BİR SİMİTLİK HAYAT

185
Görüntüleme

   Rüzgar, meşhur ıslıklarından birini fısıldıyordu kulaklara. Mart, kazma kürek yaktırma sevdasına tutulmuştu yine. On beşlik bedeni soğuğa -aslında hayata- direnmeye çalışıyordu. Yaşamla giriştiği çetin mücadeledeki tek silahı, on yaşından beri ayrılmadığı simit tezgâhıydı.Adı İsmail’di simitçi gencin. Doğduğunda ailesi ona -gelenekleri bozmayarak- dedesinin ismini vermişti. Abi veya ablasının kıyafetlerini giymek zorunda olan çocuklardan bir farkı yoktu; o da dedesinin adını giymişti üzerine. Gerçi ismi İsmail yerine İbrahim olsaydı ne değişirdi ki hayatında? Birisi sokak ortasında onu öldürse, televizyonlarda haber bile olmaz ancak bir gazetenin üçüncü sayfasında yer işgal ederdi. O, yedi nüfusluk bir ailenin en büyük çocuğuydu. Sayısı giderek artan ailesine sadece babasının kazandığı para yetmemeye başlayınca, mecburen o da -daha on yaşında- çalışma hayatına girmek zorunda kalmıştı. İlk zamanlar okulu bırakıp simit satmaya başlamak zor gelmişti; ama insanoğlu herşeye alıştığı gibi o da bu durumu bir süre sonra kanıksamıştı. Aslına bakılırsa bütün zorluğuna rağmen simitçilik zevkli işti. Gün içinde birçok yeri geziyor ve yeni yeni insanlar görüyordu. En önemlisi de özgürdü… Ne sabit olarak bir yere bağlıydı, ne de bir karışanı, görüşeni vardı. Fakat içinin hiç cız ettiği anlar olmuyor muydu? Oluyordu tabii ki… Mahalleler arasında dolaşırken -özellikle de “Sıcak sıcak simitler burada” diye bağırırdığında- top oynayan çocukları görürse veya bir okul zilinin sesini duymuşsa o an kulakları, kalbinde acıya benzer bir şeyler hissediyordu İsmail.  İşinin en sevmediği yanı ise ona ilk önce müşteri kılığında görünüp sonrasında adres sorup bir tek simit bile almayan beleşçilerdi. “Kardeşim ne güzel işte, adresi sordun ve gitmek istediğin yeri de öğrendin sayemde, alsana en azından bir tane simit”. Yok, yok bu beleşçi takımında ne gezerdi anlayış. Mutlaka bir çare bulmalıydı. Günler günleri kovalıyor, düşünceler beynini istila ediyordu; fakat çözüm için ufukta, küçücük bir umut ışığı bile göremiyordu. Çaresini, aklının ucundan bile geçmeyecek bir yerde buldu. Bir akşam eve giderken, canı balık yemek istedi. Gerçi, bu arzunun arkasında, balıkların bollaşıp -ve pek tabii ki ucuzlayıp- fakir fukaranın karnını doyurur vaziyete geldiğini bilmesinin de büyük etkisi vardı. Ne de olsa o, sadece kendinin değil ailesinin de karnını düşünmek zorundaydı. Yürüye yürüye sahile indi. Balıkçıların sıra sıra bulunduğu bu yerde, -kendince- balıkların en tazesinin satıldığı dükkanı bulmaya çalışıyordu. Birden durdu İsmail. Hatta buna durmak da denilemez, çivi gibi mıhlanıp kaldı bulunduğu yere; fakat bu duruşun nedeni, taptaze balıklar değil yalnızca bir bahşiş kovasıydı. Kovanın üstünde duran kağıt parçası, İsmail’in günlerdir kafasında dönüp duran problemin çözümünü getiriyordu ona. Her balıkçı dükkanının ayrılmaz bir parçasıdır, bahşiş kovaları. Fakat bunların üstünde yazsa yazsa en fazla “Bahşiş kutusu” veya buna benzer sözler yer alır. Onun gördüğü kovada ise “Lütfen bahşişlerinizi esirgemeyin” yazıyordu. İsmail’in gördüğü balıkçı, bir değişikliğe imza atmış ve müşterileri âdeta kalbinden vurmuştu. Peki aynısı olmasa da bir benzerini kendisi yapamaz mıydı? Tabii ki yaparım diye düşündü. Büyük bir sevinçle, birkaç kilo hamsi alarak evine yollandı. Evdekiler, onun aşırı mutlu hâlini görünce şaşırdılar ama bu durumun sebebini, uzun