Ümit Meriç İle Şehir Kültürü ve Edebiyat Üzerine Söyleşi

184
Görüntüleme

Büyük şehirlerimizde özellikle de İstanbul’da yaşayan insanlar artık şehirde yerleşikler ve kentlileşme yönünde de belli bir noktaya geliniyor. Biz bugüne kadar eski İstanbul’u eski İstanbul’un edebiyat alanında vermiş olduğu eserleri konuştuk. Şehir kültürü ile daha çok aşinalık oluşturmuş bulunan genç kuşak açısından onların oluşturduğu bir yeni dil, yeni bir kültür ne kadar olanaklı, sizce gençler yeni çağın kültürel ikliminde zamanla edebiyat şaheserleri verebilecekler midir?
-Hiçbir kültürde donma olmaz, İstanbul bugün de 16-19 yy.da olduğu gibi düşüncesini, edebiyatını, sanatını tek kelime ile kültürünü üretiyor. Nasıl Namık Kemal bir Baki değildiyse, Sezai Karakoç’ta Nâzım değildir. Ama tüm bunlara rağmen bugün de kendimize has bir şiirimiz var, çünkü ruhumuz var. Genel olarak toplumumuzun kültürel köklerini oluşturan tarihten gelen kurumlarının büyük bir budama ameliyesinden geçirildiğini ifade edebiliriz. Bu işlem esnasında kuru dallar kesildi ama bazı yaşayan dallar da kesildi, çare yok budama böyle olur. Ancak şahsen bu budamanın hayırlı taraflarının, hayırsız taraflarından çok olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet’in başındaki bir tutukluk döneminden sonra, şimdi o budanan altı yüzyıllık Çınar’ın yanıbaşından genç bir fidan fışkırdı. Bu fidan çok sağlam bir kökün üzerinde sürgün veren yepyeni bir ümit. Okuduğum ve konuştuğum genç kabiliyetler var. Mesela Bursa’nın Osmangazi ilçesi belediyesince düzenlenen “Bir Masal Kenti Bursa” yarışmasına katılanlar vardı, burada birinciliği kazanan kızımız üç jüri üyesinin üçünün de ortak olarak birinci seçmesi ile bu ödülü aldı. Edebiyatımızda yeni sayfalar açılıyor, yeni kabiliyetler çiçekten meyveye dönüyor. Bu yeni oluşumda köklerimizin çok derinlerde olması kadar, dinamik bir nüfusun kollarını geleceğe doğru açması da etkili oldu. Yani başka hiçbir dilde söylenemeyen o güzel ifade ile “kökü mazide olan âti”yiz.
Şüphesiz gençlerimiz henüz çiçeklenme döneminde, dolayısıyla ilkbaharda onlardan sonbaharın meyvelerini beklemek, haksızlık olur. Ama yakın çevremden bir isim vermek gerekirse şair olarak Yasin Altuncu’yu verebilirim. Onun Türk Edebiyatı Dergisi’nde çıkan “kar yağıyor kar” şiiri, 20.yy’ın başındaki şairlerimizin beğenisini kazanacak kadar latif. Hikayeci ve denemeci olarak Olcay Yazıcı, Divan Şiiri’nin günümüzdeki sesi olarak Memduh Cumhur ya da klasik Türk Musikisi’nin hâlâ eski ihtişamı ile çağladığını bize ispatlayan Göksel Baktagir ve Ahmet Hatipoğlu… Bu isimler bir kısmı İstanbul doğumlu, bir kısmı sonradan İstanbul’a yerleşen imzalar. Bunlar ruhumuzun budandıktan sonra, ya da budandığı için çok daha yeni eserler ortaya koyulabildiğini ispatlıyor.
