İcat Çıkarma!

Aslına bakarsanız yeninin karşısında, uyumsuzların hasmı hiç de annelerimiz değildi. O mavi bereket yıllarında duran çocukluk merakı, kalibresi yüksek uçarılığın peşi sıra sürüklenen hâlimiz arasında, annelerimizi perperişan etti de sindiğimiz duvar dibinde kuş kokan avuçlarımızı en fazla annelerimizden sakladık. Kuş kokan avuçlarımızda sakladığımız şey, en fazla bir umut akışında yitip giden ve Zaloğlu cenklerine parmak ısırtacak denli ketum, birer varoş hatırası olacaktı. Fakat olmadı. Ortaya hiçbir zaman, hiçbir hikmetin canına selsebil mihnet olacak icat çıkaramadık. En fazla tel eğrisi otomobiller, bez kuklalar, teneke düdükler ve bir de unutmadan, kargışlanmış zil darbesine yapıştırılan yara bantları eşliğinde küçük zafer fiyongları!..

Psikososyal alınyazımız, (sahi, var mıdır böyle bir alınyazısı türü?) çocukluktan esef, kuru bir azarın dibinde çınlayıverdi hep: “İcat çıkarma şimdi!..” Tarih, bu yüzden tarihtir biraz da. İcat çıkaranların başına gelen şey, Galileo’dan bu yana tarihin tamahkâr suratında gezinen şüphenin eskizidir adlı adınca. Doğrusu, annelerin meftunu oldukları doğal hayat seyrine muhalif çocuksu merak, icat çıkaranların hinliğinde duran o eşsiz duygunun ehilleştirilmeye çalışıldığı zamanlardır. Ortaya bir icat çıkarılacaksa bile, kadim bir tabiat anıtı halinde merakımızı gölgelemeye meraklı annelerin izni ile gerçekleşmelidir. Bununla birlikte, izin faslından neşet eden tiryakilik, hiç de gizli olmayan ajandamıza kayıtlı, aylaklık hengâmesinde yitip giden mavi bir teselli sunmadı bizlere. Zira çıkaracağımız icadın beş kardeşle akraba mufassal tarafı, ‘ne versen elin ile şol varır senin ile’ mısraında berceste idi!..

Bir saatlik tefekkürün bin yıllık nafile ibadetten daha hayırlı olduğunu unutmadıysak dahi, icatlarla başımızın hiç de hoş olmadığını ‘aklı evvel’ tarih albümünde sararıp solan biyografi sahiplerinden kalan mirasımız pek bereketli haliyle bizlere gösteriyor! Benim şaşkınlığım, şaşakaldığım, şaşırmışlığım, daha çok icat ehli çocukluk sonrası cübbeli okumuş yazmışların safında diz kırmış hukuk, sanat, siyaset adına ortayı seyreden İsmail Dümbüllü merhumun kulak arkası ettiği mevzularla ilgili.

Bir taşla iki kuş vurma hesabında değilim, ancak icattan köşe bucak kaçan bir neslin ahfadı olarak ‘yalanım yok’ diyenin cemaziyülevveline bakan yalan makinası mucidi için beden sinyali sensörle buluştuğunda mesele hal yoluna konulmuştu. Bununla birlikte, icat çıkaranların savaş çıkaranlar kadar tavzihe mecbur kılındığı da unutulmamalıdır. Fakat yalandan ürken için yılanın zehri şifadır derlerse de pek inanasım gelmez. Öyle ki Ömer Seyfettin merhumun ‘Kaşağı’ öyküsünde geçtiği haliyle Hasan’ın kuşpalazına müstehak olduğunu yalan söyleyen kardeşinden nasıl bekleyebiliriz? İcadımız, cengimizde can vermeye hevesli ve fakat ikbal özlemiyle hemhâl nefislerin kırk arşın uzağında duruyor! Ahlâk değerlerinin, estetik geleneklerin, akla ve mantığa güvenin metafizik değerleri aşındırdığı bir dünyanın yeni icadı karşısında edebiyatın bir sözü elbette olmalı.  Ya da şöyle, ‘Lautreamont ve Rimbaud’un şiirdeki hezeyanlarını, Alfred Jarry’nin tiyatro alanında başkaldırışını sevenler’ kulübü üyeleri karşısında Müslüman bir çağdaşın, örneğin Namık Kemal’in, Necip Fazıl’ın, Yahya Kemal’in, Muhammed İkbal’in, Mehmet Akif’in yazılı icatlarına nazar etmeyen genç dimağ, ‘irkiltici bir rüya ve doğaüstü atmosfer’ karşısında metin olarak Kur’an’a hayret etmeli değil midir?

Günahım bende dursun, icat çıkarma ayinine katılmış meraklı bir ruh olarak, felsefenin başkaldıran tarafına Müslüman kimliğiyle hünerli, kavrayış estetiğiyle yücelik anıtında isminden sitayişle bahsedilen erlere hayranlığımı gizleyecek değilim. Beni rahatsız etmeye geldiğini söyleyen Ali Şeriati’nin Kevir’i, kültürden irfana koşarak yol gösteren Cemil Meriç’in Bu Ülke’si, toprağın verimli tarafında duran Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ı, yazının Kudüs’ünü kudümleyen Nuri Pakdil’in Klas Duruş’u ve meselesi olduğu için meselesi kalmadığına inandığım İsmet Özel’in Üç Meselesi elbette güzel icatlar arasındadırlar.

Gırtlak dokuz boğum, dil yare yare… Yeni nesil sanırım ‘nefis kadavra’ oyununun özge bir icat olduğunu bilmez. Gerçeküstücüler için çok nükteli bir oyun olan ‘nefis kadavra’da yanlış hatırlamıyorsam, oyunculardan her biri eline bir kâğıt alıyor ve bir cümlenin ilk sözcüğünü diğerlerine göstermeksizin yazıyordu. Sonra herkes kâğıdı katlayıp soldaki oyuncuya geçiriyor ve sağdaki oyuncunun kâğıdını alıp üstüne başka bir sözcük yazıyordu. Böylece tur tamamlanıncaya kadar devam ediliyordu. Bir kelime oyunu olarak, bu oyunda elde edilen ilk cümlenin ‘Nefis kadavra yeni şarabı içecek.’ Olduğunu hatırlıyorum. Oyunun adı da buradan geliyor olmalıydı.

Şimdi, ‘ey vakur yazar, çıkar bakalım dilinin altındaki baklayı!’ diyenler için, rasyonalizmin insan aklına hakaret eden sistematiğini, metafiziğin gardı düşen tarafıyla savunmasız bekleyişi arasında insanı yok sayan icadını tanımadığımı paylaşmak isterim. Korkum icat çıkaranların birer ‘terminatör’ olarak içimizde yaşıyor olmaları değil, tam tersine, şeytanın avukatlığına soyunanların apaçık münafık kesilmeleridir!

Dönelim tekrar başa… Aslına bakarsanız yeninin karşısında, uyumsuzların hasmı hiç de annelerimiz değildi. O mavi bereket yıllarında duran çocukluk merakı, kalibresi yüksek uçarılığın peşi sıra sürüklenen hâlimiz arasında, annelerimizi perperişan etti de sindiğimiz duvar dibinde kuş kokan avuçlarımızı en fazla annelerimizden sakladık. Kuş kokan avuçlarımızda sakladığımız şey, en fazla bir umut akışında yitip giden ve Zaloğlu cenklerine parmak ısırtacak denli ketum, birer varoş hatırası olacaktı.

Bilmem farkında mısınız, varoşun Kafka’sı, annelerimize yıllardır patenti alınmamış icatlarla masal okuyor!..

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Haber / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -72 / Şiraze
İktidar Türküleri / Nurullah Genç
Özgür Ceset / Özcan Ünlü
Ruh’un Dirilişinden Gün Saatine / Recep Garip
Tümünü Göster