AHMET HAMDİ TANPINAR’A MEKTUP

187
Görüntüleme

   Hocam,                                                                                                   Mektubunuzu aldım. Nazar-ı dikkatle okudum. İsteğiniz üzerine bugün yayınevine uğradım. Telif ücretini siz dönünce ödeyeceklermiş. Tembihlerinizi tek tek sıraladım. Titizlik, estetik, düzen… Gerekli hassasiyeti gösteriyorlarmış. Baskının birkaç haftaya kadar tamamlanacağını söylediler. Suat Bey’in çok selamları var. Afiyetinizi soruyor. Paris’teki işinizin ne zaman biteceğini, bizlerin arasına ne zaman döneceğinizi merak ediyor.      Mektubunuzda kalabalıklar arasında yalnız olduğunuzu, fikir çilesi çektiğinizi, özellikle de yakın dostlarınızın sanatınıza karşı duyarsızlığından mustarip olduğunuzu yazmışsınız. Medeniyetimizin temellerinden, Doğu–Batı arasında sıkışan benliğimizden, zamanı aşma çabalarımızdan bahsetmişsiniz. Aydınlarımızın kolaycılığından şikâyet ediyorsunuz. Sizi anlamaya çalışıyorum hocam. Şimdilerde nasılsınız? Yine bazı saatleriniz gün bazı günleriniz de saat gibi mi geçiyor? Havalar hala kapalı mı? Yine çok sıkılıyor musunuz orada? Bir an önce yurda dönmek istediğinize çok çok sevindik. Nihat’ın Mehmet’in, Nevres’in, Zehra’nın ve adını sayamadığım tüm arkadaşların size çok selamı var. Tavsiye ettiğiniz kitapların listesini dağıttım arkadaşlara. İştiyakla okuyorlar.      Evet hocam, dediğiniz gibi anlaşılmamak acı verir insana. Büyükler münzevi yaşar. Kalabalıklar arasında bir başına. Modern görünümlerinin ardına saklanırlar çoğu kere. Biliyorum ki siz de bahsettiğiniz büyükler gibi bugüne değil tüm zamanlara seslenmek istiyorsunuz. Sesiniz kuvvetini maziden alıyor ve inanıyorum ki istikbalde yankılanacak. O zaman bugünden şikâyet etmeniz niye? Belki elli belki yüz yıl sonra insanlar sizi konuşacak günler boyu. Belki geleceğin Bursa’sı İstanbul’u Erzurum’u sizin sesinize kulak verecek. Bunu nereden bilebiliriz ki?       Mektubunuzda dostlarım beni sükût oklarıyla vurdu diyerek sitem etmişsiniz. Bu biraz sizin gibi düşünce ve sanat adamlarının kaderi sanırım. Dostlarınızın bile sizi tanımadığından bahsediyorsunuz. Ama büyük olmak için tanınmak şart mıdır? Lisans döneminde ben de sizi yeterince anlamamıştım. Ama şimdilerde gezdiğim gördüğüm yerleri hep ‘Beş Şehir’ deki bakış açısıyla inceliyorum. İstanbul’da gezerken mimariyi, musikiyi, estetiği… Huzur’daki Mümtazmışım gibi idrak etmeye çalışıyorum. Hâlbuki geçmişte Huzur’u okuduğumda huzurum kaçmıştı. Şimdilerde şiirlerinizi okuyorum yeniden. Gençliğimin ateşli yıllarında yeterince ‘hamaset’ ya da ‘nasihat’ olmadığı için şiirlerinizi de öylece bir okuyup geçmiştim. Ne yüce(!) bir nazar… Ama zaman her şeyin ilacı. Şimdilerde ne hamasetin ne nasihatin ne övmenin ne de yermenin peşindeyim. Tavsiyeleriniz üzerine yalın şiirin ve şiirde titizliğin derdindeyim.       Neyle uğraştığımı, neler okuduğumu soruyorsunuz mektubunuzda. Şimdilerde ilk gençliğin aksine daha çok okuyup daha az yazmaya çalışıyorum. Azaltarak yazıyorum. Ama zaman denen değirmenin dişlileri arasında sıkışmış durumdayım. Bir yandan öğretmenlik bir yandan yüksek lisans bir yandan henüz çiçeği burnunda ailem. Şu an gecenin dördü. Ama size cevap yazacak başka bir zamanım yok hocam. Şimdilerde daha çok tarih kitapları okuyorum. Dediğiniz gibi bir edebiyatçının mutlaka tarih bilmesi lazım. Ayrıca bir an önce dil sorununu halletmem gerekiyor birinci elden kaynaklara ulaşmak için. ‘Osmanlı Türkçesini ihmal etme’ demişsiniz. Bendeniz de lügat eşliğinde divanları okumaya çalışıyorum.        Evet efendim. Altı aydır İznik’teyim. Siz ‘Beş Şehir’de Bursa’dan bahsetmişsiniz. Ben de size biraz İznik’ten bahsedeyim. Buraya ilk geldiğimde derin bir boşluğa düştüm. Sekiz yıllık yoğun İstanbul hayatından sonra bunca sessizlik fazla geldi bendenize. Kendimi attım sokaklara. Süleyman Paşa Medresesini, Ayasofya’yı, Eşrefzâde Rumi Camisini, Nilüfer Hatun İmarethanesi’ni, Roma Tiyatrosu’nu hep gezdim. Altı ay boyunca hep gezdim. Bu şehri aradım bu şehirde. Keşfettikçe sevmeye başladım burayı. Sekiz yıllık keşmekeşten sonra burada zaman durmuş gibi geldi bana. Bu şehirde her şey yavaş. Hayat daha sakin akıyor burada. Sükûnet, ahenk ve sessizlik var. İnsan ruhu ne enteresan değil mi? Keşmekeşten de bıkıyor sükûnetten de. Sesten de bıkıyor sessizlikten de. Bunu siz de yaşıyor musunuz Paris’te? Burada sizin ‘yekpâre bir an’ dediğiniz durumu yaşıyor insan. Maziden soyutlanmak mümkün değil. Bazen Yahya Kemal’in bin atlısı giriyor sanki şehre surlardan. Bazen Nilüfer Hatun çıkıyor karşıma. Modern çağda dünle bugün iç içeyken Çandarlı Halil Paşa’nın yerinden kalktığını hissediyorum adeta. Bazen de Bitinya’nın Roma’nın göz alıcı güzellerinin göl kenarında saçlarını dalgalandırdığını, Abdulvahhab’ın üç adımda çağları ve dağları aştığını görüyorum. Bazen de geleceğe gidiyorum hocam. Bu şehrin ruhuna uygun olarak yeniden imar edildiğini, tepeden tırnağa değiştirildiğini, tarihin devamlılığının sağlanması için modern yapıların geleneksel çizgilerle yeniden şekillendiğini görüyorum.    Dün okulda Fecr-i Âtî’yi anlatırken öğrenciler ‘âtî’nin ne olduğunu sordu. Ben de ‘mazi, hal, istikbal’ kavramları üzerinde durarak anlattım bir şeyler çocuklara. Yahya Kemal’in ‘Ne harabî ne harabatiyim/Kökü mazide olan âtîyim’ beytini yazdım tahtaya ve açıkladım. Nureddin Topçu’nun maziyle ilgili değerlendirmelerinden bahsettim. Çocuklar çok beğendi. Bursalı öğrencilerime Bursa’yı anlatıyorum sürekli. Bursa’da zamanı anlamaya çalışıyoruz derya içinde deryayı bilmeyen öğrencilerimle.      Hocam sizinle ve eserlerinizle tanıştıktan sonra aklımda ve kalbimde estetik, bütünlük, sentez ve nazar gibi kavramlar, hisler ön plana çıktı. Artık eşya ve hadiseleri tek bir açıdan değil bütüne bakarak değerlendiriyorum. Zamanı da artık suni bölümlere ayırmıyorum. Ders anlatırken tarihi de edebiyat tarihini de bir bütünlük içinde anlatıyorum. Dönemleri anlamak için çizdiğimiz çizgilerin farazi sınırlar olduğunu, maksadımızın meseleleri akla yakınlaştırmak olduğunu söylüyorum. Şimdilerde elimde ekmek doğrar gibi zamanı doğrayan bir bıçak yok. Devamlılığı ve bütünlüğü idrake çalışıyorum. Parçada bütünü bütünde parçayı görmem sizin sayenizde oldu. Ve aynı bakış açısını öğrencilerime de kazandırmaya çalışıyorum; fakat bir müşkülüm var. Bu müşkülümü hallederseniz çok memnun olurum. Bildiğiniz gibi bendeniz de sizin gibi şiirle uğraşıyorum. Bir taraftan da akademisyen olmak istiyorum. Fakat bu iki yol birbirinden çok ayrı değil mi? Yani biri geceyse biri gündüz sanki. Birinde zaman sana hükmediyor diğerinde sen zamana. Akademisyen sizin gibi titiz, dakik, nikbin ve müdekkik olmalı. Fakat biz şairler derbeder, dağınık, bedbin ve zamanla problemli fıtratlarız. Siz bu iki zıt kutbu birleştirdiniz. Zamanın nabzını tutan akademisyenlikle zamanın dışında yaşayan şairlik nasıl birleşir bir insanda? Yani kendi uçurumlarında gözü kapalı nasıl yürür insan? Bu iki zıtlığı beraber yaşayabilir miyim bilmiyorum. Mantıkla duygu, akılla gönül, bedenle ruh nasıl sentezlenir? Ya da siz nasıl yapıyorsunuz bu terkibi? Belki de siz Doğulu yanınızla sanatçı; Batı’lı yanınızla akademisyensiniz. Ya ben? Ne Doğu’yu tam biliyorum ne de Batı’yı.      Hocam, buyurduğunuz gibi e – posta mektubun sıcaklığını vermiyor. Mektubu beklemenin, zarfı açmanın, kâğıda dokunmanın ayrı bir havası var. Ama zaman, biz istemesek de kendini bize dayatıyor. İnterneti kullanmak biz gençlere daha kolay geliyor. Yine de siz bilirsiniz. Mektubunuzu dört gözle bekliyorum. Sırtımızı sıvazlayan müşfik ellerinizden öper saygılar sunarım.Pür-kusur talebeniz…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

YENİ İMZALAR / Ay Vakti
RESİM ALTI ŞİİRLERİ I / Mehmet Ragıp Karcı
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -71 / Şiraze
KİTAPLARLA BAHARI YAŞAMAK II / Recep Garip
ZAMANA SELAM / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster