Sanat ve Propaganda

185
Görüntüleme

Sanat eseri sübjektif bir birikim ve objektif bir yaklaşımdan doğmaktadır. Bir sanat eserinde sanatçının yaşadığı atmosferden izler, sanatçının dünya görüşü ve evrensel insani ortak temalar bulunabilmektedir. Sanatçıyı ne yaşadığı ortamdan, ne sahip olduğu inanç ve düşüncelerinden, ne de insanlığından soyutlamak mümkün olmadığından bir sanat eserinde bu unsurların bulunması doğaldır. Örnek verecek olursak; saltanat döneminde sevgili tasviri için kullanılan imgeler “ok gibi kirpikler, yay gibi kaşlar ve kement gibi zülüf”lerdir. Oysa günümüz yeni şiirinde bu imgelere rastlamak zordur. Onun yerine “kirpiklerin diken diken, tel örgüler kirpiklerin” gibi imgelere rastlanabilmektedir. Yaşadığı ortam şairin kelimelerine bu şekilde bir etkide bulunmaktadır. Bir sanat eserinde sanatçının dünya görüşü ve ideolojisinden etkiler bulmamız da mümkündür. Örneğin “Acılı oğulları ülkemin; ucuz şarap içerler kötü sigara” (1) sosyalist dünya görüşünü benimsemiş bir şairin derdi, ülke insanlarının ucuz şarap ve kötü sigara içmeleridir. Özlemi ise pahalı şarap ve pahalı sigara içmektir. Böyle bir cümleye İslâmî bakış açısına sahip bir sanatçıda rastlayamayız. (2) Ancak bu mısraların bize vermek istediği ortak insani tema insanların sınıfsal ayrımlarını vurgulamasıdır.

