Sanat ve Siyaset

185
Görüntüleme

“Sanat tabiatın taklididir.
Sanat, maddeye giren ve onu kendi şekline sokan fikirdir.
Sanat, mükemmel ve ideal güzelliğin aranmasıdır.
Sanat, muhatabında estetik bir zevk uyandıran, gerçekliği sembolik olarak ifade eden eser ve hareketlerdir.
Sanat, insanla nesnel gerçeklik arasındaki ilişkidir. Sanat, güzeli aramak ve yorumlamaktır.” şeklinde şimdiye kadar yapılan yüzlerce tanımın bazı ortak yönlerini tek bir tanımda toplamaya çalışırsak: Sanat; duygu ve düşüncenin maddi bir malzemeden, sesten veya sözden faydalanarak heyecan ve hayranlık uyandıracak bir şekilde ifadesidir.
Sanat, “bir işi güzelce yapmak” anlamına gelen Arapça “sun” kelimesinden türetilmiştir. Tarih içerisinde pek çok sanat kuramı geliştirilmiştir. Eflatun, sanatı “idelerin taklidi” veya “mimesis” olarak görmüş. Aristo, eğlendirme, eğitme ve arındırma (katarsis) ya vurgu yaparak sanata “gerçeğin taklidi” olarak bakmıştır. Rousseau, sanatın güzellik değil, duygusal coşma olduğunu iddia etmiştir.
Siyaset ise kelime olarak yönetim, ülke yönetimi gibi anlamlara gelir. Batı dillerindeki karşılığı Yunanca “politika” kelimesine dayanır. “Siyasal şeyler, vatandaşlık hakkına ilişkin şeyler, devleti ve devletin yapısını, siyasal rejimi, cumhuriyeti, egemenlik hakkını ilgilendiren her şey…” gibi anlamları vardır. Türkçe’de, “devlet işlerini düzenleme ve yürütme, ülke, devlet ve insanı yönetme, bir şekilde işini yürütme” gibi anlamlarda kullanılmaktadır.Siyaset, 15. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında devletle aynı anlamda düşünülmüştür. Fransız düşünür Montesquieu, yasal-kurumsal bir yaklaşımla devletin bütün işlerini yasama, yargılama ve yürütme olmak üzere üç grupta toplamış, böylece özgürlüklerin daha iyi korunacağını savunmuştur. Bu yaklaşım, siyasetin bir “süreç” ve bir “faaliyet” olduğunu göz ardı etmiştir.
Araştırma metotlarındaki ve kavramlardaki gelişmeler, siyasete yeni bir boyut kazandırmıştır. Buna göre siyaset, “toplum için bağlayıcı kararların alındığı ve yürütüldüğü bir süreç”tir. Bu tanımda “bireyler”, “yapılar” ve “siyasallar” arasındaki etkileşim vurgulanmaktadır. Siyaset yalnızca kanunların yapılması, yorumlanması ve uygulanması değildir.
Bunların yanında vatandaşların tutum ve davranışları, seçim ve kulis çalışmaları, baskı gruplarının iktidarı etkilemeye yönelik faaliyetleriyle ilgili karmaşık bir süreçtir. Bir faaliyet veya süreç olarak siyaset, günümüzde çeşitli somut yapılar (hükümet, partiler baskı grupları v.s.) tarafından yürütülmektedir.
Toplumu ilgilendiren kararlar, siyasal iktidarlar tarafından alındığı ve uygulandığı için, siyasal faaliyetlerin amacı, iktidarı ele geçirmek veya etkilemektir. Bu nedenle bazı düşünürler siyaseti “iktidar mücadelesi” olarak nitelemişlerdir.
Siyaset, ister “devlet, ülke, insan yönetimi”, isterse “toplum için bağlayıcı kararların alındığı ve yürütüldüğü süreç” şeklinde tanımlansın, kamu yönetimiyle yakın bir ilişki içindedir.
Sanat, tamamen insana ait bir faaliyettir. Toplumdan soyutlanmamış, sanat ve siyaset, sanat ve toplum arasında kaçınılmaz bir ilişki ve etkileşim, aynı zamanda farklılıklar vardır. Sanat Sosyolojisi de bu zorunlu ilişkiler sebebiyle kendisine bir varlık alanı bularak bir bilim dalı olmuştur.
Bu etkileşimde, sanat ve siyaset birbirlerine göre asıl değildir. Fakat ikisi de kültürün türevleridir. Sanat bir kurumdur . Fakat bir icra-i siyaset ve hükumet değildir.
Sanat hem kendisinin hem de siyasetin dayandığı dünya görüşünün varlık ve insan anlayışını, bakış ve duruş tarzını, estetiğini, sevgi telâkkisini, kendine ait çerçevede ortaya koyar. Bu yönüyle sanat bir dünya görüşü, bir ideoloji ve bir siyasetle iç içe olan bir kurumdur. Fakat bir ideolojinin, bir siyasetin gerçekleşmesini, propagandasını ve sözcülüğünü yüklenemez, yüklenmemeli. Çünkü sanat, iktidarı, devleti aktüalitede ayakta tutan adlî kurum, mülkî kurum, askerî kurum gibi bir kurum değildir.
Her dünya görüşünün kendine has bir sanat anlayışı vardır. Fakat sanat, bu dünya görüşünün, bu dünya görüşüne ait siyasetin gerçekleşmesinde ve yürütülmesinde görev almaz. Fakat siyaset, kendi varlığını ilan ve devam ettirmek için bazı zeminlere ihtiyaç duyar. Bunların başında sanat gelir. Nitekim kendilerini büyük bir sanat planında yansıtamamış dünya görüşlerinin önemli, geçerli ve evrensel olacağını düşünmek mümkün olmamaktadır.
Bir dünya görüşünün ayrı ifadeleri olarak sanat ve siyaset, farklı özellikleri sebebiyle birbirinden ayrılır. Burada “güdümlü sanat” ve “tezli sanat” ayrımı önem kazanmaktadır:
Sanatçı, insanı, eşyayı ve aralarındaki ilişkileri belli bir açıdan görür. Sanatçının eserinde, sanatın kendi iç dinamikleri açısından bir tutarlık vardır. Eserin dikkat çektiği durum, sanata ait bir dille yapılmıştır. Bu özellikleri taşıyan sanat, siyaset yapmamıştır. Buna “tezli sanat” diyoruz. Fakat sanat eseri, bir durumu, bir düşünceyi kendi iç mantığı ve diliyle değil de başka bir dille ifade ediyorsa, bu da “güdümlü sanat” tır. Siyasetin emrine girmiştir. Güdümlü sanat, bir fikrin, bir ideolojinin verilerini ispat gayretindedir. Tezli sanat nihayetinde bir dünya görüşüyle bağlantılı olsa da bazı verileri ispat etmeye çalışmaz. Onun kendi örgüsü içinde bir tezi vardır. Bu tezin doğruluğu-yanlışlığı önemli değildir. Önemli olan bu tezin sanat çerçevesi ve sanat dili içinde kalmasıdır. Buradan hareketle sanatı başlangıçtan beri siyasetten bağımsız olarak ele alamayız. Yunan Sanatı’ndan, Cahiliye Dönemi Arap Sanatı’ndan, Divan Edebiyatı’ndan günümüze kadar sanatla siyaset arasında bu bakımdan bir ilişki olmuştur.
Güdümlü sanat-tezli sanat ayrımında Marksist Edebiyat’ın çok kötü ve çok iyi örnekleri vardır. Meselâ Şolohof’un romanları Marksist atmosferi başarıyla yansıtmış olan tezli sanata örnektir. Mesela 20. yüzyıl Amerikan Edebiyatı özellikle Freud’un etkisinde kalmış bir edebiyattır. Amerikan Edebiyatı’nın belli bir ana çizgisi Freud’a ait verileri ispat gayretindedir. Bir kısmı ise değildir. Meselâ O’Neill’in bazı eserleri sanatsal açıdan değerli olan, tezli eserlerdir. Cumhuriyet Dönemi de, batıyı sevdirmek, batıya hayranlık uyandırmak, batıcı fikirleri milletimize aşılamak amacıyla yola çıkmış, fakat gerçek sanat düzeyine de çıkamamış eserlerle doludur. Bunlar kalıcı da değillerdir.
Siyasi iktidarların sanatı yönlendireceği, yönlendirmesi gerektiğine dair düşünceler bizde uzun bir geçmişe sahip değildir. Fransız İhtilali’nden sonra batı dünyasında, Tanzimat’tan sonra da bizde meydana getirilen eserlerde siyasetin sanatı yönlendirdiğine şahit oluyoruz.
Ancak İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte sanatçılarımız, siyasilerin emri-vakilerinden kurtularak, özgürlüğün önem kazanmasıyla yeni anlayışlara girdiler.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Avaz Avaz Hemavaz / Ahmet Savaş
Ümit Meriç İle Şehir Kültürü ve Edebiyat Üzerine S... / İhsan Aktaş
Ne Kadar Dedimse Fayda Etmedi… / Nurettin Durman
Sanat ve Siyaset / Recep Garip
İm Dolaylarında / Alâaddin Soykan
Tümünü Göster