Şimşir Kaşık

Kar biraz yağıyor, biraz duruyor. Rakkase gibi havada kar taneleri. Soğuk sisle beraber insanın içini ürpertiyor. Ocak ayının tam ortasındayız.

Sabah on sularında tezgâh açıyor esnaflar. Pazaryeri renk renk kış sebzeleri ve meyveleri ile göz kamaştırıyor.

Henüz kendinde değil insanlar, soğuk göz açtırmıyor. Esnaf kalın giysiler içinde ellerini hohlayarak geziyor.

Tavşankanı çaylar soğukta aranılan güzel nimetlerden. Çay deyip geçmeyin; muhabbet, sıcaklık, samimiyet, bazen argo söylemlerin kulak misafiri, kimi zaman hesap işlerinde tanık. Hasılı çay; aşkın adı… Hele de karda-kışta bulunmaz bir nimet.

“Kan kırmızı bunlar.. Kan kırmızı abla gel gel!”sesi bozuyor soğuğu ve sessizliği. Mehmet  kendini kaptırmış şarkılar mırıldanıyor, umursamaz bir hali var, henüz daha genç, kanı kaynıyor damarlarında, soğuk ona vız geliyor…

Kadınlar bahçede yetiştirdikleri ıspanakları, marulları, taze soğanları diziyor tezgâha. Etrafa yaydıkları tazelik, sebzelerin mis kokusu insanın iştahını açıyor. Bacaklarında kalın çizgili yöresel şalvarları, üzerlerinde kat kat kazaklar, kat kat lahanaları andırıyorlar.

Böyle sürüp gidecek gün, sigara içecek biraz sonra Ali tezgâhının başında, içine çekecek hayatı, dışına üfleyecek zehiri. Her üfleyişte bir hayali yok olacak, ya da yeni bir hayal kaplayacak ufkunu. Önünde portakallar, mandalinalar, kabak, patlıcan, salatalık domates. Çiçek gibi sergi. Bu mevsimde domates yenir mi? Yenmez demeyin öyle güzel öyle al benili ki kimin umurunda tadı, kimin umurunda lezzeti.
Büyük sepetlerde ıspanak ve marulları, dereotu ve rokaları önündeki tezgâha açmış olan Güllü kadına bağırıyordu Satı kadın.

-Lanet olası damat. Yine dövmüş kızı. Bu son artık gitme diyorum kızıma, dinletemiyorum. Adi herif içip içip geliyor, kızı dövüyor. Bıktım artık. Katil olacağım bu gidişle.

Kar yine başlıyor. Hafif hafif yağıyor.
Bir duman kaplıyor ortalığı. Gözlerimizi yakıyor ve koku burnumuzu acıtıyor. Teneke içinde çalı çırpı, köyden getirdiği odunları yakıyor Hüseyin amca. Elinde çakısı, soba tutuşturmak için çıra yontuyor bir yandan. Çıraları küçük küçük ince ince kıyıyor, hepsi aynı boyda nazenin birer kalem gibi. İnce, zarif, bıraksan hepsini dans edecekler. Ateşin sıcaklığı hissediliyor renklerinde. Akşama soba tutuşturacaklar, ocakları tütecek insanların, sıcaklık tenlerine sinecek. Bir kedi mırlayacak sobanın yanında. Huzuru çağıracak çıralar.

Pazaryerinin diğer girişi kıyafet kısmıdır. Minibüslerinden koli koli iner çamaşırlar, kazaklar, eşofmanlar, çoraplar, iç çamaşırları.
“Mavi gözlerinden sen sorumlusun Neslihan.” Herkesin dilinde bu nakarat. Kısa saçları kızıla boyalı, hafif tombul, kırmızı yanaklarında birer elma oturmuş, kalın giysileri içinde yine de al benili. Dört gözle bekliyor esnaf onu.

“Neslihan gecikti bugün, ne oldu ki?

“Anası hastadır belki de?”

Sokağın başında Neslihan’ın minibüsü görünüyor. Herkesin gözlerinde bir ışıltı. Kadın dediğin böyle olmalı değil mi? Bir erkek gibi kullanabilmeli arabayı, zaten evin erkeği de kadını da o değil mi? Yaşlı annesi ile beraber yaşıyor, geçimleri bu işten. İç çamaşırı satıyor Neslihan, pijama takımı satıyor. Ne güzel çamaşırlar getiriyor İstanbul’dan. Dantel, nakışlı, çoğu. Özel müşterileri var zaten. “Evlilik hayatını renklendirmeli, değişik çamaşırlar almalı bazen” diyor müşterileri.

Bir hikâye anlatılır Neslihan hakkında. Birini sevmiş yıllarca. Aşkları dillere destan. Sonra trafik kazasında kaybetmiş onu. O gün bugündür bekârdır Neslihan.

Kazançları helaldir pazar esnafının. Soğukta, karda, yağmurda açar tezgâhını. Açmasa ne yapar ki? Karısı tuz der içi cız der esnafın. Satarsa, çalışırsa evine ekmek götürecek.

Simit satar, mısır satar, pazar çantası satar, elli tanesi bir milyondan yara bandı satar esnaf. Hepsi kışın soğuğun kahrını, yazın sıcağın eziyetini çeker. Ama yaz yinede güzeldir her zaman.

Sebze meyve sokağı ile kıyafet sokağının kesiştiği noktada sakalları kar  beyazı, boynunu kapatmış, oldukça zayıf, hafif esmer, seksen beş yaşlarında bir ihtiyardır o. Siyah pantolonu, içinde el örgüsü lacivert kazağı, üzerinde gri paltosu, ayaklarında lastik ayakkabıları yine. Yün çoraplarının içine pantolon paçalarını sıkıştırmış. Başında el örgüsü kahverengi takkesi ile hep aynı yerde oturur.

Gözleri donuk, beyazı griye çalıyor, sabit bir noktaya bakıp duruyor gün boyunca. Kimseyi duymaz, kimseyi görmez bir hali var. Küçücük tezgâhında boy boy şimşir kaşıkları.

Pazarı dolaştıktan sonra karşısına dikilirim hep. Görmez beni. Tanır oysa.

Şimşir kaşıklar alır gözümü. Şimşir, Karadeniz bölgesinde yetişen şimşir ağacından üretilen kaşıktır. Ağacın sağlamlığı kaşığa yansır. Diğer tahta kaşık satanlara benzemez onunki. Oyması, işlemesi zordur mutlaka. Onun ellerinde bir sanat eserine dönüşür ağaç parçası. Bazı haftalar özellikle bahar ve yaz aylarında elinde küçüklü büyüklü oyma aletleri ile oturduğu yerde kaşık haline getirir ağaç parçalarını.
İyi bir marangoz diye düşünürüm çoğu zaman. Aslında iyi bir sanatkâr. Nesli tükenen kaşık ustalarından.

Son üç haftadır yeri boş. Soramıyorum kimseye. Gidip bakıyorum, geri dönüyorum. Sormaya korkuyorum galiba. Gözlerim boşuna arıyor onu. Belli ki gelmeyecek gittiği yerden. Dolabın alt gözündeki şimşir kaşıklarını arkadaşlara götürüyorum, seviniyorlar…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

137. SAYI / MART – NİSAN 2012 / Ay Vakti
Haber / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -72 / Şiraze
İktidar Türküleri / Nurullah Genç
Özgür Ceset / Özcan Ünlü
Tümünü Göster