Cezada Elif Çıkmaz

16.        

istemez gittiği yerden dönmek        

belki hiç dönmese tüm mesele çözülüverecek         

inanmışsa buna bir yürek        

o gözler seni bir daha göremeyecek        

çağır da gelsin cezanın sahibi…

Daye gecelerin uzun olduğunu bilirdi de bu kadar uzayacağı hiç aklından geçmemişti. Epeydir zamanlı zamansız uyuyakaldığından gece gündüz arası uyku problemi yaşamaya başlamıştı. Bütün hayatının Ayşemin’e bağlı olduğunu şimdi, bu çaresiz günlerde gerçekten anlamıştı. Onun bu hasta hâlini gördükçe uykuları kaçıyor, iştahı çekiliyor, düşünceler arası gidip gelmelerden sürekli gerginleşiyordu. “Ne yapmalı?” sorusunu binlerce kere sormuştu kendisine. Ama bir türlü gerçek cevabın hangisi olabileceğine karar verememişti. “Her şeyi kaderine mi terketmeli?” diye mırıldandı Ayşemin’in solgun yüzünü incelerken. “Yoksa seyrini mi değiştirmeli olacakların?”

Dua kitabını raftaki yerinden almak için elini uzattığında Ayşemin’in kütüphaneden gelirken getirdiği yedi kitabı farketti. Onların orada olduğunu biliyordu, hatta kendisi yerleştirmişti rafa; ama sanki unutmuştu varlıklarını. Eli herhangi birisine gayr-i ihtiyârî kayıverdi. Eskimiş neftî cildin içinde kim bilir neler yazıyordu. Kalındı. Ağırdı. Rutubet kokuyordu. En son ne zaman okunmuş, ne zaman açılmıştı sayfaları tabiî ki tahmin etmek imkânsızdı. Kitabı yüzüne doğru yaklaştırıp kokusunu içine çekti Daye. Kitapları hep sevmişti. Hep sevmişti okumayı. Başka dünyaları dolaşmanın en kolay, en sessiz yoluydu okumak ona göre. Ayşemin’in yanında olmasından dolayı da kitaplara ulaşması hiçbir zaman zor olmamıştı. Şimdi yine kitaplarla kesişmişti yolları işte.
Kitabın ismini okudu sonra. Dış kapakta, tepe noktada, büyük harflerle, “UCÛBENİN EVİ” yazıyordu. Yazarı Sühre Şan isimli biriydi. Hiç duymamıştı. “Garip bir isim” diye düşündü. Alt kısma da tarih atılmıştı: 1602. Bu uzun incelemeden sonra kitabı açmaya karar verdiğinde gizli bir iş yapıyormuş hissine kapıldıysa da nedenini anlayamadı. Elinde olmadan etrafını kolaçan ettiğini farkettiğinde de hafifçe başını sallayarak gülümsedi. Alt tarafı bir kitaptı elindeki, alemin sırrı değildi ki. “Bismillah” diyerek kapağı çevirdiğinde kağıt hışırtısını duymak hoşuna gitmişti. Şimdi rutubet kokusunu daha keskin hissedebiliyordu. Kitaplara has bu kokuyu oldu olası sevmişti. Garip bir çekiciliği vardı bu kokunun. Çok şey anlatıyordu aslında anlayana. Anlamayanın da zaten kitaplarla işi olmazdı.
İlk karşılaştığı sayfada şu cümle vardı: “Başından sonuna kadar okumayacaksan hiç başlama.” Çok cüretkâr diye düşündü Daye. Ayşemin derin uykusundaydı o sıra. Ona baktı bir an. Tedirginlik yeniden dolanıverdi bütün uzuvlarını. “Ya hiç uyanmazsa! Ya hiç dönmezse gittiği yerden! Ya çıkamazsa düştüğü kuyudan!” O ara Sıray tıklattı kapıyı. “Uyanacak merak etme” dedi usulca süzülürken içeri. “Uyumasının nedeni yaşama isteğini kaybetmiş olması. Uykuya gizlenip kendisini hayatın gerçeklerinden uzak tutmaya çalışıyor. Bilinçli değil tabiî. Hisleriyle beyni arasında kurulan bir bağlantı sonucu ortaya çıkan bir durum. Atlatacak merak etme. Bir kadın geldi dün gece Dergâh’a. Ayşemin’i sordu. Kimdir, necidir, nerelerdendir sorulmadı. Gelmişse gönderildiğindendir.”
Daye’nin yüreği hopladı bunu duyunca. Beti benzi atmış kekelemeye başladı: “Kimmiş, burada olduğumuzu nereden biliyormuş?” Duruverdi. Devamını getirse soruların sonu gelmeyecek, üstelik hiçbirine de Sıray cevap vermeyecekti. Biliyordu. İnsan aslında hem çok şey biliyor, hem de hiçbir şey bilmiyordu. Bildikleri ile bilmedikleri arasındaki bağı kurabilse belki yanılma payı en aza düşecekti. Ama insan hem merak etmeyi, hem de unutmayı çok severdi. Bir karmaşa, bir gizem, bir labirent, bir bilmece gibi çözdükçe düğümlenen insan.
Sıray onu izledi bir süre, bir süre yüzünü okudu ve Daye’nin sormadığı bir soruya cevap verdi sadece: “Geri gitmedi, burada.” Elindeki yuvarlak tepsiyi iskemlenin üzerine bırakıp Daye’ye yine dikkatlice baktı: “Tekrar gelirim” diyerek en ufak bir sese ve gürültüye neden olmadan kapıyı arkasından kapatarak çıktı odadan. Tepside bir sürahi içinde sıcak bitki çayı, iki cam bardak, bir kapta kaya şekeri, dilimlenmiş limon, bir tabağa özenle dizilmiş kurabiyeler, peynir, küçük ekmekler ve bir küçük kaşık vardı. Daye gözlerini tepsidekilerin üzerinde gezdirirken onların ne kadar iri açıldığını bilmiyordu. Merakı yüzünden miydi bu tepkisi, yoksa korkusu yüzünden mi? İlk aklına gelen Ayşemin’in annesi olmuştu. “Gerçekten o mudur gelen?” diye mırıldandı. Ayşemin onu duyamayacak bir âlemdeydi. Bakışlarını ona kaydırdı. Bütün yüz hatlarını uzun uzun inceledi. Çok derinlerdeydi şimdi. Buradan çok uzakta. Kimsenin bilmediği bir yerde. Ayşemin gittiği yerden dönmemeyi tercih ederse ne olacaktı?

o gün bu gündür her şey aynı, hiç değişmedi                                                bekleyen hep beklemede.                                              

 giden gittiği yerde                                              

kalan kaldığı yerde                                              

hep eksiğiz, hep eskiyiz…

UCÛBENİN  EVİ

Ahşap kafesli pencereden bakan küçük kız, kafesin minik aralıklarından dışarıda uçuşan tozu seyrediyordu. O gürültüyü duyduğunda sokaktan şerbet satan adam geçiyordu. “Şerbetimin rengi kırmızı / Bu rengi gören almak ister bilmese de tadını / Sen de dene bir kere gözleyeceksin yollarımı / Kırmızııııı / Kırmızııııı / Şerbetimin rengi kırmızııııı…” 

O an işte duyuldu gürültü. Gürültünün ardından yer beşik gibi sallanmaya başladı. Bu sallantıda kızın yüreği ağzına geldi korkudan ama yine de merakından pencerenin önünden ayrılamadı. “Ne var, neler oluyor?” diye koşuşturan ev ahalisinin gürültüsü de karışınca işin içine bir hengâme, bir karışıklık aldı başını gitti. O an oldu işte, tam karşıdaki ahşap ev tozu dumana katarak gözden kayboluverdi. Ardından sallantı durdu, tozlar bir süre daha ortalığı bulanıklaştırmaya devam etti. Herkes kendisine gelmeye çalışırken küçük kız bütün korkusunu bir sandığın içine kilitlemiş, pür dikkat dışarıyı gözetlemekteydi. Gözleri fal taşı gibi açılmış, tozun çekilmesiyle gördükleri karşısında ne diyeceğini bilemeden donup kalmıştı.

Ev dev bir çukurun içinde gözden kaybolmuş, dev çukur başka evleri yutmak ister gibi yaklaşıyordu sanki. Tam “Kaçalıııım” diye bağıracaktı ki bir şey gırtlağını sıkıvermiş gibi tıkanıp öylece kalakaldı. Çünkü ucûbenin evini yutan karanlık çukurdan şimdi bir şey gökyüzüne doğru yükseliyordu. Yükseldi, yükseldi, yükseldi. Bir noktada durduğu an kızın gözlerini farketti küçük bir deliğin ardında gizlenmiş. Korkunç bir ses, “Seni almaya geldiiiim” dedi. Kız o an geri çekildi pencereden. Çekildi ama, kurtulmak mümkün değil gibiydi. Göğe yükselen şey her ne ise ahşap kafesi parçalamış, küçük kızı da almış karanlık çukura doğru çekiyordu. En son şu sözleri duydular: “Sarayında seni bekleyen var.”
…………………………………………………………….
Daye “saray” kelimesini okuyunca uflayıp puflamaya başladı. “Hey Yüce Rabbim! Yine saray çıktı karşıma. Kurtuluş yok sanki bu kelimeden. Saray saray… Bir halt var sanki sarayda. Ya da bir halt olduğunu zannedenler var. Gelsinler de ben anlatayım onlara sarayın ihtişamını.” Ama merak Daye’nin içini sarıverdi birden. “Küçük kıza ne oldu acaba?” diye mırıldandı. Yeniden baktı kitaba. Okusa bir türlü okumasa başka türlü. Ayşemin “su” diye inledi o an da elindeki kitabı nasıl fırlattığını bilemedi. “Yettim!” diye fırladı yerinden. Sıray’ın getirdiği tepsiye uzanıp bardağa bitki çayı döktü. Biraz limon, biraz şeker… karıştırıp Ayşemin’e yanaştı.
Gözlerini aralamaya çalışıyor da başaramıyordu. Kaşıkla usul usul içirdi çayı. Ağzına ekmek ufaladı. Alnını yokladı. Çökmüş yanaklarını okşadı biraz şefkatle. Bu kimsesizliğe içi parçalandı. Dayanamayıp ağlamaya başladı. “Bu hâllere düşecek miydin sen? Bu hâllerde bırakılacak mıydın sen? Sen ki Şâh kızı, bir kenara atılacak mıydın sen? Herkes atılırdı da sen atılmazdın, her dil kesilirdi de seninki kesilmezdi, her göze mil çekilirdi de seninkine kıyılmazdı!” Böyle sürüp gitti Daye’nin ağıdı; gün yüzünü geceye durdu; açlığı unuttu, susuzluğu unuttu, bu kızın derdini derd edindi Daye.

etmediğin duanın kabulünü bekleyemezsin

ettiğin duanın da hesabını soramazsın

çok şey yaparsın hayatta kimi boş, kimi hoş

yüreğini doyurmuyorsa bırakacaksın

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

136. SAYI / OCAK – ŞUBAT 2012 / Ay Vakti
Eşref-i Mahlûk / Ay Vakti
Kitap/Yar / Şeref Akbaba
Şuurdan Şiire / Nurettin Durman
Cepheden Selam / Mehmet Ragıp Karcı
Tümünü Göster