Sanat ve İdeoloji

Sanat’a bir ideoloji yüklenip yüklenemeyeceği öteden beri tartışılıp durmaktadır. Tartışmanın odak noktası sanat eserinin bir propaganda aracı olarak görülüp görülmeyeceğidir.
Bana göre ideolojik yönlendirmelerle sanat eseri ortaya konulmaya çalışıldığında bu bağımlı bir eylem olur; özü yansıtmaktan uzaklaşır. Çünkü ideolojik yönlendirmeler insanı belli bir bakış açısına mahkum edeceğinden sanatı da yozlaştırıp işlevsiz kılacaktır. Özellikle evrensel insani temalardan uzaklaşan sanat eseri bir propaganda aracına dönüşecektir. Propagandada aslolan ise insanın kendi düşüncelerini karşıdakine kabul ettirmektir. Bu da meseleleri bilerek ya da bilmeyerek tek cepheden ele almayı getirecek kişiyi insani olan temel hakikatten uzaklaştıracaktır. Oysa sanat düşünceden çok duyguyla alakalıdır. İnsanlar çeşitli etkilerle farklı düşünseler bile ortak duygular taşımaktadırlar. Zaten sanatın insanları buluşturduğu ortak nokta bu duygulardır.
Sanat eserinde sanatçının dünya görüşünden izler bulmamız ayrı, ideolojik propaganda kaygısı ile sanat eseri ortaya koyma çabası ayrıdır. Birincisinde sanatçı bağımsız ve doğalken, öbüründe bağımlı ve yapmacıktır. Propaganda işlevi yüklenen sanat salt belli ideolojik kalıplara mahkum olacağından, insani özden de uzaklaşacak ve muhatabını uzaklaştıracaktır. Oysa sanat insani evrensel temaları yakaladığı ve yansıttığı oranda kalıcı olmakta; muhatabını evrensel hakikatle buluşturmaktadır.
Özellikle Marksist estetik kuramına yaslanarak sanat icra edenler; etmeye çalışanlar sanata propaganda işlevi yüklemişlerdir. Ki bu kurama göre zaten sanatın amacı propagandadır. Onlar “toplumcu gerçekçilik” adına şiirler, öyküler ve romanlar yazmışlardır.
Bu çabaların tümünde insanları belli bir bakış açısının boyunduruğuna alma kaygısı öne çıkmaktadır. Köy romanlarında Anadolu köylüsü hep paradan başka şey düşünmeyen, ateist yaklaşımlara daha yakın ve çoğu kere uçkur düşkünü tipler olarak yansıtılmıştır. (3) Bu Anadolu köylerinde ne cami vardır, ne de namaz kılan bir fert. Olsa bile “din insanları uyutmak için uydurulmuş bir fenomendir” anlayışına yaslanan sanat icracısı, onları da anlayışı çerçevesinde bir kimlikle sunmaktadır. Cami görevlilerini çıkarından başka şey düşünmeyen, ikiyüzlü ve sahtekâr olarak lanse etmekten çekinmemektedir. Bu çaba sahiplerinin amacı gerçekleri yansıtmaktan ziyade belli bir bakış açısını dayatmaktır. Propaganda kaygısı meseleleri tek cepheden ele alma yanılsamasını getirmekte ve sanat yalan ve iftiraya teşne kılınmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya konulan eserlerde de benzer yaklaşımlar söz konusudur. (4) Kurtuluş Savaşı’nda binlerce evladını vermiş bir milletin fertlerini ve onların inançlarını aşağılayan bir kurgu ile ortaya konulmuştur bu eserler. Anadolu insanının kurtuluş savaşında gösterdiği fedakarlık ve özveri değil onların cehaletleri, yeniliklere karşı olumsuz yaklaşımları yansıtılmakta, kimi gerçekler kullanılarak temel hakikatlerin üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Ki propaganda biraz da sahtekarlık demektir. Batıda da benzer yaklaşımlar görülmüştür. Özellikle Aydınlanma dönemi diye nitelenen dönemle birlikte bir din ve kilise eleştirisi özellikle din adamlarına (rahip) yüklenen olumsuz kimlikle yapılmaya çalışılmıştır. Kilise ve din aleyhtarlığı yapmak adına her türlü kutsala savaş açan sanatçı (!) lar ortaya çıkmıştır.
Bu tür propaganda faaliyetleri belli etkiler bırakmıştır. Zaten burada tartışmaya çalıştığım bu çabaların etkili olup olmadığı değildir. Evet, bu çabalar etkili olmuştur, ancak bu etki hem yüzeysel hem de kısa sürelidir. Hayat ve insani hakikat karşısında saman alevi gibi sönmeye mahkumdur.
Çünkü böylesi çabalar insani özden uzaktırlar. Bu yüzden insana ve sanata darbe vurarak insanı kendisine unutturmaya çalışan çabalar olabilmektedirler. Bu anlamda sanat ile tam ters istikamettedirler. Sanat insanın kendini, keşfetmesine yarayan bir imkandır. Toplumsal gerçekler sanatçıya mutlaka etki edecektir. Sanatçının eserinde toplumsal gerçekler bulunabilecektir. Ancak mesele bir propaganda düzeyine indirildiğinde toplumsal gerçekler yerini kimi kere toplumsal yalanlara bırakacaktır. Sanatçı “toplumsal gerçekçilik” adına “toplumsal yalancılık” işiyle uğraşmış olacaktır. Yozlaşan sanat, yozlaşmış kafaların oluşumuna zemin hazırlayacaktır.
Sanat eserinin içinde politika, sosyoloji ve tarih bulunabilir ancak sanat eseri ne politik, ne sosyolojik, ne de tarihi bir eser olarak algılanmamalı; tarihin, sosyolojinin ve politikanın emrine verilmemelidir. Sanata görev verdiğiniz zaman ona sanat değil zenaat demek daha uygun olur ve ticaret erbabının uğraş alanına girer. Sanat eseri kendi görevini kendisi gerçekleştirir. Bu yüzden ona görev verme yanlışlığına düşülmemelidir. Eğer ortada gerçek sanat eseri varsa bu eser mutlaka her dönemde olumlu görevler yapacaktır.

İslâmî camiada da ciddi sanat eserleriyle tanıştırılmayan okuyucular “Huzur Sokağı” ile başlayıp “Minyeli Abdullah”la devam eden bir dizi “bilinçlendirici”(!) esere yönlendirildi. Özellikle birçok roman piyasaya sürüldü. Bu romanlar kimi gerçekleri yansıtmakla birlikte propaganda yapma amacı güttüğü için birçok evrensel hakikatin de göz ardı edilmesini getirdi. Örneğin başörtüsü zulmü anlatılırken başörtülü kişi kutsallaştırılarak aslında başörtülü herkesin birer melek olduğu fikri empoze edildi. Bu da yukarıda belirttiğim gibi kimi gerçekler kullanılarak hakikat’in örtülmesi yanlışlığını doğurdu. Kimi kere insani öz bu yaklaşımları yalanladı. Bu yüzden başörtüsü zulmünü anlatan eserler okuyanı hayat ve insan gerçeğinden uzaklaştıran, onu fanteziler dünyasına hapseden bir işlev gördüler.  Burada romanları söz konusu etmemin sebebi sanat ile propagandanın farkına dikkat çekmek içindir. Sanat eseri ortaya koymak insanları asılsız fantezilerin kucağına atmak değildir. Sanat evrensel hakikatin arayışıdır, insan ve hayata ilişkin özün arayışıdır. Ama aranan çoğu kere burada değildir. Bazıları bu yazılanların insanları bilinçlendirici bir işleve sahip olduğunu söyleyebilirler. Ancak bunun ne tür bir bilinç olduğunu sormamız gerekiyor kendilerine. Belki de insanı, insani öze karşı, hayati hakikatlere karşı bilinçsizleştirmektedir bu eserler. Bu çerçevede sanat insani özsel bilinçten beslenmekle insana daima yakın durmakta; propaganda ise insanı çoğu kere bilinçsizleştirmekte, insani özü köreltebilmektedir. İnsanı ömür boyu süren bir yanılsamaya mahkum edebilmektedir.
Dolayısıyla eğer inancımız için bir şeyler yapmak istiyorsak, başkalarının sanata yüklediği propaganda işlevini biz yapmayarak insani duyguların yozlaşmasına “dur!” diyebiliriz. İnsani cevhere yaslanan sanatı bulup çıkarma yolunda yapacağımız her çaba aslında insanı ortaya çıkarma yolunda yapılan bir çabadır. Bu insani öz kimi kere reel dünyada; kimi kere ideal dünyada olabilir. Çünkü sanat ne salt toplumun fotoğrafını çekme çabası, ne salt asılsız fantezilerin yansımasıdır. Belki sanat reel dünyada kaybedileni ideal dünyada bulma, ideal dünyada kökleşeni reel dünyada arama çabasıdır. Bu bağlamda sanata ne kadar yaklaşmışsak hakikate de o kadar yaklaşmışız demektir.

Değer ve Değer Yargısı
Burada değer ile değer yargısı arasındaki farka da dikkat çekmek gerekmektedir. Ben değerin evrensel değişmez ve insani öze yaslanan bir fenomen olduğunu değer yargısının ise toplumdan topluma değişen arızî bir bakış olduğunu söylemek istiyorum. Değer insani öze yaslanmakla cevheri, değer yargısı ise zamana, topluma, coğrafyaya göre şekillendiği için arızî olmaktadır. Örneğin eskimoların misafirlerine eşlerini ikram ettikleri yolunda bir rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetin doğruluğu yanlışlığını bir yana bırakarak, bu rivayet çerçevesinde değer ve değer yargısı arasındaki farka dikkat çekmemiz gerekmektedir. Burada misafire ikram bir değer, bu ikramın boyutları bir yargıdır. Yargıların insani özden beslenip beslenmediği ise daima tartışılacak bir konudur. Değerler insani özde değişmeyen köklü bir cevherdir ki sanat bu cevherden beslenmektedir. Yargılar ise çoğu kere çevresel faktörlerle şekillenmektedir. Bu yargılar ya değere uygundur ya değildir. Sanat insani özden beslendiğinden yargılardan çok değere yakındır. Sanat eserinde değer içeren yargıların bulunması insani öz’ün yansıması olması sebebiyledir. Bu değerler kimi kere idealde kimi kere reel alemdedir. Bu yüzden yargıların propagandasını yapmak ayrı, kendiliğinden olarak insani özden beslenmek ayrıdır. İlkinde sanat görevini bizzat kendisinden alırken ikincisinde ise yargıların emrine amade kılınmaktadır. İnsani özden beslenmeyen yargıların sanatla değil ideoloji ile ilgisi bulunmaktadır.
Peki, insani öz nedir? Bunu bir sonraki yazımızda inceleyelim.

1. Ahmet Erhan-Alacakaranlıktaki Ülke’den.
2. Rastlasak bile bu eseri ortaya koyanı tanımıyorsak onun hakkında Müslüman bir sanatçı imajına sahip olmayız.
3. Fakir Baykurt, Bekir Yıldız, Necati Cumalı, gibi yazarların eserlerindeki ana temalar genelde bunlardır.
4. Özellikle Halide Edip’in romanları…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Gizli Sevgili / Ay Vakti
Mevsim Yazdı / Mustafa Özçelik
Taşlara İmza Bıraktım, Toprağın Tadına Doyamayışım... / Naz Ferniba
Margurite I / Sibgetullah Kaya
Sanat ve Propaganda / Bülent Sönmez
Tümünü Göster