Küreselleşme diye bir olgu var ve bu olgu tüm dünyaya tek bir merkezden üretilmiş bir kültürü iletişim araçları vasıtası ile yayıyor. Bu melez diye tabir edilen popüler kültür dil ve düşünce, dil ve sanatsal üretim noktasında da bizleri belli bir etki alanı içinde tutuyor. Bu koşullar altında gençlerimizin kendi kültür iklimimizden devşirilmiş, oradan beslenmiş özgün düşünce ve sanat üretimleri vermeleri ne kadar olanaklı olacak sizce? Bu süreç bu üretimleri olumsuz etkiler mi?
-Küreselleşme diye bir kavram var. Bu küresel ile yerel kelimelerinin çocuğu. Evet dil millidir, dolayısıyla Türkçe’nin İngilizce’nin istilası altında kalması beni rahatsız ediyor ama korkutmuyor. Dünyanın en eski dillerinden birinin mensubu olarak Türkçe’nin kendi ülkemizde üvey evlat muamelesi görmesini kötü anlamı ile “siyasî” olduğunu düşünüyorum. Türkçe’nin önce Türkiye’de sevilmesi, sayılması lazım. Bunun için de kütüphanelerimize sahip çıkmamız gerek. İskender Pala’nın Divan Şiiri nehrini kanallar açarak günümüze akıtmasını ve gençler arasında yeni bir Divan Edebiyatı zevkinin doğmasını temin etmesini bu açıdan tebrike şayan buluyorum. Yurt dışında açılan Türk okulları da Türkçe’nin diasporası açısından çok önemli. Televizyonu ölçü olarak almayalım, düşünce ve sanat daima standartlarının üstünde ve dışında kalanların elinde gelişmiştir, insanlar kendi kendileriyle tanışmak istediklerinde yine kitaba, edebiyata dönecekler ve orada kendilerini bularak beşeriyet ailesinin bir ferdi olduklarını hissedeceklerdir.
-İstanbul’a Üsküdar’dan baktığımızda dikkat çeken bir şey var. Gençler bulundukları mekanlarda şiir, mûsiki, nesir, el sanatları gibi kendi kültürlerini oluşturan unsurlara karşı aktif bir ilgi içindeler. Bu çabayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Genetik hafıza bir realite. Bunu bir özlü söz (motto) ile ifade edersek “İstikbal köklerdedir”. Günseli Katu adlı bir hanım sanatçımız var. Bu hanım bir minyatür üstadı, kendisi Japonya’ya gitti orada üstatlarından Japon minyatür sanatı ile ilgili dersler aldı ve o alanda da ustalaştıktan sonra ülkemize döndü bir sergi açtı. Maya Residans’taki bu sergiye ben de gittim. Bu sergi bana göre küyerel bir sergiydi. Orada Levni’nin, ya da Matrakçı Nasuh’un renkleri ile Japon üstatların renkleri nerede ise iç içe girerek, birlikte bir renk armonisi oluşturmuşlar. Ortaya bir anlamda sanki bir ebru çıkmış. O sergi de Yunus Emre ile Buda’nın birbirleri ile iç içe geçtiğini, sarmaş dolaş bir hale geldiğini gördüm. Dünyada yaşayan bir Türkiyeli olarak bu sergi bana çok büyük bir zevk verdi. Dünyaya kollarımızı açmalıyız ama ayaklarımızı ülkemizin topraklarına basmalıyız.
Sizin Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine bir çalışmanız olmuştu, buradan yola çıkarak Mevlânâ’nın deyimi ile Tanpınar hâlâ kaplarımızı dolduracak bir umman mıdır?
-Evet, evet, evet. 20.yy Türkiye’sinin bize sunduğu en muhteşem hediyelerden birisi de Tanpınar’ın üslubu, görgü ve zevkidir. Osmangazi Belediye’sinin 2003 aralığında düzenlemiş olduğu “Bir Masal Şehri Bursa” yarışmasında jüri üyesiydim, 70 kişinin katıldığı bu yarışmada Tanpınar’ın adının geçmediği nerede ise tek yazı yoktu. Tanpınar Osman Gazi’nin türbesi kadar Bursa’nın profiline yakışıyor, Uludağ’ın üzerine imzasını atmış bulunuyor. Evet Tanpınar İstanbul için de hâlâ kaplarımızı dolduracak bir sihirli iksire sahip, o ruhumuzun mayalayanlardan birisi.
Sizinle konuşurken Üstad Cemil Meriç’i anmadan geçmek olanak dışı, bir fikir işçisi olarak medeniyetin birikimini su yüzüne çıkarmaya uğraşan üstadın çalışmaları meyvesini veriyor mu?
-Ruh dünyamızı mayalayanlardan birisi Ahmet Hamdi Tanpınar ise, düşünce dünyamızı mayalayanlardan birisi de Cemil Meriç’tir. Yattıkları yerden gençleri mayalayıp duruyorlar. Üsküdar Belediyesi yakınlarda bir Cemil Meriç Kültür Merkezi açacak. Geçenlerde bir akşam Bağlarbaşı’ndan Üsküdar’a doğru otobüsle inerken gözüm bir binaya takıldı, baktım “Cemil Meriç Kültür Merkezi” yazılı. Ben onun kızıyım, ama düşünün benim bile bundan haberim yok. Bu da Cemil Meriç’in artık ne denli topluma mal olduğunun bir göstergesi. O artık sadece benim değil bütün ülkenin fikir babası. Diyebilirim ki Cemil Meriç’in attığı fikir tohumları fidan olmuş büyüyor.
Edebiyat uğraşı çok da normal, sıradan kişilerin uğraşı değil gözüküyor, bu neden böyle dahası bu kırılgan hayatları kendine örnek alan gençlere bu insanları model almalarını önerir misiniz?

-Üretmek için muzdarip olmak gerek. Izdırap çekmeyen insan yaşamaz, var olmaz, nur olmaz. Izdırabın yıldırımlarını bu açıdan şükürle karşılamak, anlamak ve elektriğe çevirerek zarardan kâra geçmek lazım. Gençler kaderlerinden şikayet eder bir haldeler ise bundan kurtulmaya uğraşmak yerine bunu bir armağan gibi görsünler, bu ayrıcalıklarının kıymetini bilsinler ve onu sanatsal açıdan üretken bir enerjiye dönüştürsünler. Tohum filiz vermek için toprağın karnında çile çekmiyor mu?
Amfilerde sadâsını öğrencilerine gönderen bir hoca olarak, takipçilerinizin olduğunu biliyoruz. Bu eksende gençler ile kurduğunuz diyaloglarda geçici bir heves mi yoksa kalıcı bir çabamı görüyorsunuz?
-Gençlerin kendilerini özdeşleştirebilecekleri modellere ihtiyacı var, kader beni bir model olarak yaratmış. Hayatın bana verdiği imtiyazların ömrüm boyunca bedelini ödediğimi sanıyorum. Bir fani olarak, benim bir model olma iddiam yok. Ama kaderim de model olma mecburiyetimin olduğunu hissediyorum. Öğrendiğim her şeyin bana öğretildiğini sanmayın. Bir çok şeyi kendi göbeğimi kendim keserek öğrendim. Hatta en sağlam bilgilerimin doğrudan bana öğretilenler değil, kendi içimden keşfettiklerim olduğuna inanıyorum. Izdıraplarımın cehenneminden huzurun cennetine sadece okuyarak değil, tefekkür ve tezekkür ederek de geldim. İki bilgi kaynağım var; biri kütüphanem, diğeri seccadem. Allah ikisinden de ayırmasın.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Avaz Avaz Hemavaz / Ahmet Savaş
Ümit Meriç İle Şehir Kültürü ve Edebiyat Üzerine S... / İhsan Aktaş
Ne Kadar Dedimse Fayda Etmedi… / Nurettin Durman
Sanat ve Siyaset / Recep Garip
İm Dolaylarında / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster