GÖÇEBE HAYAT

194
Görüntüleme

   Evin sofasında uzanan Mustafa, gelen seslerle irkildi. Dışarıdaki hareketlilik onu heyecanlandırmıştı. Avludan, koyunların titrek meleyişleri ile Cahit amcanın gür sesi yükseliyordu. Yalın ayak, bir hışımla dışarı fırladı. Yeni alınan hayvanlar bütün avluyu doldurmuştu. Koyunlar gergin,  huzursuz adımlarla deviniyor, onları bir arada tutmak kolay olmuyordu. Cahit amca etraflarında dönüyor, kirlenmemek için korunmaya çalışıyordu. Mustafa’nın gözleri heyecanla ışıldadı. Koyunları uzun uzun süzdü:“Baba bu koyunların hepsi bizim mi? yoksa” “Tabiî ki bizim oğlum. Yeni aldım hepsini ”Meraklı bakışları, avludaki koyunların üzerinde, ısrarla bir şeyi arar gibiydi: “Baba hani aralarında hiç koç yok. Almadın mı yoksa? Sürünün içinde en çok koçlar dikkatini çekerdi. Onlarla ilgilenir, boynuzlarını sağa sola çekiştirirdi. Hayvan kızdı mı, tabanı yağlar, kaçardı. Mustafa’nın çok istediği koç alınmamıştı. Cahit amca hayvancılıkla uğraşıyordu. Buralarda uğraşılacak başka iş yoktu. Tarlaların para etmediği, makinelerin yaygın olmadığı zamanlardı. Yılın her mevsiminde uzun sürüler memleketin her tarafında göze çarpıyordu. Bütün köylü hayvancılıkla uğraşıyordu. Her hanede bakraçlarla yoğurt, ağırlığınca yünler, her an tazeliğini koruyan tereyağı bulunurdu. Karşılarında ‘zor’ olarak duran hayata bu şekilde tutunmaya çalışıyorlardı. Cahit amca yeni aldığı koyunları, geniş ağıla doğru sürdü. Uykusuz geceleri, bitmeyen çilesine karşın, ağıldaki koyunlarına bakıp “varlıklı” olmanın gizli hazzını yaşıyordu. Yüzündeki tebessüm açıldıkça açılıyordu. Köy yerinde sürüleri otlatacak yerler kısıtlıydı. Baharın gelmesiyle yelkenler uzak diyarlara çevrilirdi. Uzun sürüler, ard arda tespih taneleri gibi dizilir; geniş meralarda, yeşilliği bol dağ eteklerinde aylarca kalınırdı.…Mart ayı yaklaşıyordu. Cahit amca koyunları otlatacak birini buldu. Bu kadar hayvana tek başına bakamazdı. Meralara gitme zamanı gelmişti. Mustafa meraklı ve heyecanlıydı. Bir akşam gaz lambasının loş ışığında uzaklara gitme konusu açıldı: “Baba bu yıl ne zaman koyunları yaylaya götürüyoruz?” “Oğlum, Nisan’ın başında çıkıyoruz. Hanım vakit az kaldı. Şimdiden hazırlıklara başlamalıyız “Mustafa’nın gözleri loş ışıkta parladı. Ayağa kalktı. Baba söz ver! Bu yıl meradan bana boynuzlu bir koç alacaksın. ”Tabi alacağım, Oğlum” dedi. Bölgede, göçebelik bir hayat tarzıydı. Her yıl tekrar eden bu göçe herkes alışmıştı. Dört ay kalıp sonra da köylerine döneceklerdi. Buralar sıcak memleket olduğundan, mevsimin soğuğu onları fazla etkilemiyordu. Fazla eşya götürülmezdi. Hepsi bir at arabası yüküydü. Hasan’ın, ailesi ile birlikte yolculuk başladı. İp gibi dizilen koyunlar, her şeyi kavramışçasına ağır, uysal adımlarla ilerliyordu. Cahit amca önde, Hasan arkada sürüyü güdüyorlardı. At arabalarını da eşleri sürüyordu. Her şey yolundaydı. Yine de Cahit amaca tedirgin, tek varlığı koyunlarının üzerine titriyordu: “Hasan sürüye dikkat et! Koyunlar bir tarafa ayrılmasın ha “Sen rahat ol Cahit abi. Her şey yolunda” dedi. Yolculuk bir günden fazla sürmüştü. Konaklayacakları yere ulaştılar. Burası dağ eteğinin boydan boya yeşile bezendiği eşsiz bir meraydı. Az aşağıda berrak suyu ile bir ırmak akıyordu. Göçerler buraya ulaşınca tüm yorgunluklarını unutuyorlardı. Mustafa arabadan atlayıp kendini yeşil deryanın içine attı. Az öteden topladığı kır çiçekleri ile papatyalardan taç yaptı. Annesine verdi. Etrafı kaplayan kokular ruhları okşuyordu. Eşyalar indirildi. Her yıl kullandıkları çadırlarını itina ile kurdular. Keçi kılından çadırın içi ev sıcaklığındaydı. Soğuğa ve sıcağa karşı dirençliydi. Göçerlerin vazgeçmediği bu çadırların yapımı aylar alırdı. Yüz elli kadar koyunu idare etmek kolay değildi. Cahit amca bazen tek başına bazen de Hasanla beraber koyunları otlatıyordu. Buralar göçebe gelen ailelerle doluydu. O sıralar ramazan orucu da kutlu kanatlarını yeryüzüne indirdi. Cahit amca hastalığına rağmen orucunu aksatmıyordu. …Günlerden günler düşüyor, buralar en çok Mustafa’ya yarıyordu. Yüzüne tebessüm, göbeğine de yağlar birikiyordu. Ramazan tüm coşkunluğuyla sürüyordu. Ramazan bayramına üç gün kalmıştı. Cahit amca ile Hasan sürüyü çadırdan uzak bir bölgeye götürdüler. O gün, güneşin yakmayan ışınları dağları, tepeleri, kavruk yüzlü çobanların yüzünü okşuyordu. Dağlardan toplanıp gelen serin rüzgar, türlü çiçeklerin kokularına karışıp yüzlerini yalıyordu. İkindi vaktiydi. Cahit amcanın çatlayan dudakları ile bir gözü güneşte, kalan zamanı hesaplıyordu. Koyunlar öteye beriye dağılmışlardı. Az sonra hesapta olmayan kızıl bulutlar, ufukta, dağların ardından toplanmaya başlayınca şaşırıp kaldılar. Kısa zamanda bütün göğü kapladı. Sert rüzgarlar da onlara eşlik ediyordu. Bir anda gün içindeki güzel havadan eser kalmadı. Hasan durumun vahametinde; titrek çıkan sesi, rüzgarın şiddetinde kayboluyordu: “Cahit abi bana sorarsan gidelim. Durum hiç eyi gözükmüyor ”“Korkma Hasan, düzelir düzelir birazdan” dedi. Cahit amca düzelir dediği hava bir türlü düzelmedi. Her taraf kızılca kıyamet kesilmişti. O kızıllıktan nerden geldiği belirsiz toprak, toz, yağmur suyuna karışıyor, göz gözü görmüyordu. Bin zorlukla çadırın yolunu tuttular. Cahit amca kendini çadıra atınca derin bir nefes aldı. Hava geçirmeyen çadır yerinden sökülecekmiş gibi oluyordu. Biraz soluklandı. Kurumuş dudaklarıyla bir gözü dışarıda iftar vaktini kolluyordu. Şu anda tek isteği bir bardak suydu. Titrek bakışlarıyla etrafı süzüyordu. Yanlarında saat yoktu: “Hanım bence iftarı açalım, akşam olmuştur şimdi. ”Çadırın içinde gelip gidiyor, kızılca kıyametin içinde gurup vaktini tayin etmeye çalışıyordu. Hanımı, şiddetli rüzgar ile dışarıdaki görüntü karşısında konuşamaz olmuştu. Cahit amcaya ne cevap vereceğini bilemiyordu. Cahit amca iftarını açtı. Namazını kıldı. Bir süre sonra çadırın kapısından dışarıya baktı tekrar. Yeni görüntüyle gözleri iri iri açıldı. Başından kaynar sular dökülüyordu. Portakal rengini alan güneş dünyaya yeniden göz kırparcasına tam karşıda duruyordu. Cahit amca şaşkınlıkla derin bir sessizliğe gömüldü. Bu yaşına kadar ilk defa böyle bir şey yaşıyordu. Buradaki göçerlerin çoğunun onun gibi oruçlarını bozduğunu duymuştu. Koyunlar çadırın hemen yanında yusyuvarlak olmuş birbirlerini soğuktan korumaya çalışıyorlardı. Koyunlarını saydı. Kaybolan koyunlar vardı. Mustafa’nın yeni alınan koçu da gözükmüyordu. Cahit abi ertesi gün her yeri aradı, bulamadı. İyice morali bozuldu: “Hanım bu sene yaylaya çıkmamış olalım. Eşyaları topla tezinden dönelim“ dedi Mustafa alınan koça sevinemeden, yüzü düşmüştü. İki gün sonra çadırlarını söküp arabalarla yola düştüler. Daha iki ay kalacaklardı. Hesapta olmayan hava şartları, koyunların kaybolması morallerini bozmuştu. Sürü itina ile dönüş yoluna düzüldü. Arkalarında kalkan katı toz bulutu yükseliyor, uzaklarda seyreliyordu. Arabalar ile Cahit amca önde, sürünün sonunda Hasan yürüyordu. Bir aralık Hasanın sesi yükseldi. “Cahit abi. Eksik yok. Sürü tamam. Her şey yolunda” dedi. Cahit abi Hasan’ın sesine kulak kesildi. Dudağı kurumuştu. Konuşmaya mecali yoktu. Kendi sesini bile zor duyuyordu. Eliyle işaret etti: “iyi hasan, devam et…”dedi. Yolculuk uzun sürecekti. Mustafa arabanın üzerinde elindeki kırbaçla havada daireler çiziyor, kendince eğleniyordu. Önceden alınan bayram elbiseleri poşette hemen yanında duruyordu: “Baba yarın bayram. Köye yetişiriz dimi?“İnşallah”“Olee şeker toplayacağım şeker. Baba sana da şeker verecim… yarın” dedi. Cahit abi “inşallah yavrum” derken kurumuş dudaklarının zor açıldığını fark etti. Takati kalmamıştı. Arabanın gölgesinde dinlenmek istiyordu. Mustafa’ya işaret etti. Mustafa arabanın üzerine çıkıp elindeki kırbacın sapını yukarıya kaldırdı. Yukarıda daireler çize çize seslendi:“Bir saat mola… Hasan amca bir saat mola. Dinlenme zamanı…” diyordu…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

YENİ İMZALAR / Ay Vakti
RESİM ALTI ŞİİRLERİ I / Mehmet Ragıp Karcı
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -71 / Şiraze
KİTAPLARLA BAHARI YAŞAMAK II / Recep Garip
ZAMANA SELAM / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster