GÖÇ

203
Görüntüleme

   Her yazın başında, traktörün römorku evimizin önüne yanaştığında kardeşlerimle gözlerimiz parlar, bir yitiğine kavuşma heyecanına kapılırdık. Çocuk yüzlerimize ince bir tebessüm yayılırdı…  Bildik hikâyemiz, her yıl tarlada kuruluyordu. Tarlanın başında, tek odalı evimize çok fazla eşya götürmezdik. Çıplak ayaklarımız sulak arazinin çamuruna bulandığında dünyalar bizim olurdu. Kardeşlerimle su kanalları boyunca koşturup dururduk. Babamın az gülen simasına anlam vermezdim.  Bir gölgeliğe hasret, keskin güneşin insanın ciğerine işlediği o uzun günlerde akşama kadar çalışırdı. Her akşamüstü, patron kılıklı şahsın şapkasını yan çevirip şişinerek tarlanın içinde gezinmesiyle moralimiz bozulurdu.  Babamın düşen yüzünü görmemek için uçsuz yeşilliğin içinde kaybolurdum. Sıcak bir yaz akşamında tarla başındaki,  patronumuzun tek göz odasında dünyaya gelmişim. Erkek çocuk olmamın aileme verdiği anlamsız sevinci ile tarlada kurulan hikâyeye katılmışım. Dünyamızı kuran tarla bahçe işleri arasında günlerimiz zaman çarkında eriyip gidiyordu. Annem günün ilk ışıklarıyla ev işlerine başlar, akşamları, odamızı aydınlatan gaz lambasının loş ışığında, daha ilk çayını yudumlayamadan göz kapakları kapanır, uyuya kalırdı. …O yılı hayal meyal hatırlıyorum. Babam daha çok kazanç elde ederiz düşüncesiyle daha fazla tarlayı ekmiş, tek odalı evimizden tarlanın sonu gözükmeyecek şekilde uzayıp gitmişti. Ağabeylerim o yıl daha fazla yorulmuştu. Babamın şakaklarındaki aklar daha da çoğalmış tanınmaz bir hal almıştı. Sene sonunda umut edilen kazanç bir türlü gelmemiş adına “beyaz altın” dedikleri pamuk fiyatını bulmamıştı. Fiyasko…  İflas bayrağını çekmiştik. Kara günler, evimizin semasından ayrılmayan kara bulutlar gibi otağını kurmuş, yokluğun ruhları derinden sarstığı zamanlar başlamıştı. Derin bir sessizliğe gömülen babamın kavruk çehresinin kıvrımlarına nadiren beliren tebessüm halesi gelmez olmuştu. Sigara üzerine sigara yakıyor, uzun uzun düşünüyordu. Bir paratoner gibi acıları sinesinde yok eden annemin hıçkırıklarını duyuyordum. Borçlular kapıya dayanmıştı. Karakış önümüzde geçilmez bir dağ gibi duruyordu. Babam ile annemin hüzünle yoğrulan, yine umutla biten sohbetlerinde uzak, çok uzak diyarlara gideceğimizi duymuştum. Mardin’deki hikâyemiz o yıl son bulacaktı. Yeni bir yere gitme heyecanı ile memleketimden ayrılmanın hüznünü beraber yaşamıştım.  O günden sonra kerpiç evimizin yanı başındaki tahta merdivende evin damına çıkar, tarla başındaki tek odalı evi uzaktan seyreder, uzun uzun hayaller kurardım.  Ağabeylerimin kazdığı derin havuz, tadından hiçbir şey kaybetmeyen bahçedeki sebzeler, hatıralar…  Karar verilmişti. Hepsini bırakıp İzmir’in Ödemişi’ne gidecektik. Bu ani karar, bu zorunlu göç ailemi derinden sarsmıştı. O güne dek yüzlerini nadiren gördüğüm akrabalarımız da bu ani karar karşısında eve doluşmuşlardı. Onların da çok şey yapacağı yoktu. Fakat yine de bir çıkış yolu arıyor, babamı bu kararından döndürmeye çalışıyorlardı. “Osman iyi düşün!”“ Gurbet elde, yol bilmez, yordam bilmezsin!  Gel vazgeç bu kararından… ”Babamın gitmek istemediğini anlamıştım. Gözümde dağ olmuş, her şeyi bilir, bildiğim babamın düştüğü derin sessizlikteki çaresizliğini anlayabiliyordum.  Yüzlerine yeni yeni aşina olduğum akrabalarımın gayretleri de sonuçsuz kalmıştı. Bir gün rengi soluk elbiselerimle okuldan dönerken kırmızı burunlu, kasası büyük bir kamyonu evimizin bahçesinde gördüm. Önceden balyalara doldurulmuş bir kısım eşyamızı seri hareketlerle bir bir taşıyorlardı. Babamın ağzı bıçak açmıyordu. Annemin gözyaşları Ceyhun olmuş, ağlıyor, ağlıyordu…  Akrabalarımız da kamyonun etrafında toplanmış, bir kısmı yardım ediyor, bir kısmı da izliyordu. Kamyonun sadece bir köşesi bize ayrılmıştı. Üstü çadırla kaplanmış kamyonun bize ayrılan bölümüne yerleştik. Bizden başka bir aile daha kamyona yerleşince uzun ve çetin yolculuğumuz başlamıştı. Kamyonun homurdanan motoru yolculuk boyunca bir melodinin kulaklarda yaptığı alışkanlığı yapmış, tam yirmi altı saat boyunca bize eşlik etmişti. Kamyon kasasında acının bin bir çeşidinin yüzlerine yansıdığı boynu bükük analar çocuklarını oyalamaya, susturmaya çalışıyordu. İlk defa çalışmak için uzak diyarlara gidiyorduk. Bilinmezliğin ruhlarda yarattığı gerginlik babamın yüzüne yansımış, bakışları derinlere yönelmişti. Buna rağmen her fırsatta bizi toparlamaya çalışıyor, teselli edici cümleler kuruyordu:“ Her şey çok güzel olacak. Bu sıkıntılar bitecek” diyordu. Kardeşim her zamanki gibi ablamın kucağındaydı. Ben ise kuytu bir yere yerleştirdiğim yatağa uzanıp yorganı başıma çekmiştim. Her kesin böyle bir avantajı olmadığından kendimi şanslı görüyordum. Çocuklar oyunlar kurup kendince oynuyorlardı.  Yolculuk boyunca hoşuma en çok giden şey, yatağın içinde motorun sesi eşliğinde deliksiz çektiğim uykulardı. Ödemiş’in boz dağına tırmanmaya başladık. Dağın eteklerinde keskin dönemeçler başlamıştı. Yeşil çadırın içinden yansıyan güneş, kamyonun içini yeşilden bir aydınlığa dönüştürmüştü. Dinlenme saatleri dışında nereye ulaştığımızı anlayamıyorduk. Artık yolun sonuna yaklaşmaya başlamıştık. Soğuk hava iyiden iyiye kendini hissettirmiş, yolculuk boyunca bana eşlik eden yorganıma daha fazla sarılmıştım. Kamyonumuz, kara saplanmıştı. Şoför gaza yüklendikçe kamyonun homurtuları daha da artıyordu. Bir süre sonra kamyon durdu. Gürültüyle kasanın arka kapısı açıldığında aşağıya inmemizi istediler:“Herkes aşağıya insin! Kamyon kara saplandı!”Küçük çocuklar ile anneleri kalmış, hepimiz inmiştik. Kardeşim de dışarıyı görmek istemişti. Ablamın kucağında, baştan sona giydirilmiş, sadece göz bebekleri gözüküyordu. Birileri ön tekerlerin önündeki karları temizliyor, biz gençler de arkadan itmeye çalışıyorduk. Bir taraftan gözlerim boz dağın doruklarına ilişiyordu. Bulutlarla birleşen boz dağın dorukları bembeyazdı. Kardeşim ablamın kucağında manzara karşısında heyecanlanmıştı.“Abla buraya bak”“Abla ne güzel..” diyordu.Ablam da kardeşimi kırmıyordu. Boz dağın beyaz eteklerinden, ayaklarımızın dibinde bir sergi gibi duran eşsiz manzara ziyafetinden onu mahrum etmemişti. Kuru ayaz yüzleri bir bıçak gibi kesiyordu. Birden ani ve yüksek bir sesle irkildik. Ablamın ayağı burkulmuştu:“İmdat, imdat…”  Sesleri homurdanan kamyonun sesini bastırmış, şok olmuş bir vaziyette bakakalmıştık.  Bir türlü dengesini bulamıyordu. Dibimiz derin bir uçurumdu. O anda uçurum ağzını sonuna kadar açan korkunç bir ejderhaya dönüşmüştü. Hepimizin gözü korku ve panikle iri iri açılmıştı. Babam hızlı adımlarla onlara doğru koştu. İlk defa babamın bu kadar hızlı koştuğuna şahit oluyordum. Ablamın kolundan tuttuğu gibi çekivermişti. Bembeyaz karın üstüne ablam ve kardeşim ayrı yerlere düşmüş, son anda kurtulmuşlardı. Kamyon saplandığı yerden çıkmış, binlerce kilometre öteden Ödemiş’e varmıştık. O gün patronumuzun önceden kurduğu naylon çadıra yerleşmiştik. Gecenin karanlığında sesine ve şiddetine ilk defa tanık olduğum rüzgârlar çadırımızın naylonunu her taraftan sallıyordu. Kardeşimi uyutmaya çalışan annemin gözü yaşlıydı.        

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

EŞREF-İ MAHLÛK / Ay Vakti
KİTAP/YAR / Şeref Akbaba
ŞUURDAN ŞİİRE / Nurettin Durman
CEPHEDEN SELAM / Mehmet Ragıp Karcı
BEN MESELESİ 1 / Özcan Ünlü
Tümünü Göster