Cezada Elif Cümlesi

15.

ağrılarım, sızım sızım ağrılarım

kimseye diyemediğim, benim bile bilmediğim

ağrılarım, her yere benimle gezdirdiğim

itki çayını içip derin bir uykuya daldığında Ayşemin, aklından geçen en son düşüncenin sarayda yaşamanın kolaylığı olduğunu bilmiyordu. Sıkıntısı onu boğmaya yetecek kadar güçlüydü. Uykulara sığınmalı, uykulara kaçmalı ve orada kalabildiği kadar uzun kalmalıydı. Bitkinliği, yorgunluğu uyumakla geçecek türden değildi oysa. Uyudukça daha çok uyumak isteyecek; uyudukça rahatı, mutluluğu, uyanıkken arayıp da bulamadıklarını bulmaya çabalayacaktı. Oysa bu şekilde devam ettikçe düğüm daha bir körleşecek, yol daha bir dönüşsüz hâl alacaktı. Henüz bilmiyordu. Bir başına aşılamayacak engeller, bir başına yürünemeyecek menziller, bir başına taşınamayacak yükler vardı. Durum, yardımsız vardığı yerden tek başına dönmeyi de başaramayacak bir noktaya kadar ulaşacaktı.

Rüyâların içinde gezinmenin tadına doyamadığından belki, uyanıkken istediği hiçbir şeye uzanıp dokunamadığından belki, böylesi çok daha kolay geldiğinden belki; Ayşemin o uzun günleri haftalara, o uzun haftaları aylara bağlaya bağlaya, her nasılsa bazen küçük bazen büyük görünen odalarında, hep aynı döşeğin üzerinde uzanmış olarak, sadece sık sık bir sağa bir sola dönerek zamanı tüketti. Ara sıra mahmur gözlerini açıp birkaç kaşık sıcak çorba yudumluyor, üzerine bir bardak su içiyor, bazı geceler ateşler içinde kıvranıp bazı geceler sıtma gelmiş gibi titriyordu. İyi ki Daye vardı yanıbaşında. Ne kadar şanslıydı oysa; onu kollayan, koruyan, gözeten, seven, her hâlinde ona destek çıkan, onu yaptıklarından ya da söylediklerinden dolayı asla yargılamayan; şefkatli, vefâlı, anlayışlı, samîmi ve sevecen Daye. Nasıl da endişeden endişeye yelken açıyordu, nasıl da gözyaşları içinde secdelere kapanıyordu, nasıl da yalvarıyordu Ayşemin için, nasıl da geceler boyu oturduğu yerde sadece birkaç dakika gözlerini kapatabiliyor, onun dışında döşeğinde uzanıp uyumayı aklından bile geçirmiyordu. Nasıl da zor bir görevdi onunkisi böyle. Emâneti taşımak, korumak nasıl da yıpratıcı, yorucuydu. Bir an, zayıfladığı bir an; hatâen aklından bile geçirdi Şâh’a haber uçurmayı. Sonra da utandı bu düşüncesinden, çokça utandı. Ne haddineydi ki onun Şâh’ı bilgilendirmesi. Kim dinlerdi ki onu hem. Kimse. O bir hiç değil miydi? Bir hiç işte. Sonra durdu bu düşüncenin hemen yanıbaşında. O Şâh ki biricik kızını bu hiç’e mi emânet etmişti! Demek ki hiç de hiç değildi Daye. O bir şeydi. İçi aydınlandı birden. Ilık bahar rüzgârı taze kır çiçeği kokularını taşıyıverdi yanıbaşına. Sevindi, yüzüne bir ışıltı düştü sanki Ayşemin’in yanında ıslak havluların birini alnından alıp yerine bir yenisini koyarken.

Yine ateşler içinde kıvranıyordu Ayşemin. Yine sancılarını ateşle dışarı atmaya çalışıyordu. Hep sayıklıyordu. Bazen anlamsız cümleler, bazen anlaşılmaz kelimeler, bazen isimler sıralıyordu ardı ardına. Daye kimini yakalıyordu bunların, kimini daldığı derin düşünceler arasında hiç duymuyordu bile. “Şâh” diye düşünüyordu Daye, “ne büyük insan.” İç geçiriyordu derin derin. “Ah! Ben kim Şâh’a haber uçurmak kim?” diye mırıldanıyordu. O zaten her şeyi en başından beri bilmiyor muydu? Bilmiyor muydu neler yaşanacağını? Her şey plan üzerine gitmiyor muydu? Birden ürperdi Daye. “Hiç hata yapmamalıyım” diye fısıldadı. Korkudan ayrılmış gözlerini pencereye doğru çeviriverdi. “Bizi gözetliyorsa ya şimdi.”

Telaşlanıvermişti yüreği yine. Gecenin sessizliğinde gümbür gümbür atıyor, davullar gibi güçlü duyuluyordu sesi. “Hiç hata yapmamalıyım” diyerek fırladı yerinden. Kalın perdeyi aralayıp bir süre dışarıyı gözetledi. Kimsecikler yoktu. Bir derin bir “Oh!” bıraktı havaya. Geceydi. Gökte yıldızlar, yerde geceyle sırdaş olanlar dolanıyordu bir tek. “Ona iyi bakıyorum” diye geçirdi aklından. “Ona her zaman iyi baktım ben, ama hiç bu kadar zor olmamıştı.” Herkesin imtihânı başkaydı elbet. İmtihânın da kolayı zoru olmazdı kuşkusuz. Ayşemin’e çevirdi bakışlarını. “Sanki onunkisi kolay mı?” diye mırıldandı. “Şâh’ınki kolay mı? Ayşemin’in hiç görmediği, bilmediği, yaşadığından bile habersiz annesinin imtihânı kolay mı?” Bir an titredi düşüncelerinden. Sesli söylemediyse bile bir duyan olur korkusuyla etrafını yine de yoklayıverdi. Burası acayip, garip bir yerdi nihâyetinde. Aklından geçenleri bile gizlide tutmayı bilmeliydi.

Düşüncelerini durduruverdi Daye. Ayşemin’in yanıbaşına çöküp yine ıslak havluları değiştirmeye devam etti. İnlemeye başlamıştı yine. “Anne” diyordu bu sefer. “Anne neredesin?” diye soruyordu. “Mihri Hâtun” diye mırıldandı Daye. “Bilseydi kızının nerede, ne hâlde olduğunu hiç gelmez miydi?” Duâ kitabını açıp kaldığı yerden okumaya devam etti. Her gecenin, her sabahın, her vaktin, her büyük zâtın duâları vardı bu kitapta. Ayşemin hastalandığından bu yana Daye bu kitabı elinden düşürmez olmuştu. Ne zaman okumayı öğrendiği geliverdi hatırına.

Ayşemin küçücüktü. Birbirinden değerli hocaların sıkça gidip geldiği yılların başıydı. Daye yine onun yanında, sağında-solunda, önünde-arkasında  sessizce ama gözlerini Ayşemin’in üzerinden hiç ayırmadan dolanıyordu. Birden Ayşemin ders sırasında duruvermiş, “Daye!” diye seslenmişti. “Sen de gel yanımıza. Sen de benim gibi öğrenci ol.” O günden sonra Daye de öğrenci oluvermişti kimseden izin almadan. Nasılsa bir şey öğrenemezdi o başkalarının gözünde. Ama öğrendi. Kimse farketmedi. O da kimseye farkettirme telâşına kapılmadı.

Ne öğrendiyse Ayşemin, aynısını Daye de öğrendi. Hiç ses çıkarmadan, hiçbir şeye itiraz etmeden verilen ödevlerin aynısını, en güzel şekilde yapmaya çalıştı. Ama göstermedi. Hep sakladı. Herkesin gözü önündeyken bile hep saklandı. Okumayı böyle öğrendi Daye. Yazmayı böyle öğrendi. Kitaplar dünyasını öyle bir sevdi ki onlardan hiç vazegeçemedi. Arapça’yı gerçek anlamda kullanmayı; Farsça ve Urduca’yı da konuşup anlaşabilecek kadar  öğrendi. Tasavvuf kitaplarının hikmetini, mûsıkînin insanı nerelere götürüp getirebildiğini anlamaya böyle başladı. Ud çalmayı, şiir yazmayı, resim sanatının inceliklerini, ilim dünyasının insanı getireceği uç noktaları görebilmeyi başardı. Öğrendikçe mutlu oldu Daye, öğrendikçe özgür saydı kendini. Kimse fikirlerine uzanıp dokunamazdı ya. Kimse fikirlerini ondan söküp alamazdı ya. Kimse bilemezdi içinde devrilen şelâleleri, uçsuz bucaksız sahraların gece donduruculuğunda nasıl uğuldadığını, mevsimler boyu uzak kıtalara açılan gemilerin dönüş yolunda onun için neler taşıyabildiğini. Bilemezdi Ayşemin bile. Ama ona çok şey borçluydu Daye ve bunu çoktan kabul etmişti. “Emâneti mümkün olduğunca koru” diye mırıldandı önünde uzanmış yatan Ayşemin’e merhametle bakarken.

Sık sık odalarına uğramayı ihmâl etmedi Sıray. Sık sık sormayı, görünmeyi, olan biteni kontrol etmeyi. Nereden gelip nereye gidiyordu böyle, Daye hiç çözemedi. Sormadı da. Sormak istemedi de. Soru sormaması gerektiğini o, erken tarihlerin birinde öğrenmişti. Dinleyecek, kendisine sorulursa cevap verecek; aksi takdirde, hep susmak, hep izlemek hep gözetlemek… Ayşemin’le başbaşa kaldığında konuşurlardı bol bol. İşte ancak o zaman çözülürdü dili. Yine de ölçülü. Yine de tedbîrli.

Mızıldandı biraz yattığı yerde Ayşemin. Ona bakarken“Neden hep sırlar var ki?” diye düşündü Daye. “Birisi olduğu gibi her şeyi anlatıverse, onun bütün sorularına cevapları sıralayıverse… her şey çok daha kolay olmaz mıydı? Ne diye bu dolambaçlı yollara vuruş, ne diye bu mücâdeleyi izleme arzusu…” Duâ kitabına sarıldı yine. Köşede duran küçük bir kitaplığın raflarında dizili birkaç kitap arasında bulmuştu onu. Daye Ayşemin’in kütüphaneden getirdiği yedi kitabı oraya dizerken farketmişti bu duâ kitabını. Çok sevinmişti onu bulduğuna. O günden beri elinden düşürmüyordu. Duâ kapısı hangi vakitte açık olurdu ki? Yoksa hiç mi kapanmazdı o kapı?

geri dön Ayşemin gittiğin yerden

ne varsa orada sarıldığın, terket uykulara öyle gel

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üşüyen Şehir Bir Kaç Dakika Uyuyan Şair / Ay Vakti
Mevlâna ve Şems Münasebeti / Şadi Aydın
Akif’i Şiirlerle Anmak / Mustafa Özçelik
Âkif’te Tek Çare Neydi? / Muhsin İlyas Subaşı
Mehmet Âkif ve Vahdet-i Vücûd / Selami Şimşek
Tümünü Göster