zamandır -ailecek- yiyemedikleri hamsinin şerefinedir diye düşündüler. İçi içine sığmıyordu İsmail’in. Sabaha kadar -gözüne bir damla uyku girmeden- simitçi arabasının üstünü süsleyecek yazının ne olacağını düşünüp durdu.Sabah erkenden bir kırtasiyeye gidip, gece kafasında şekillenen yazıdan birkaç adet bastırttı. Simitçi arabasına bu yazıyı yapıştırdıktan sonra beleşçi takımından ömür boyu kurtulacağını düşünüyordu. Ona adres sormak isteyenler, bu sözleri görünce bir kez daha düşüneceklerdi; bundan artık emindi. Bu bilgisayar çıktısını, arabasına yapıştırdıktan sonra karşısına geçip bir süre baktı İsmail. Yazıda, altında bir gülen yüzle birlikte “Adres sormak bir simit” yazıyordu. Yaptığı yenilik tahminlerinin üzerinde sonuç verdi. Adres soranlar, onu eskisi kadar meşgul etmiyorlardı. Sormaya yeltenenler ise -yazının da etkisiyle- illaki bir simit alıyorlardı. Gerçi arada -uyanık geçinip- simit almadan gitmeye kalkanlar oluyordu; ama onların da dersini -camekânın üzerindeki yazıyı göstererek- İsmail veriyordu. İşleri, hem -sayıları azalsa da- adres sorup simit alanlar hem de camekândaki ince mizahı fark edip onu ödüllendirmek isteyenler sayesinde artmıştı: Eskisine oranla iki, üç misli satış yapıyordu. “Hava bugün ne kadar da soğuk” diye içinden geçirdi. Ellerini ovuşturarak ısımmaya çalışıyordu; ama bu çabanın nafile olduğunun da bilincindeydi. Şu kadar saattir yaptığı satış, ancak dişinin kovuğunu dolduracak cinstendi. Daha günün nafakasını çıkarmamıştı; bu lanet mart soğuğuna katlanmak zorundaydı. İsmail, “doğanın acımasızlığına” tam küfrediyorken, karşıdan siyah camlı, lüks bir aracın geldiğini gördü. İçinde bir umut ışığı belirdi. “Belki bu arabanın sahibine birkaç simit satarım, hatta adres sorarsa ufak bir bahşiş bile koparırım” diye düşündü. O, bu fikirleri aklından geçirirken, otomobil onun simitçi arabasının hemen yakınına park etti. İçinden iri kıyım, siyah takım elbiseli ve insanın yüreğine daha ilk bakışta korku salan bir adam çıktı. “Delikanlı, buralarda bir Yücel Sokak varmış; yerini biliyor musun?” “Biliyorum abi; ama adres sormak bir simit.” Bu lafı işiten adamın sert yüzü hiddetle biraz daha korkutucu bir hâl alarak:“Benim karnım aç falan değil. Adam gibi söyle şu sokağın yerini.” Bunun üzerine İsmail, kedi miyavlamasını andırır bir ses tonuyla:“Ama abi, adres sormak bir simit.” diyerek camekânın üzerindeki kağıdı gösterdi. Sonrasında ise kendine ne olduğunu ancak hayal meyal hatırlayabiliyordu. O günle ilgili gözünün önüne gelenler sadece, üzerine hışımla gelen adam ve yüzüne inen bir yumruktan ibaretti. Ne kadardır burada olduğunu bilmiyordu. Üzerindeki kıyafetlerden hastanede olduğunu algılayabiliyordu. Başı çok kötü ağrıyor ve âdeta bütün kemikleri sızlıyordu. Yaşadıklarına hâla inanamıyordu İsmail. Bütün bunlar neden başına gelmişti? Tek amacı o zebani kılıklı adama simit satmaktı. Yalnızca bir simit parası uğruna neredeyse hayatından oluyordu. Yaşam bu kadar mı ucuzdu? Soğuk hastane odasında gözlerinden ılık ılık yaşlar süzülmeye başladı. Çiseleyen yağmur gibi başlayan göz yaşları yavaşça sağanak hâlini alıyordu. Ağlıyordu İsmail, bir simit değerindeki hayatına.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

YENİ İMZALAR / Ay Vakti
RESİM ALTI ŞİİRLERİ I / Mehmet Ragıp Karcı
SAKLI MEKTUPLAR LXXIII / Şiraze
KİTAPLARLA BAHARI YAŞAMAK II / Recep Garip
ZAMANA SELAM / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster