtüp arkalarına bir kez bile dönüp bakmadan gitmişler. Anam derdi ki “İşte orda halime çok şükrettim, hiç değilse bir başıma dayanırım, dayanamazsam deli olurum herifim için. Eriminde aklı bir bende olur, bir de horantanın acısını, hasretini duymaz demiştim.” Sonra güler “Kör oymayasıca sen oluverdin. Çok şükür, iyi ki oluvermişsin, verene gurban oluyum” derdi. Sarılırdık, gülüyor, kocasını yâd edince nasıl da keyfi yerine geliyor dediğim yerde hıçkıra hıçkıra ağlayıverirdi. Tam çıkacakken avludan “Kadın kısmı da boş durmasın, gitsin güherçile fabrikasında çalışın” demişler. Er sözü havada kalacak değil ya, ertesi sabah Güllük mahallesinden Setenönü’ne kıvrılan yoldan Hacıkılınç Camisi’nin kuzeyindeki güherçile fabrikasına varmışlar, o meşhur siyah tozla tanışmışlar. O zaman Osmanlı’nın eli ayağıymış bu fabrika. Üretilen bu mallar, İstanbul’da bulunan Baruthane Nazırlığı’na gönderilir, oradan da Çanakkale’ye geçermiş. Burada doldurulan barut kiminin herifine, kiminin kardeşine, kiminin de sevdiğine yazdığı bir nağmeymiş. Çoğu zaman ağlamaklı, kınalı elleriyle bir mektubu yazar gibi doldururlarmış mermi kovanı. Günler geçmiş. Önceleri namaz bürgüleriyle kapattıkları ağızlarını açmışlar. Anlayacağınız alışmışlar barut kokusuna. Burada haber almak kolay oluyormuş cepheden, gelenden gidenden soruyorlarmış. Ama ne bilen, ne gören hiç çıkmamış. Kur’an okumuşlar bu yürekli adamların ardından. Kimse olmadığı zamanlarda bir köşeye çekilmiş kadınlar sessizce ağlamışlar. Gönderirken hepsi de biliyormuş aslında bir daha hiç dönmeyeceklerini. Haber bile almamışlar onlardan. “Onlar da unutuldu önden gidenler gibi, keşke bir haberleri geleydi, kabirleri bilineydi” dizeleri ev ev dolaşan bir ağıt olmuş dillerde. Hangi biri bir diğerinden haber getireydi. Has bel kader aynı cephedeyseler, can vermezden evvel vasiyet edebilmişseler, ya da künyeleri kayıtlara geçmişse kırmızı zarflarda geliyordu kara haberleri…Onlar yolcularını uğurlarken, ölümlerine alıştırırlarmış kendilerini. Çok görmüşler yokluğu, çok çekmişler. O günlerde kim çekmemiş ki! Çuvallardan entariler, gömlekler dikinmişler, dağlardan ot, kök toplamış, yaprak yemiş, kevek taşları una karıştırıp ekmek etmişler. Ama bunların hiç biri acı değilmiş. Ben acıyı gördüm derdi anam ve ağlayarak anlatırdı.Bir gün ansızın emmim çıkagelmiş, amma ne geliş. Gâvurun elinde parçalanmış bir yüz, çolak bir kol, yarım bir bacakla… Önce kimseler emmimi bilememiş. O dev gibi adam sığıntı olmuş, sığınamamış. Evde avradına, evladına yaranamamış. Çok sürmemiş yataklara düşmüş, üç gün çekmiş, hemen gömüvermişler bizim taşlıda, babasının dibine. Anam, garibim çok üzülürdü. Baba yarısı derdi Hüseyin emmiye. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”, diyerek küsmüşler yengeme. Sonra başta yengem ardından çocukları türlü dertlere duçar olup ölmüşler kötü ölümlerle.
Hiç unutmam oğul anamın, “Ölümünde güzeli varmış” deyişini…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

YENİ İMZALAR / Ay Vakti
RESİM ALTI ŞİİRLERİ I / Mehmet Ragıp Karcı
SAKLI MEKTUPLAR LXXIII / Şiraze
KİTAPLARLA BAHARI YAŞAMAK II / Recep Garip
ZAMANA SELAM / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster